Cömert derler maldan ederler, yiğit derler candan ederler. #Atasözü

Sovereign of the Three Realms - Bölüm 147: Büyüyen Mesele


“Kıdemli Kardeş Liu, biz burada birinci prensin destek ekibiyiz. Eğer bu gücü arkamıza alarak hareket edersek bu sefer bu çocuğu çok rahat yeneriz ve onun değerli eşyaları…” Üçgen gözlü genç bu planı sunmuştu.

 

Bu yarım adımlı ruh âleminden olan uygulayıcılar geçen sefer rakiplerinin ganimetini nasıl bölüşecekleri hakkında sürekli tartıştıklarından rakipleri bir fırsat yakalayıp kaçmıştı.

 

Şimdi Liu Can ruh âleminin birinci seviyesine erişmişti ve eğitim seviyesi oldukça güçlü hâle gelmişti. Diğerlerinden daha üstün bir güce sahip olduğundan, onu grubun lideri olarak seçmişlerdi. Gruptakilerin artık ganimeti eşit olarak bölüşmeyi teklif etmeye cesareti yoktu.

 

Liu Can alçakça bir ifadeyle kafasını salladı: “Birinci prensin kendine özgü amaçları var ve parayı çok fazla önemsemeyen birisi. Ayrıca o çocuğun grubunda iki tane güzel kadın var ve görünüşleri hiç fena değil. Çok egzotik bir çekicilikleri var. Birinci prens bu tarz şeylerden hoşlanır. Eğer o ikisini birinci prense sunarsak ona büyük iyilik yapmış oluruz.”

 

“Tamamdır, o hâlde anlaştık. Gruptaki iki kadın birinci prense verilecek ve biz de önceki yaptığımız anlaşmaya uyarak ganimeti bölüşeceğiz. Ne dersiniz?” Yi Qiansui bunu söylerken coşkulu şekilde ellerini masaya vurmuştu.

 

Herkesin gözleri ahenk içinde Liu Can’a yöneldi. Eğer Kıdemli Kardeş Liu bu söylenenlere onay vermezse konuşulanların hepsi işe yaramazdı.

 

Liu Can aynı zamanda bu insanların ihtiyaçlarını da anlıyordu, eğer onları ödüllendirmezse onların tam gücünden faydalanamazdı. Grubundakilerin konuştuklarını duyar duymaz kafasını onaylar şekilde salladı: “Pekâlâ, geçen sefer anlaştığımız gibi yapacağız. İki adet ruh hayvanı alacaksınız ve herkes onların yanlarında bulunan gizli askeri strateji evraklarının ve gizli savaş sanatları evraklarının kopyasını alacak.”

 

Nihayetinde yarım adımlı ruh âlemi ile birinci seviye ruh âlemi arasında çok büyük fark vardı. Herkes Liu Can’ın onayladığını duyunca sevinmişti.

 

“Kıdemli Kardeş Liu, bu meseleyi bir an önce oyalanmadan halletmeliyiz. Hadi birinci prensle konuşmaya gidelim.”

 

 

İki saat sonra, Gök Ağacı Krallığı’nın birinci prensinin köşkünde.

 

“Liu Can, bahsettiğin bu kişinin arkasındaki güç hakkında bilgin var mı?” Birinci prens Ye Dai gülümseyerek sordu.

 

“Arkasındaki güç mü?” Liu Can hazırlıksız yakalanmış gibiydi: “Birinci prensin bizi çağırdığını duyar duymaz başkente yola çıktık ve bu kişinin arkasındaki gücü araştırmak için pek fırsatımız olmadı. Bu çocuğun arkasındaki güç çok güçlü olabilir mi ki?”

 

Birinci prens Ye Dai Gök Ağacı Krallığı’ndaki bütün prensler arasında şöhreti en yaygın olandı. Bir sonraki kral olmak için gösterilen en güçlü adaydı.

 

Görünüşü bir yeşim taşı kadar pürüzsüz, bakışları yıldızlar gibi parlaktı. Her hareketi ve tavrı çok zarif ve şıktı.

 

“Arkasında bir güç varsa da yoksa da çok ilgi çekici birisi olduğu kesin. Bizim saflarımızda değil de karşı saflarda olması acı bir durum.”

 

“Majesteleri, ne diyorsunuz?” Liu Can oldukça şaşırmıştı.

 

“Bu kişi Doğu Krallığı’ndan birisi. Kısa süre önce Doğu Krallığı’nda idol kişi hâline geldi. Onun adı Jiang Chen ce Doğu Krallığı’ndaki Long ailesinin isyanını bastırdı.”

 

“Doğu Krallığı mı?” Liu Can başa çıkamayacağı birisini gücendirdiği hissine kapılmıştı. Doğu Krallığı’nı duyunca bir rahatlama hissetmişti. “O küçük krallık mı? Böyle küçük bir krallıkta her ne kadar efsanevi bir kişi olsanız da sınırlarınız bellidir.”

