Bölüm 495: Sealine’ın Tepesinde

avatar
749 0

Release That Witch - Bölüm 495: Sealine’ın Tepesinde




Çevirmen: Lodos

Güzellik yavaşça limana yaklaşırken Tilly dışarı çıkmış ve iskelenin onu ağırlamaya gelen cadılarla dolu olduğunu görmüştü.


“Leydi Tilly! Sonunda geri döndünüz!” diyen Molly büyülü hizmetçisinin de yardımıyla Tilly'ye önceden koşmuştu.


“Ne kadar sinsisin!” diye yakındı Honey.


“Orbit nerede? Kapıyı açın da biz de geçelim!” diye bağırdı Shadow.


“Kesin şunu! Benim yeteneğimi Leydi Tilly'yi rahatsız etmek için kullanamazsınız!”


Kalabalıkta bir kahkaha patlamıştı. Herkesin gülümsediğini gören Tilly, son birkaç gündeki endişelerinin gittiğini hissetti.


Ne olursa olsun burası onun gerçek eviydi, cadılar tarafından inşa edilen bir krallıktı.


Camilla Dary onu iskelede karşıladı: “O kadar uzun süre gittiniz ki; geri gelmeyeceğinizden endişelendim.”


“Hayatta olmaz.” diyen Tilly, gülümsüyordu: “Şeytan Ayları’nın bu kadar uzun sürmesini beklemiyordum sadece… Uyku Adası’nda durumlar nasıldı?”


“Bana emanet ettiğiniz için sizi asla hayal kırıklığına uğratamazdım…” diyen Camilla’nın bir eli göğsündeydi: “Durumlar genel olarak iyileşti. Uyku Büyücüleri’ni kullanmak iyi bir fikirdi… Ayrıntıları size sonra aktarırım… Şimdilik sizi cadılara bırakmam lazım…” diyen Camilla, gözlerini kırpıştırdı: “Yoksa beni diri diri yerler…”


Kral Şehri’nden büyük bir soylu olan Camilla, yönetim konusunda çok ustaydı ve Tilly’nin cadıları toplamasında önemli bir rol oynamıştı. Tilly'nin Fjordlar’dan ayrı olduğu sürece rahat ve güvende hissetmesinin sebebiydi Camilla…


Tilly çaresizce başını salladı. Uyku Adası’nın Baş Kahyası’nı geçti. Elini kalabalığa doğru kaldırdı ve cadılar tarafından kuşatıldı anında...


“Majesteleri! Kardeşinizi gördünüz mü? Size nasıl davrandı?”


“Kasabada da bir cadı organizasyonu olduğunu duydum. Gelip onlar da mı bizimle yaşayacaklar?”


“O ıssız ve küçük kasabada insanların giyecek, yiyecek derdi yokmuş. Hepsi de yeni evlerde oturuyormuş. Doğru mu?”


“Döndüğünüze çok sevindik! Herkes sizi çok özledi!”


Tilly, Shavi bir yığın kitapla iskeleye gelene kadar herkese tek tek cevap vermişti. Sonrasında da hepsinin dikkatleri o ‘paha biçilemez hazineler’ tarafından alıkonmuştu.


“Onlar ne?” diye sordu birisi.


“Antik kalıntılardan belgeler mi?”


“Antik belgeler gibi durmuyorlar. Sayfaları yeni… Muhtemelen destanlar ve efsanelerdir…”


“Ya da belki oyun senaryolarıdır… Açıkçası uzun zamandır bir tiyatro izlememiştim…”


“E ben ne yapacağım? Okumam yok ki…”


Tilly herkesi susturmak için ellerini çırparak seslendi: “Bu Majesteleri Roland Wimbledon'un size hediyesi! Okuma-yazma kitapçıkları, temel matematik bilgileri ve doğa bilimleri teorileri var! Kısaca, bunlar bilgi dolu!”


“Bilgi mi?” diye soran cadıların çoğunun kafası karışmıştı. Camilla ve diğer bazı soylular da şaşkındı: “Bilgiyi gerçekten herkese yaymak mı istiyorsunuz?”


Tilly başını salladı: “Yeteneklerimizi geliştirmenin tek yolu bu!”


Roland bir keresinde evrensel eğitimi başarmanın kolay bir şey olmadığını, büyük miktarda para ve zaman gerektirdiğini söylemişti. İnsanlar okuma uğruna işlerini bir kenara bıraktıklarında işlerde doğal olarak aksamalar olacaktı. Onları çalışmaya teşvik etmek için verilecek paralar, öğretmen maaşları ve okul inşa etmek için gereken paralar birleştiğinde ortaya hiç de küçük miktarlar çıkmıyordu. Daha da önemlisi buradan direkt bir kar falan gelmiyordu. Hükümdarın uzun vadede kontrol etmesi ve devam ettirmesi gerekiyordu.


Ancak daha derin değişiklikler de oluyordu. Tilly çoktan görmüştü bunu Sınır Kasabası’nda… Bir grup insanın bu kadar canlılık ve dinçliğe sahip olabileceğini asla hayal edemezdi gitmeseydi…


Kaleye döndükten sonra Scroll'un yöntemleri doğrultusunda bir evrensel eğitim planı düzenlemek üzereyken Ashes kapıyı çaldı: “Yıldırım seni görmek istiyor.”


“Uzun zaman oldu Majesteleri…” diyen Yıldırım her zamanki gibi geniş bir ağızla gülümsemişti: “Nasıl gitti geziniz? Kafa karışıklıklarınız giderildi mi?”


