Bölüm 493: Mücevher Madeni

avatar
801 0

Release That Witch - Bölüm 493: Mücevher Madeni




Çevirmen: Lodos

Roland parlak gün ışığı altında yatağından yuvarlandı.


Paltosunu giydi ve pencereye yürüdü. Dışarıdaki binaları kaplayan kar yer yer erimişti ve kırmızı çatılar ile ve gri duvarlar kısım kısım görünebiliyordu. Bu da manzaraya hem renk hem de canlılık getirmişti. Odanın içi hala soğuktu. Ancak güneş ışığına karşı durulduğunda biraz ısınılabiliyordu.


Kar erimeye başlamıştı.


Ofisine adım attı ve masasına düzgün bir şekilde yerleştirilmiş kahvaltısını gördü. Her zamanki gibi; kızarmış yumurta, iki krep ve bir bardak ılık su vardı. Bülbül her zamanki gibi onun için hazırlamıştı.


Roland, boş kanepeye bakarak: “Teşekkürler.” dedi.


“Burada olduğumu nasıl biliyorsun?” diye soran Bülbül, yavaş yavaş kendini ortaya çıkardı.


Gülümseyen Roland, yumurtayı kreplerin arasına koydu ve ağzına götürdü: “Oturduğun yer biraz içeri çöküyor. Nasıl bilmeyeyim?” dedikten sonra sordu: “İyi görünüyorsun. Güzel rüyalar mı gördün yoksa?”


“Evet! Gerçekten çok güzel bir rüya gördüm.” diye cevaplayan Bülbül, kaşlarını kaldırmıştı.


“Ne güzel!” diyen Roland aceleyle yumurta ve krepten yaptığı hamburgerini yedi: “Bugün beni takip etmelisin!”


“Suikastçı yüzünden mi?”


“Evet. Eğer Timothy mücevher listesindekilere emir verdiyse batıda başka suikastçılar da olabilir. Pek tabii her bir kişiyi kontrol etmemiz imkânsız...” diyen Roland, böylesine zeki, sadık ve cesur insanların suikastçı olmasına üzülüyordu. Daha iyi pozisyonlara yerleştirilmeliydi bu insanlar... Bunları düşünen Roland, Timothy’yi mümkün olan en kısa sürede ortadan kaldırmak için tekrardan hırslanmıştı.


“Nasıl isterseniz Majesteleri…” diyen Bülbül gülümsedi: “Nereye gidiyoruz?”


“Maden ve tuz kuyusuna… Uzun Şarkı’ya gelmemin nedenlerinden biri de bu…”


...


Petrov ve diğer ilgili personel kaleye çağrıldıktan sonra keşif grubu banliyölere doğru ilerlemişti.


Roland aslında Akçaağaç ve Vahşi Gül ailelerinin demir madenlerini daha fazla önemsiyordu. Ama şu anda yaptığı araştırma gezisinin ilk durağı mücevher madeniydi. Hem mücevherler Uzun Şarkı’nın birincil kaynağıydı. Hem de en yakında onlar vardı.


Madene giden yol eriyen kar nedeniyle süngerimsi ve çamurlu bir hale gelmişti. Araba kullanmak imkânsızdı. Bu nedenle grup, atlara binerek çok dikkatli ve yavaş hareket ediyordu. Geçilmez Dağ sıralarının kenarına ulaşmaları neredeyse bütün sabahlarını almıştı. Bu sayede Roland bir kez daha ‘iyi bir yol servet getirir.’ deyişine inanmıştı. Madene giden sert yüzeyli bir yol olmadan cevherin taşınması engellenirdi… İyi bir yol olmadan madenden fazla ürün çıkarmaya çalışmak saçma olurdu…


Dar bir geçitten geçerek ve madeni damarların bulunduğu geniş maden mağarasına girdiler. Mağarayı kaplamış olan 100 meşale etrafı zar zor aydınlatıyordu. Roland etrafına bakarak sordu: “Bu doğal bir mağara mı?”


“Evet Majesteleri…” diyen Petrov başını salladı ve devam etti: “Kazara bulunmuş… Eskiden pürüzsüz bir kayadan duvarmış… Ama yaklaşık 300 yıl önce bir deprem sırasında çöküntü olmuş ve bu mağara ortaya çıkmış. Başta sadece yerel avcılar tarafından yağmurdan sığınmak için kullanılıyormuş. Ama sonradan mağaranın içine ilerledikçe bu renkli taşları bulmuşlar.”


“Buranın tarihini iyi biliyorsun…”


“Bu hikâyeler Batı bölgesindeki her hane tarafından bilinir.” diyen Petrov, eliyle adamın birini çağırarak Roland’a tanıttı: “Bu Denver Crain. Madenin yöneticisi. Detaylar hakkında benden fazlasını biliyordur…”


“Sen Dük Ryan'ın adamı mısın?”


