Bölüm 432: Bir Karşılaşma

avatar
911 1

Release That Witch - Bölüm 432: Bir Karşılaşma



Çevirmen: Lodos 

Gizli bir gezi yapıyordu… Yani onu karşılayacak kimsenin olmaması normaldi.

 

Bu nedenle Otto doğrudan kaleye gitmektense ilk bir iki gün kasabayı dolaşıp yerel sokak farelerinden bazı bilgiler almayı planlamıştı. Ne de olsa bir görüntü, binlerce kelimeye değerdi.

 

Gemiden iskeleye çıktığında gözlerine inanamamıştı. Burası gerçekten Sınır Kasabası’nın iskelesi miydi?

 

Rıhtım kısmı nehir kıyısından birkaç yüz adım içerde konumlandırılmış ve rüstik renkli tuğlalarla kaplanmıştı. İskelenin üstünde belli aralıklarla bazı işaretler konulmuştu. Otto kabataslak bir sayım yaparak sayılarının yaklaşık 26 olduğunu fark etmişti. Kasabada işler Şeytan Ayları’nda bile iyi yürüyordu demek ki… Üstüne üstlük Kral Şehri’nin iskelesindeki işaretler buraya kıyasla yarı yarıya azdı.

 

Ancak Otto’yu hayrete düşüren asıl şey iskeledeki gemilerdi.

 

Hiç görmediği bir dizi devasa gri gemi orada bekliyordu. Toplamda 7-8 tanelerdi. Hiçbirinde direk yoktu… Zaten direklerle yönetilemeyecek kadar da küçüklerdi… Bu gemilerin bir diğer garip özellikleri ise gemin ortasındaki demir boru ve iki taraflarındaki ahşap tekerlerdi… Sıradan bir iç nehir teknesine kıyasla epey farklılardı…

 

Otto durduğu yerde bekliyor ve gemileri inceliyordu. Bu garip tekerlekli gemilerin nasıl çalıştığını anlamaya çalışıyorken üstüne bir de kar yağıyordu.

 

Eliyle başındaki karları silkeledikten sonra bu düşünceleri kafasından atarak mürettebatı kasabanın iç kısımlarına doğru takip etmeye başlamıştı.

 

Görünüşe göre Otto, ‘Rüzgâr’ isimli gemi ile Kral Şehri’nden gelen tek yolcu değildi. Mürettebatın bagajları boşaltmasını ve iskeleye yığmasını izliyordu. Siyah üniformalı birkaç muhafız kâğıtlara bir şeyler yazıyor ve bazı çantaları inceliyorlardı.

 

Otto, kaptanın yanına giderek sordu: “Bu insanlar kim? Paralı askerler mi?”

 

“Bu adamlar Sınır Kasabası’nda devriye geziyorlar.”

 

"Devriye mi?” diye soran Otto’nun kafası karışmıştı. Haydutlarla aynı şey değil miydi devriyeler? Kral’ın Şehri’nden ilk ayrıldığı zamanı hatırlamıştı. Oradaki devriyeler iki gümüş uğruna ona şantaj yapmışlardı. Daha sonrasında bunun çok yaygın ve sık karşılaşılan bir şey olduğunu öğrenmişti. Bu devriyeler, sokak farelerinin bir nevi rakipleriydi… Ama aslında aynı şeyi yapıyorlardı… Tek fark, devriye askerlerinin sokak farelerine göre daha fazla para almaları ve hiçbir şey yokken para almaları idi… Ama bütün bunların aksine ve Otto’yu şaşırtacak şekilde kaptan şu anda gayet rahat görünüyordu. Devriyeler ne ondan para koparma ne de mallarına zarar verme eğiliminde gözükmüyorlardı.

 

"Buraya ilk kez geldiğimde ben de aynı şeyi düşünmüştüm.” diye söze giren kaptan sanki aklını okumuştu Otto’nun: “Buradaki devriyeler farklı. Kurallarına uyduğun sürece herhangi bir ödeme yapmana gerek yok.”

 

"Devriye kuralları mı?” diye düşünüyordu Otto… Kaşlarını çatmıştı: “Kesin saçma saçma şeylere bakıyorlardır… Doğru düzgün yazı bile yazamaz bunlar…”

 

“O yazdıkları şeyler ne?” diye sordu.

 

"Malların türleri ve sayıları... Özellikle de buğday…” diyen kaptan ellerini iki yana açtı: “Mallar pazara teslim edildikten sonra tekrar kontrol ediliyor. Bu sayede pazar haricinde bir yerde satmanız engellenmiş oluyor. Çünkü buradaki yiyecekler yalnızca Lord tarafından satılabiliyor. Ama getirdiğim kargolarda buğday yok… Bu yüzden çok beklemeyeceğiz.”

 

Tüm yükler arabalara yüklenmiş ve herkes iskeleden ayrılarak pazara yönelmişti. O sırada Otto, gördüklerine epey şaşırmıştı.

 

Burası gerçekten Gökhisar Krallığı’nın sözde ‘en ıssız ve çorak’ bölgesi miydi?

 

O düzenli yollara, sokaklar boyunca dizilmiş güzel evlere ve sürekli hareket halinde olan insanları gören Otto, buranın en az Şafak Krallığı’nın başkenti olan Parıltı Şehri kadar gelişmiş bir yer olduğunu hissetmişti.