 

Birinci prens Ye Dai gülümsedi: “Gelen bilgilere göre bu kişinin başkente geldikten sonra ziyarete gittiği ilk kişi ailemizin dört numaralı prensi.”

 

“Dördüncü prens, majesteleri Ye Rong mu?”

 

“Kesinlikle, dört numaralı aile bireyimiz genellikle yaptığı işlerden bahsetmeyi pek sevmez ve zayıf birisi olarak görünür. Ama emin ol ki o, idealist birisidir ve elindekiyle yetinecek birisi değildir. Bu Jiang Chen neden Gök Ağacı Krallığı’na geldi? Dört numara gizli işler peşinde olsa gerek.”

 

Liu Can derin düşüncelere dalmıştı: “Majesteleri, ne demek istiyorsunuz? Sizce biz şey mi yapmalıyız…”

 

Liu Can burada konuşmayı bırakıp sağ elini havaya kaldırarak bıçakla bir şeyi kese gibi bir hareket yaptı.

 

“Jiang Chen Kuzey Gök Kubbe Sarayı’nın bir müridini öldürdü, bu şehrin kanunları onun yaptığını affetmez. Zaten sizin Kuzey Sarayınız da bu olayı öylece unutmaz değil mi?”

 

Liu Can mutlu şekilde gözlerini kırpıştırdı. Birinci prens her ne kadar açık konuşmasa da, ima ettiği şey anlaşılıyordu. Jiang Chen’in ölmesine yol açacak işler yapmalarını istiyordu.

 

“Endişelenmeyin majesteleri. Gök Ağacı Krallığımızın başkentinde böyle yabancı birisinin hüküm sürmesine izin vermeyiz. Ejder Dişi Muhafızları ile konuşup adaletin tam olarak yerini bulmasından emin oluruz. Kana kan, dişe diş.” Liu Can konuşurken yüzünde uğursuz bir gülümseme oluşmuştu.

 

“Ejder Dişi Muhafızlarının arasında sizden çok kişi var. Diğerlerini de bu konuda dikkatli davranmaları için uyaracağım. Dört büyük bölge, Kıymetli Ağaç Topluluğu tarafından ayarlanmış yerlerdir. Eğer bu dört büyük bölgeden birinin müridini öldürene kadar dövmek Gök Ağacı Krallığı’na saygısızlık demektir ve hatta Kıymetli Ağaç Topluluğu’na saygısızlık demektir.” Ye Dai kederli konuşmuştu.

 

Liu Can içten içe çok mutlu olmuştu. Birinci prensin desteğinin arkasında olduğunu bilmek ona güven kazandırıyordu.

 

“Hehehe! Jiang Chen’miş öyle mi? Doğu Krallığı’nın efsanevi kişisi? Şimdi benim Gök Ağacı Krallığı’mdasın, bir ejderha bile olsan ben otur deyince oturacaksın ve bir kaplan bile olsan ben uç deyince uçacaksın! Bu sefer seni ele geçirdiğimde sana uzun süre işkence edip insanlar içinde aşağılayıp gururunu kıracağım. Seni yavaşça öldüreceğim. Kadınlarını ve geleceğini elinden alacağım.”

 

 

Jiang Chen gözleri kapalı şekilde bir sandalyeye oturdu. Buraya geleli iki saat olmuştu.

 

Bu odanın camlarından içeri ferahlatıcı bir ışık huzmesi geliyordu, odadaki sandalye bile zarifti, altına benzeyen bir renkte, gül ağacından yapılmaydı.

 

Buraya geldiğinden beri kimse onu sorgulamak için yanına gelmemişti.

 

Jiang Chen bu olayın aslında bilerek yapıldığını biliyordu. Sessiz kalarak tepki vermiyormuş gibi görünüyorlardı fakat asıl tepkilerini sessiz kalarak veriyorlardı.

 

Ejder Dişi Muhafızları Jiang Chen’in arkasındaki gücü öğrenmeden önce ona bu şekilde davranmaları gerektiğini biliyorlardı. Onu gücendirecek bir hareket de yapmıyorlardı, ona yalakalık da yapmıyorlardı.

 

Herkes biliyordu ki bu süre içinde herkes gizli hamlelerle niyetini belli edecekti. Soruşturmanın bir parçası da buydu.

 

Fakat daha sonra olacaklar bu kadar sakin olmayabilirdi.

 

Jiang Chen bunları düşünüp kendine dert etmek yerine Boulder’in Kalbi yardımıyla bu düşünceleri kafasından attı ve geçirdiği son birkaç gün üzerine düşünmeye başladı.