“Hayır Majesteleri… Crainler herhangi bir Lord’a ait değillerdir…” diye yanıtladı adam. Otuzlu yaşlarının başında gibi görünüyordu ama sesi çok daha yaşlı çıkıyordu: “Nesillerdir bu madenin yakınlarında yaşarız. Atalarımdan birisi zamanında madeni keşfeden avcılardan birisi… Üç farklı Dük için çalıştık… Benim ailemin çizdiği maden haritaları bir adam boyunu aşar. Bu madeni Crainlerden daha iyi bilen yoktur.”


Gökhisar Krallığı'nın bir Prensi önünde bile kolaylıkla konuşabiliyordu. Maden hakkında kendisine gerçekten güveniyor olmalıydı… Onun bu konuşmaları ve kıyafetleri Roland’a eskiden izlediği filmlerdeki kâhyaları hatırlatmıştı.


Herkes Bülbül tarafından kontrol ediliyordu. Yani Roland, bu adamın bir üçkâğıtçı olmadığını biliyordu. Buna da dayanarak sordu: “Neden şu anda kimse burada çalışmıyor?”


“Çünkü Şeytan Ayları yeni sona erdi Majesteleri…” diye otomatik bir cevap verdi Denver: “Dağlardaki karlar eriyerek su olacak ve buraya akacak. Suyu madenlerden atmak için drenaj çukurları ve hendekler inşa etsek de suyu içeri aktığı kadar çabuk dışarı çıkaramayız. Sonuç olarak da alttaki maden deliğine giremeyeceğiz. Her zamanki prosedürlerimiz doğrultusunda normal madenciliğe devam etmek için yaza kadar beklemek zorundayız.”


“Akçaağaç ve Vahşi Gül ailelerinin topraklarındaki demir madenleri de şimdi aynı durumla mı karşı karşıya?”


“Oraya hiç gitmedim. Ama onların demir madenlerinin daha yüksek yerlerde bulunduğunu ve maden tünellerinin yukarı doğru uzandığını duydum. Durumlarının daha iyi olduğunu düşünüyorum. Ancak yine de maden yapabilmeleri için bir ay beklemek zorundalar…”


“Suyu dışarı çekmek için birkaç buhar motoruna ihtiyacınız var gibi görünüyor.” diyen Roland omuz silkti.


“Buhar… Motoru mu? O da ne?” diye soran Denver şaşkın görünüyordu.


“Madencilik işinize her mevsim devam etmenizi sağlayabilen bir makine…” diyen Prens, gülümseyerek konuşuyordu: “Madencilik hakkında öğrenmeniz gereken çok şey var.”


Dudakları seğiren Denver, bir an karşı çıkacak olsa da sonrasında kendini bastırabilmişti.


Roland, Denver'ın bu ifadesini fark etmemişti. Bu madenin; tramvay yolları, su çekmelik buhar motorları ve Sınır Kasabası’nın Kuzey Yamaç Madeni’nde yaygın olarak kullanılanlara benzer bir çekiş sistemi ile donatılmasının çok kısa bir zaman alacağını düşünüyordu o sırada… Mücevherlere çok bir ilgi duymuyordu. Bu yüzden önce demir madenlerine odaklanacaktı.


“Tamam! Burada işimiz bitti. Bir sonraki durağa gidelim.” diye arkasını döndü Roland.


“Bekleyin Majesteleri! Crainlerin size küçük bir hediyesi var.” diyen Denver, Prens’in ani kararından dolayı şaşırmış ve ona yetişmek için hızlanmak zorunda kalmıştı. Yanına vardığında küçük bir ahşap kutu çıkararak Roland’a verdi.


“Öyle mi?” diyen Roland, kutuyu ilgiyle aldı. Kapağını açtı. Parıldayan iki tane mücevher vardı: “Çok renkli taşlar mı bunlar?”


“Evet Majesteleri. Yüzlerce yıldır ailemin yaptığı madenciliğin en değerli taşlarından…” diyen Denver, elini göğsüne koymuştu: “Crainler batının yeni Lordu için çalışmaktan onur duyuyor.”


Roland, mücevherlerden o kadar etkilenmişti ki Denver’ın cümlesinin ikinci yarısını kaçırmıştı. Çok tanıdık görünüyorlardı bu taşlar... Kendisi gibi madencilikte çok bilgisi olmayan birisi bile isimlerini duymuştu bu taşların…


Onlara ‘diyaspor’ deniyordu…


水铝石.






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18429 Üye Sayısı
  • 792 Seri Sayısı
  • 37668 Bölüm Sayısı


creator
manga tr