 

Bir soylu olarak birçok muhteşem bina görmüştü Otto… Bu iki üç katlı evler asla Şafak Kulesi ya da Büyük Salon ile karşılaştırılamazlardı. Ancak şöyle de bir şey vardı ki; Şafak Kulesi sadece bir taneydi ve etrafı da yıkık dökük evler ve çamurlu sokaklar ile kaplıydı. Ama burada sanki tüm evler aynı anda dikilmiş gibiydi, hiçbirinde herhangi bir yıpranma belirtisi bile yoktu.

 

"Oldukça şaşırmış görünüyorsun…” diyen kaptan gülüyordu: “Bunda utanılacak bir şey yok… Buraya ilk defa gelen herkes senin kadar şaşırıyor. Sınır Kasabası kesinlikle harika bir yer… Şu üç katlı binayı görüyor musun? O ben geçen geldiğimde yoktu mesela…”

 

“Eskiden buranın bir maden üssü olduğunu duymuştum…”

 

"Ben de onu duydum… Ama kim bilir işte…” diyen kaptan, burnunu kaşıdı: “Etrafta tonlarca söylenti dolaşıyor… Belki de bu dağlar altınlarla doludur ve önceki kral da oğlunu bu yüzden buraya yollamıştır… Olamaz mı?”

 

“Bi’ saniye! Bu da ne?!” diyen Otto, meydanın diğer tarafında havada süzülen iki renkli balon görmüştü. Aşağılarında da bir tarafta “Sınır Kasabası’na Hoşgeldiniz!” diğer tarafında da “Vatandaşlık Refahına Erişmek İçin Bize Katılın!” yazıyordu.

 

“O havada süzülen toplar hakkında fazla bir şey bilmiyorum. Ama aşağıdakiler Lord’un duyuruları gibi, meydanın doğusuna gidersen daha ayrıntılı görebilirsin… Yazanlara göre dünyanın her yerinden ister turist, ister esnaf isterse de mülteci olsun, herkesi işe aldıklarını söylüyor.”

 

"Mültecileri bile mi?” diye soran Otto, epey şaşkın durumdaydı: “Vatandaş refahı nedir peki?”

 

“Maaş, ilk iki ay için yeterli kadar yiyecek ve bir barınak. Kulağa harika geliyor, değil mi?” diye açıklamaya koyulmuştu kaptan: “Ama onay almak o kadar da değil. Benim mürettebatın çoğu denedi ama geçemediler… Lord sadık birisini istiyor. Kilise inançlısı olmayacak ve suç kaydı yani sabıkası da olmayacak. Ama hırsızlık da bir suç… Her kaptan ve denizci hayatının bir noktasında bir şeyler çalmıştır. Değil mi? Tabii bütün bunlar kadar birtakım olumsuz taraflar da yok değil.”

 

"Ne gibi?"

 

“Herhangi bir eğlence gibi mesela… Gazino ya da genelev benzeri hiçbir şey yok… Sokakta bir tane fahişe bile yok…” diyen kaptan öksürerek konuşmaya devam etti: “Sen böyle bir hayat yaşamaktan sıkılmaz mıydın?”

 

Pazar, meydanın kuzeyinde idi… Kaptan ve mürettebat malları teslim ederken Otto da kendi başına bir göz atmaya karar vermişti pazara... Kaptanın söylediklerine göre bu taraftaki ucuzluk pazarında ve diğer taraftaki üst düzey pazarda çok nadir malzemeler vardı. Gerçekten de öyleydi. Otto, çeşitli eşyalarla dolu raf sıralarını inceliyordu. Bir stantta biraz beklediği anda birisi onu karşılamaya geliyordu. Roland ile yapılacak görüşmelerin sonucu ne olursa olsun Sınır Kasabası, Otto’nun dikkatini kesinlikle çekmişti.

 

Tam o sırada, kalabalık arasında bir heyecan patlak vermişti. Başını çeviren Otto iki kadının o tarafa doğru geldiğini gördü.

 

Kadınlardan biri uzun bir siyah elbise giymişti ve saçlarını da atkuyruğu gibi bağlamıştı. Güzel gözleri, sevimli bir burnu ve dolgun dudakları vardı. Ama yüzündeki soğukluktan ulaşılamaz birisi olduğu anlaşılıyordu. Diğeri ise tamamen farklıydı. Yumuşak ve nazik görünüyordu. Yüzü ılık bir bahar esintisi gibi zarif duruyordu. Muhteşem sarı saçları şafak ışıkları gibi parlıyordu.

 

Otto bu sarışın kadını görünce eli ayağı boşalmış gibi hissetmişti. Vücudundaki bütün kan birden beynine doluşuvermişti. Gözlerini tekrar tekrar ovuşturdu. Elleri titriyordu. Kadının o olduğundan emindi.

 

Heyecanını daha fazla tutamayan Otto, kalabalığın ortasındayken yüksek sesle bağırdı: “Andrea Quinn!”




 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18392 Üye Sayısı
  • 792 Seri Sayısı
  • 37606 Bölüm Sayısı


creator
manga tr