Bölüm 442: Tanrı’nın Onayı

avatar
1045 1

Release That Witch - Bölüm 442: Tanrı’nın Onayı




Çevirmen: Lodos

Merdivenlerden Kilise’nin aşağısına yürüyen Tayfun, bir ürperti hissetmişti. Kilise’nin bu ürpertici bodrumunda Kilise’nin asıl sırrı yatıyordu: Hermes’in yeraltı kalesi…


Buraya ilk kez geliyordu.


“Mayne Ekselansları gerçekten benimle burada mı buluşmak istedi?” diye sordu Tayfun. Kurallara göre Gizli Bölge’ye Papa’nın dışında girebilen tek kişi bir sonraki Papa olacak piskopos olurdu. Ama Tayfun, bir sonraki Papa olmak için çok yaşlıydı.


“Kilise’ye uzun yıllar hizmet ettiniz ve Papa Hazretleri ile de uzun yıllar beraber çalıştınız. Size güveniyor.” dedi Isabella: “Ayrıca geçmişteki kurallar şimdiki gibi savaş dönemleri için geçerli değil. Tanrı’nın İradesi yeraltında saklanmamalı… Yolunu kaybetmiş inananlara rehberlik etmeli ve insanlığı son meydan okuması yolunda yalnız bırakmamalı…”


"Bu... Papa Ekselansları’nın fikri mi?”


“Aynen öyle…”


Gizli Bölge’ye girdiklerinde onları iki Yargı askeri karşılamıştı. İçlerinden biri konuştu: “Sayın piskopos… Papa Ekselansları şu anda büyülü taşları test ediyor. Eğer üstünüzde bir Tanrı Gözü’nün İntikamı taşı varsa lütfen çıkarıp bana verin…”


Başını sallayan Tayfun, Yargı askerine birkaç tane taş vermişti.


“Papa Hazretleri’ne ulaşmak için lütfen beni takip edin…”


Uzunca bir geçide sapan Isabella, geçidin sonundaki metal kapıya vardıklarında kapıyı açtı. Menteşe seslerinin hemen arkasında Tayfun, odadaki başka bir safkan cadıyı görmüştü. Geçişi kapatan bu cadının üstünde yalnızca siyah bir tül vardı, yer yer teni gözüküyordu. Ama cadının en çarpıcı özelliği sıradan insanlardan çok çok farklı olan donuk gri renkli gözleriydi. Tayfun’a o kadar uzun süre bakmıştı ki Tayfun bu gözlerin içine çekileceğinden korkmuştu bir an…


Elinde olmadan başını indiren Tayfun, ancak o zaman cadının ayaklarının çıplak ve kırmızı lekelerle kaplı olduğunu fark etmişti. Isabella’nın ‘Cadılar diğer kadınlardan çok farklıdır.’ dediğini hatırladı arkasına…


Bütün bu cadılar şeytanın ruhları mıydı yani?


Cadının ayakları yoldan çekildiği anda Isabella, Tayfun’a seslenmişti: “Lordum?”


İki kez öksüren Tayfun, düşüncelerinden sıyrılarak odaya doğru ilerledi.


Çok büyük bir oda değildi. Duvarlardaki meşaleler her zamanki kadar parlak yansa da o her zamanki tatlı kokuyu yaymıyorlardı.


Dört safkan cadı, bir taş masanın etrafına oturmuşlar büyülü taşlarla uğraşıyorlardı. Mevcut Papa olan Ekselansları Mayne de masanın yanında durmuş, onları izliyordu.


Tayfun tam diz çökecekti ki, Mayne kolundan tutarak onu durdurmuştu.


“Yabancı yok burada… Bu formalitelere de gerek yok…” diye gülümsedi Papa.


Daha iki ay geçmiş olmasına rağmen Mayne’in alnındaki kırışıklıklar bir hayli artmış ve saçlarındaki aklar da çoğalmıştı. Ama o mütevazı ses tonundan hiçbir şey eksilmemişti.


"Bunu yapamazsın…” dedi Tayfun: “Burada başka inananlar olmasa dahi yine de Kilise’nin kurallarına uymak zorundayım…”


“Kuralları da ben koyuyorum…” diyen Papa umursamazca gülümsedi: “Her neyse… Yukarıda işler yolunda mı? Aslında haberleri Isabella’dan istemiştim… Ama madem sen buradasın, o halde direkt sen anlatabilirsin…”


“Evet, Papa Ekselansları…” diyen Tayfun başını salladı. Kilise’nin son durumu ile ilgili bilgileri aktardıktan sonra Isabella’nın son bahsettiği emire getirmişti konuyu: “Şimdiye kadar hazırladığımız tüm kaynaklar ve planlar Şafak Krallığı’na özgü… Hedefimizi tekrar ayarlamak çok zaman isteyecektir. Neden önce Gökhisar’a saldırmak istiyorsunuz?”