 

Kapı gıcırtılı şekilde aralandı.

 

Bir grup Ejder Dişi Muhafızı içeri girdi. Muhafızların yetkili kişisinin göğüs kısmında solgun sarı renkli bir düzen işlenmişti. Uğursuz bir görünüşü vardı ve ağzı hafifçe eğri duruyordu. Bakışlarında hüzün verici, kasvetli bir ifade vardı ve karşısındakini kederlendiriyordu.

 

Bütün muhafızlar bu kişinin arkasında sıra olmuştu.

 

“General Lu, işte bu adam.” Muhafızlardan biri sert şekilde konuşmuştu.

 

“Jiang Chen sen misin? Doğu Krallığı’ndan mısın?” General Lu, uğursuz görünüşlü adam kasvetli bir tonla sormuştu.

 

“Kesinlikle.”

 

“Kuzey Gök Kubbe Sarayı’nın bir müridini dövmüşsün, bu doğru mu?”

 

“Ben sokakta hırsızlık yapan bir suçluyu ölümüne dövdüm.”

 

“Saçmalık! Kuzey Gök Kubbe Sarayı’nın müritleri soylu ve yücedir, neden gündüz vakti hırsızlık yapsın?” Bir başka muhafız konuşmuştu.

 

“Soylu olmak gündüz vakti hırsızlık yapılmayacağı anlamına mı geliyor?” Jiang Chen konuşan kişiye bakarak: “Lütfen kurduğunuz mantığı kavrayamadığım için beni affedin.”

 

“Çocuk! Senin karşındaki kişi General Lu, tavırlarına dikkat et! Nasıl böyle alaycı konuşursun?” General Lu’nun arkasındaki bir muhafız bağırmıştı.

 

“Alaycı konuşmak mı? Bir meseleyle ilgilenmek nasıl alaycı konuşmak oluyor?”

 

Bam!

 

General Lu yumruğunu masaya vurmuştu. “Jiang Chen! Ben boş meselelere vakit harcamaktan nefret ederim. Bir Kuzey Gök Kubbe Sarayı müridini ölene kadar dövdün ve şimdi benden katilin kim olduğunun bulunması isteniyor. Suçunu itiraf edip sana verilecek cezayı kabul et ve bu işi adil şekilde halletmiş olalım. Eğer karşı çıkmaya devam edersen…”

 

“İsminiz General Lu, değil mi?” Jiang Chen ellerini ayırdı: “Bana bu konuşmayı yapmayın. Yaşanan durum nefsi müdafaaydı. Hiçbir suçlamayı kabul etmiyorum. Sözlerinizde önyargılı bir yaklaşım var, bu işi daha tarafsız şekilde halletmelisiniz. Böyle konuşmaktan utanmıyor musunuz?”

 

“Bu, sonuna kadar direneceğin manasına mı geliyor?” General Lu uzunca bir süre aralıksız kahkaha attı.

 

“Jiang Chen! Sana son bir şans veriyoruz, gündüz vakti bir cinayet işledin, itiraf ediyor musun etmiyor musun?”

 

Jiang Chen kafasını hafifçe sallayarak: “Benim itiraf edecek bir şeyim yok.”

 

“Pekâlâ, demek iş bitene kadar kurtulmayı umut edeceksin ve bir Ejder Dişi Muhafızı ile atışmayı göze alacaksın. Bu adamı alın ve kara zindanlara götürün!”

 

Kara zindanlar sürekli suç işleyen ve uslanmayan insanların götürüldüğü yerdi, oraya bir defa giren kişinin canlı çıkması imkânsız gibi bir şeydi.

 

Oradan çıkabilmenin bir yolu, idam edilmek için muhafızlar tarafından çıkartılmaktı.

 

Bir diğer yol ise içeride öldürülüp tabutun içinde oradan çıkmaktı.

 

Jiang Chen’i kalabalık bir muhafız grubu tuttu ve kara zindanlara götürdüler.

 

“Lanet olsun, bu mekâna ne zaman gelsem uğursuz bir his kaplıyor içimi. Boynumun arka tarafı soğuktan titriyor.” Muhafızlardan biri şikayetlenmişti.

 

“Üf! Şikayetlenmeyi bırak. Acele et de bir an önce şu çocuğu zindana tıkıp General Lu’ya rapor verelim.”

 

“Bana bak çocuk, üzerinde değerli herhangi bir şey var mı, varsa acilen bana ver onları! Belki de eğer iyi bir ruh halinde olursam son isteğini yerine getirebilir veya istediğin birine haber gönderebilirim.”

 

“Kesinlikle, kesinlikle. Bir kere kara zindana girdiğinde bırak değerli eşyalarını kendi kemiklerini bile kaybedebilirsin. Eğer yanında değerli bir şey varsa içerideki pisliklere yardım etmekten başka işe yaramaz.”