“Dürüst olmak gerekirse cevabıma ulaşamadım.” diyen Tilly gülümseyerek başını salladı: “Bana karşı biraz kapalı hala… Ancak mevcut koşullarda bu konular şimdilik çok önemli değil… Bu arada… Şeytanlardan haberiniz var mı?”


“Cehennemden gelme canavarlar mı?” diye soran Yıldırım, kaşlarını kaldırmıştı: “Cesur şövalyelerin ejderhanın kanına batırılmış mızraklarla bu korkunç düşmanları öldürmelerinin anlatıldığı destan ve efsaneleri çok duydum…”


“Bu sefer onlar yalnızca destanlarda ve efsanelerde değiller…” diye iç çekti Tilly.


“Ee… Ne demek istiyorsunuz?”


“O kanından mızraklar boyanan ejderhalar var mı bilmiyorum… Ama şeytanlar… Gerçek…” diyen Tilly, Kutsal Birlik’i ve Tanrı İradesi Savaşları’ndan kısaca bahsetti: “Dört Krallığın şu anda üstünde olduğu topraklar Vahşi Araziler… Yani yine kaybetmemiz halinde geri çekilecek yerimiz olmayacak…”


“Bu nasıl olabilir?” diyen Yıldırım, sessizce onu dinledikten sonra bir anda yükselmişti: “Farklı farklı yerlerde bir sürü kalıntılar mı? 400 yıl önce yaşamış bir cadı tekrardan hayatta mı? Bu… Bu inanılmaz! Bir yolculukta çözdüğünüz gizemler benim tüm hayatımdakilerden fazla!”


Tilly şok olmuştu: “Korkmuyor musunuz?”


“Korkmak mı? Tabii ki korkuyorum…” dedi Yıldırım, heyecanla: “Ama kalbimdeki keşif ateşinin yanında bu korku hiçbir şey… Kahretsin! Keşke o yaşayan fosili kendi gözlerimle görebilmek için kendim gitmiş olsaydım…”


Prenses Tilly gülse mi ağlasa mı bilemiyordu… Batı bölgesine gitme isteğinin sebebi, kendini kızını görmek değil de Agatha’yı görmekti… Şimşek’in nasıl hissedeceğini düşünemiyordu bile Tilly.


“Son seferim olmasaydı muhtemelen size Fjordlar’ın en büyük kâşifi unvanını vermek zorunda kalırdım…” dedi Yıldırım: “Ancak ben de oldukça şaşırtıcı bir şey buldum.”


“Seni dinliyorum…”


“Sealine'in doğusuna tekrar yelken açtım.”


“Sealine mı?” diye şaşkın bir şekilde sordu Tilly: “O da ne?”


“Ah… En son döndüğümde sizin hala Sınır Kasabası’nda olduğunuzu unutmuşum.” diyen adam ensesini kaşıdı: “Denizi iki farklı yüzeye ayıran ve deniz suyundan meydana gelmiş olan bir uçurum… Ancak gemiler hala üzerinde sanki örümceklerin ağlarda gezindikleri gibi serbestçe yelken açabiliyorlar…”


“Ne? Bu imkânsız!”


“İlk gördüğümde ben de sizin verdiğiniz tepkiyi verdim. Ama Sealine gerçekten var.” diyen Yıldırım, büyük bir gururla konuşuyordu: “Daha inanılmaz olan ise Cesaret ile Sealine üzerinde yelken açmam ve gelgitin yükselişine tanık olacak kadar şanslı olmam… Ne kadar görkemli olduğunu ancak görerek anlayabilirsiniz… Deniz suyu yavaş yavaş hızlanıyor, sonunda da bir uçurumdan düşüyor gibi aşağıya akıyor… Molly'nin büyülü hizmetçisi olmasaydı Cesaret çoktan ikiye bölünmüş olurdu!”


“Pruvayı doğrudan akıma yönlendirebilmek için dümeni çevirdim… Bu sayede de rüzgârla arada hassas bir denge oluşmuş oldu. Cesaret ileriye doğru hareket edemedi evet… Ama aynı zamanda akıntı tarafından uçuruma da düşmedi…” diye anlatan Yıldırım, sanki o sahneleri tekrar yaşıyormuşçasına heyecanlıydı: “Elbette Sealine gerçek bir uçurum değil... Hepimiz bir şelalenin neye benzediğini biliyoruz: Su aşağı doğru düşer, her yere sıçrar ve yüksek bir ses çıkarır. Ama orada… Orada hızlanan bir akımın haricinde hiçbir şey yok… Cesaret, Sealine’ın üstüne düşse bile tıpkı tırmandığı şekilde alt tarafa geri döneceğinden emindim…”


“Sonra ne oldu?” diye sabırsızlıkla sordu Tilly…


“Sonrası da Dönen Deniz… Bunu sadece Sealine’ın tepesindeyken görebiliyordum…” diyen Yıldırım, hafif bir sesle konuşuyordu: “Üç Tanrı adına! O anki şokumu nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum… Sealine'in yüksekliği aşağıdaki deniz yükseldikçe 200 metreden yaklaşık 100 metreye kadar küçüldü. Gelgitlerin arkasındaki asıl sır bu!” 









Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18122 Üye Sayısı
  • 789 Seri Sayısı
  • 37385 Bölüm Sayısı


creator
manga tr