“İşte seni bu yüzden çağırdım…” diyen Mayne iç çekti: “Gökhisar Krallığı çökme belirtileri göstermeye başlamış durumda… Taht kavgaları ve Çılgınlık hapları işe yarıyor gibi… Şafak Krallığı daha da bir kargaşa içinde… Ama elbette ikisi de düşecek. Kime daha önce saldıracağımızın pek bir önemi yok yani…”


“Katılıyorum ama… Gökhisar hala zorlu bir düşman…”


"Saldırı planımızı değiştirmemin iki sebebi var.” diyen Papa, ellerini arkasında bağlayarak yavaşça konuşmaya başladı: “Birinci sebep; Gökhisar’ın çok geniş ve kaynaklar açısından da zengin bir ülke olmasıdır. Eğer önce orayı hâkimiyetimize alırsak elimize geçen faydalar Şafak Krallığı’ndan çok daha fazla olacaktır. Eğer elimde on yıl daha olsaydı Papa O’Brien’ın planına göre hareket ederdik. Ama yeterli zaman yok. Korkunç cehennem canavarının ortaya çıkması demek; Kanlı Ay’ın Kutsal Kitap’ta yazılandan daha erken gelmesi demektir. Durum buyken de biraz risk almamız ve fedakârlık yapmamız şart.”


“Bu iyi bir sebep… Ama Mayne, asla böyle düşünmezdi…” diye düşünen Tayfun sordu: “Ya ikinci sebep?”  


“Batı bölgesinden Roland Wimbledon…” dedi Papa.


“Gökhisar Prensi olan Roland Wimbledon mu?” diye soran Tayfun şok olmuştu.


“Geçen yılki raporları bir araya getirip baktığımda inanılmaz bir şey keşfettim.” diyen Mayne piskoposun omzunu sıvazlıyordu: “Hem kilise hem de Gökhisar Krallığı ona karşı yapılan tüm saldırılarda başarısız oldu. İlk kayıp için Dük Ryan’ın saldırısına bakılabilir… O zamanlar Roland’ın elinde ne vardı? Küçük bir kasabadan başka hiçbir şey yoktu… Dük’ün şövalyelerini şeytanların emirlerine boyun eğerek yendiğini düşünen çok fazla insan var. Ama hepimiz biliyoruz ki olağanüstü cadıların haricinde tek başlarına birkaç cadı Tanrı Gözü’nün İntikamı takmış şövalyelere karşı bir şey yapamaz…”


“Aynı zamanda raporlar da gittikçe kafa karıştırmaya başlıyor… Örneğin; Kutsal Şehre gelen son mektup gibi… Mektupta Timothy’nin batıya gönderdiği 2000 askerin tek seferde tamamen yenildikleri yazıyor… Bu ne demek peki?”


Tayfun’un bir anda nefesi kesilmişti: “2.000 çılgın asker! Hermes için bile büyük bir güç bu!”


“Bu mesajlar ayrı ayrı okunduğunda normal görünebilir… Ancak bir araya geldiklerinde şok edici oluyorlar! Roland Wimbledon tek bir savaş bile kaybetmiyor!” diyen Papa sessizce devam etti: “Ayrıca raporlarımız Roland Wimbledon’un hızla güçlendiğini ve büyüdüğünü gösteriyor. Yani bir yıl daha gecikmemiz halinde bütün Gökhisar’ı eline geçirebilir. O zaman da onu yenmek bize daha pahalıya patlar.” diyen Papa, bir an iç çekerek Tayfun’a döndü: “Gizli Bölge’de halledilmesi gereken birçok mesele var. Kilise’nin yukarıdaki işlerine bakacak vaktim yok. Bu yüzden o meseleleri yalnızca sana emanet edebilirim…”


*******************


Tayfun çıkar çıkmaz odanın görüntüsü değişivermişti.


Duvardaki meşaleler, büyülü taşları inceleyen safkan cadılar ve taş masa bir anda ortadan kaybolmuştu. Papa’nın figürü de yavaş yavaş solmuş, geriye odada yalnızca Zero, Isabella ve siyahlı kadın kalmıştı.


“Sen anlatmasaydın Gökhisar’daki Prens Roland’ın bu kadar ilginç olduğunu bilmezdim…” dedi Isabella: “Neden şeytanları yenecek olan kişinin Kilise’den çok o olduğuna dair bir his var içimde?”


“Bu da ne demek?” diye çıkıştı siyahlı kadın: “Sen Kilise’ye ihanet mi etmek istiyorsun?”


“İhanet mi? O tabiri kullanmadan anlatmayı bir dene…” diyen Isabella omuz silkti: “Kilise’nin amacı insanların Tanrı İradesi Savaşı’nda hayatta kalmalarını sağlamak değil mi? Bunu yapan başka birisi olursa benim kime hizmet ettiğim pek umurumda olmaz açıkçası…”


“Sen!”


“Didişmeyi bırakın…” diye araya girdi Zero: “Isabella haksız değil. Tanrı İradesi Savaşı’nda yalnızca en son ayakta kalan ve kazanan kişi Tanrı tarafından korunabilecek.” diyen Zero, cadılara ifadesiz bir şekilde baktı: “Tanrı’nın onayını kimin alacağına gelince… Birlik mi ya da Gökhisar Prens’i mi… İşte ben bize cevabı bu savaşın vereceğini düşünüyorum.” 










Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18429 Üye Sayısı
  • 792 Seri Sayısı
  • 37668 Bölüm Sayısı


creator
manga tr