Bölüm 490: Asıl Hedef

avatar
722 2

Release That Witch - Bölüm 490: Asıl Hedef




Çevirmen: Lodos

Sheep Tavernası’na varan ekip hızlı bir soruşturma sonrası derhal Maans’ın adresini almıştı.


“Ben önden bir göz atmak için gireceğim. Siz daha sonra ön kapıdan girin. Summer! Şimşek ve Maggie’ye göz kulak ol. İçeri girmesinler sakın!” diyen Bülbül, emirlerini verdikten sonra sise girerek gözden kayboldu. Siyah beyaz dünyasında çizgiler bükülmeye ve çarpışmaya başlamışlardı. Çok geçmeden gözle görünmeyen bir çatlak bulan Bülbül, zahmetsiz bir şekilde duvardan içeri süzüldü.


Adamın kaldığı yer de Shovel’in kaldığı yer kadar sadeydi. Anlaşılan Maans, devriye görevini kaybettiğinden beri biraz yoksulluk çekiyordu. Etrafta hiç Tanrı Gözü’nüün İntikamı olmadığını fark eden Bülbül, hedefinin yerini saptamıştı. Yatak odasında battaniyenin altında uyuyordu adam… Kan lekeleri olan paltosu da hemen başucunda asılıydı.


Bülbül kapıyı açmak için salona geçti. Polisler de odaya doluşarak seslerden dolayı uyanan Maans’ı geri iterek yatağa bağladılar.


“Kimsiniz siz? Bırakın beni!” diye korkuyla bağırıyordu adam.


“Birden fazla cinayet sebebiyle tutuklanıyorsun!” diyen Rene, iki tane sert tokatla adamı susturdu: “Ne cüretle Majesteleri’ne karşı komplo kurarsın! Şehir kapısında sallandırmak bile az olur sana!”


“Hayır! Ben… Ben yapmadım!”


“Yapmadın mı?” dedi Rene. Attığı tokatlar yumruklara dönüşmüştü. Birkaç boğuk sesten sonra Maans soluk soluğa kalmıştı. Ağzı kan dolmuş, ön dişi de düşmüştü.


“Dün gece Shovel’ı öldürdüğünü gördük.” diye söze girdi Rene: “Kurnazlığınla bizi kandıracağını mı sanıyorsun? Onu bayıltmak için düş suyu kullanmışsın… Sonra da üstüne kan sıçramasın diye onu boğarak öldürmüşsün! Zeki sanıyorsun kendini ha?”


Maans bir kelime bile söyleyememişti. Geçirdiği şok, gözlerinden okunuyordu.


“Sana iş başvurusu yapan fareleri öldürme emrini kim verdi? Suç mahallinde kanla bir taç ve bir haç çizme emrini kim verdi?” diye söze karışan Bülbül, komodinin üstündeki yarısına kadar düş suyu dolu olan şişeyi eline alarak gösterdi: “Düş suyu hiç de ucuz bir şey değil! Çetelerin hepsi çökertilmişken düş suyu bulabilmek de kolay bir şey değil!”


“Ben…”


“Eğer her şeyi ötersen ölüm cezasından muaf olabilirsin.” diyen Rene, ellerini birleştirmişti: “Aksi takdirde bir soyluya yanlış yapmak ne demekmiş, tam olarak anlayacaksın!”


Bülbül, Elk Ailesi Kontu’nun yalan söylediğini bilmesine rağmen onu durdurmamıştı. Çünkü Majesteleri güvenliğin birinci önceliğe sahip olduğunu ve herhangi bir tehdit oluşturanların şiddetle cezalandırılması gerektiğini söylemişti.


Maans tereddüt içerisinde bakarken kafasına daha da fazla yumruk yemişti.


Profesyonel savaş eğitimi almış olan şövalye, karın ve kaburga arasındaki bir bölgeye tam doğru kuvvetle vuruyordu. Hem dayanılmaz bir acı verecek hem de ölmesini engelleyecek şekilde bir kuvvetti bu…


“Merhamet edin! Merhamet edin! Özür dilerim lordum! İç şehirden bir adamdı bana bunları yapmamı söyleyen! Öldürdüğüm her insan için bana dört kraliyet altını ödeyeceğini söyledi. Bunlar sayesinde halkın siyah üniformalı polislerden çekineceğini ve polislerin halkı korumaktan aciz olduğunun anlaşılacağını söyledi! Bu sayede devriyeleri tekrardan birleştirebilirmişiz!”


Maans çökmüştü. Çok zeki bir insan değildi. Ruhu sağlam bir insan, asla bir devriye olarak soygun ve yağma yoluyla para kazanmayı seçmezdi. Onun da ötesinde asla birkaç kraliyet altını için dört can almazdı. Adamın cinayetleri işledikten sonra 20.000 kişilik şehirde sadece dört gün içerisinde bulunmayı beklediğini düşünmüyordu Bülbül.


Maans gözyaşları içerisinde her şeyi bir bir itiraf etmişti. Yakaları kan ve sümükle kaplanmıştı.


“Onun beni nasıl bulduğunu bilmiyorum. İlk buluşmamız bir meyhanedeydi. Bana düş suyu şişesini uzattı ve istediği şeyleri yaptığım sürece büyük miktarda para kazanacağımı söyledi. O anda hiç birikimim yoktu ve polislik başvurum da reddedilmişti. Kırgındım ve kötü hissediyordum. Ben de… Kabul ettim.”