 

Muhafızların sözlerine bakılırsa Jiang Chen’i çoktan ölmüş varsayıyorlardı.

 

Jiang Chen gülümsedi ve ifadesini olabildiğince sakin tuttu. Kendisine eşlik eden muhafızlar belli ki zayıf insanlardı, onlarla ağız dalaşına girmekten fayda gelmezdi.

 

“Hey çocuk! Bakıyorum da cesaretli birisin. Sonra hatırlatmadın deme! Gök Ağacı Krallığı’nda doğup büyümüş olsaydın bile eğer arkanda seni koruyacak büyük patronlardan biri yoksa zaten ölürsün, üstelik de sen Gök Ağacı Krallığı’ndan değilsin.”

 

“Yedi numara! Mantıksızca konuşmayı bırak. Eğer arkasında büyük patronlardan birinin koruması olsaydı zaten en başta kara zindana gelmezdi. General Lu bu davayı bizzat takip ediyor. Bu durum bile bu davanın sonucunu belli ediyor. Baştaki insanlar onu ölü istiyorlar. Buradan hayatta çıkamaz.”

 

“Bu çocuk oldukça sert birisi gibi, iş bu kadar zor bir duruma geldiği halde merhamet için yalvarmıyor.”

 

“Pekâlâ, kara zindan bölgesine yaklaştık, biraz dinlenelim.” Yüzbaşı Jiang Chen’e baktı ve gözleriyle onu süzdü: “Çocuk, dürüst konuşalım. Buraya bir kere düşünce bir daha canlı çıkamazsın. İki seçeneğin var. Birincisi, bize üzerindeki değerli eşyaları ver ve bizi seni arama zahmetinden kurtar. İkinci seçenek biraz sert, eğer değerli eşyalarını vermezsen kendimiz almak zorunda kalırız. Bur durumda işler hiç de medeni olmaz.”

 

“Ejder Dişi Muhafızı değil de Kuzey Gök Kubbe Sarayı’nın insanlarından olmadığınıza emin misiniz?” Jiang Chen kederli şekilde sordu.

 

“Ne demek istiyorsun?” Yüzbaşı şaşırarak sordu.

 

“Kuzey Gök Kubbe Sarayı’nın müritleri hırsızlıkta çok yetenekli. Sizin bu yaptığınız da soyguna ve şantaja girmez mi? Yoksa sadece basit bir hırsızlık mı?” Jiang Chen sakince sormuştu.

 

“Çocuk, belli ki sen biraz heyecan yapmışsın.” Yüzbaşı kollarını sıvadı: “O hâlde bizi kibar davranmadığımız için suçlama. Numara altı ve yedi! Adamın kıyafetlerini çıkartın!”

 

“Durun!” Şiddetli bir ses yükseldi.




Yorumlar


Giriş Yap


Duyurular

Popüler Seriler

Against The God
Against The God
Beğeni Sayısı: 1364

King of Gods
King of Gods
Beğeni Sayısı: 1143

Tales of Demons & Gods
Tales of Demons & Gods
Beğeni Sayısı: 952

True Martial World
True Martial World
Beğeni Sayısı: 886

Emperor’s Domination
Emperor’s Domination
Beğeni Sayısı: 775

I Shall Seal The Heavens
I Shall Seal The Heavens
Beğeni Sayısı: 727

Martial God Asura
Martial God Asura
Beğeni Sayısı: 690

Coiling Dragon
Coiling Dragon
Beğeni Sayısı: 624

Swallowed Star
Swallowed Star
Beğeni Sayısı: 587

Heavenly Jewel Change
Heavenly Jewel Change
Beğeni Sayısı: 548

Popüler Orjinal Seriler

Kara Büyücü
Kara Büyücü
Beğeni Sayısı: 507

KAREN
KAREN
Beğeni Sayısı: 213

GÖKYÜZÜ İMPARATORU
GÖKYÜZÜ İMPARATORU
Beğeni Sayısı: 199

DİPTEN EN TEPEYE
DİPTEN EN TEPEYE
Beğeni Sayısı: 155

Yıldızlar Kralı
Yıldızlar Kralı
Beğeni Sayısı: 148

Acemi Ölümsüz
Acemi Ölümsüz
Beğeni Sayısı: 127

SAHİPKIRAN
SAHİPKIRAN
Beğeni Sayısı: 121

Lord Of The Demons
Lord Of The Demons
Beğeni Sayısı: 119

THEODEN
THEODEN
Beğeni Sayısı: 115

Beyond Eternity
Beyond Eternity
Beğeni Sayısı: 100

Site İstatistikleri

  • 18980 Üye Sayısı
  • 545 Seri Sayısı
  • 26580 Bölüm Sayısı


creator
manga tr