“Polis departmanı asla senin gibi bir pisliği işe almayacak.” diyen Rene tükürdü.


“Adamın adını ve kimliğini biliyor musun?” diye sordu Bülbül.


“Bilmiyorum.”


“Yalan söylüyorsun.”


“Gerçekten bilmiyorum!”


Bülbül’ün attığı bakışı yakalayan Rene, hızla birkaç yumruk daha savurdu: “Bu leydi bir cadı! Yalan söyleyip söylemediğini anlar! Onun önünde yalan söylemek çok saçma bir tercih olur! Sabrımızı sınama boş yere!”


“Hayır lordum… Ben sadece… Emin değilim.” diye tiz bir çığlık attı Maans: “Çünkü bana adını ve kimliğini hiç söylemedi!"


“Emin değilim derken ne demek istedin?”


"Ben de neden öyle büyük paralar verdiğini merak etmiştim. Çünkü bir soyluya benzeyen hiçbir tarafı yoktu. Birkaç gün önceki görüşmemizde acelesi var gibiydi. Kıyafeti de biraz garip görünüyordu. Bir palto üstüne bir palto daha giymişti.” diyen Maans, nefes nefese konuşuyordu: “İçine bir üniforma giymiş gibiydi. Yakasında bir taç yaprağı amblemi vardı.”


“Bir taç yaprağı amblemi mi?” diyen Bülbül ve Rene birbirlerine bir bakış attılar: “O Hanımeli Ailesi’nin amblemi değil mi?”


“Bu yüzden emin değilim zaten…” dedi Maans: “Herkes Hull’ların Lord’un destekçileri olduklarını ve Roland Wimbledon’a karşı komplo kurmayacaklarını biliyor...”


“Petrov olamaz… Başka biri olmalı…” dedi Rene: “Her gün birbirleriyle görüşüyorlar… Neden bir tuzak kurmuyoruz?”


Uygulanabilir tek yol bu gözüküyordu. Maans adamla buluştuğunda yakalayacaklardı. Bülbül, başını salladı. Ama yine de bir şeyler eksikmiş gibi hissediyordu.


Maans yalan söylemiyordu. Her söylediği doğruydu. Ama yanlış olan neydi?


“Bülbül! İçeride iyi misiniz?” diye dışarıdan bağırdı Şimşek.


“Toplantıyı neredeyse bitirmişlerdir! Geri dönmeliyiz!” diye arkasına seslendi Maggie.


Bülbül, Şimşek, Maggie ve Summer’ın içeride yaşanacak şiddet olaylarına karşın dışarda beklemelerini istemişti. Maggie’nin dediği ‘toplantı’ kelimesinden sonra Bülbül’ün aklında bir ampul yanıvermişti. Majesteleri şu anda soylularla bir toplantıdaydı ve yeni bir Belediye Binası kurmanın ayrıntılarını tartışıyordu!


Prens’in yanında onu korumak için hiç kimse yoktu! En yakını da salonun dışında bekliyordu!


Maans’a para veren adam gerçekten Hanımeli Ailesi’nin bir üyesiyse doğrudan kaleye gidebilir ve herhangi bir şüpheye sebebiyet vermeden salona girebilirdi!


“Şimşek!” diye seslenen Bülbül, Rene’e bir açıklama yapmadan odadan fırladı ve Şimeşk’in omuzlarına tutundu: “Beni kaleye geri götür! Hemen! Majesteleri tehlikede olabilir!”


“Ha! Ne? Tamam, sıkı tutun!” diyen Şimşek çok şaşırmış olsa da Bülbül’ü tek seferde sırtına aldı. Gereksiz sorularla vakit kaybetmeden doğrudan kaleye doğru havalandı. Sırtında yük olduğunda yüksekliği düşük oluyordu ama yine de 100 kilometre civarında bir hız tutturabiliyordu. Hedefe ulaşmaları yalnızca yarım dakika sürecekti.


Bülbül yanlış düşündüğünü umut ediyordu. Ama aklında tekrardan bir muhasebe yaptığında daha da korkmaya başlamıştı. Cinayetler üç gün önce başlamıştı. Tam da Petrov'un yardım mektubu Sınır bölgesine geldiğinde… Eğer bu adamın asıl amacı birkaç cinayet davasıyla herkesin dikkatini dağıtmak ve Roland'ı savunmasız yakalamak olsaydı… Bülbül, bunu düşünmek istememişti.


Kaleye yaklaştıklarında Bülbül sisin içine adım atarak ve salona havadan girdi. Toplantı odasının karıştığını gördüğünde morali aşırı düşmüştü. Soyluların hepsi kaskatı kesilmiş bir şekilde duvarların yanlarında diziliyorlardı. Muhafızlar görüşünü engelliyordu. Masanın sonundaki Prens Roland’ın olması gereken oturak boştu. Yerde bir adam yatıyordu. Bülbül canlı olup olmadığını anlayamıyordu. Adamın vücudu Tanrı Gözü’nün İntikamı taşının sebep olduğu siyah bir perde altında gizlenmiş durumdaydı. 









Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18422 Üye Sayısı
  • 792 Seri Sayısı
  • 37653 Bölüm Sayısı


creator
manga tr