Bölüm 431: Şafak Krallığı’ndan

avatar
969 1

Release That Witch - Bölüm 431: Şafak Krallığı’ndan



Çevirmen: Lodos 

Ağır makineli tüfeklerin dışında Roland ayrıca orta ve uzun mesafe menzilli bir kurmalı tüfek yapmayı da planlıyordu. Çok fazla gerekmiyordu, aşağı yukarı 100 tane yeterli olurdu. Ağır makineli tüfekle aynı kalibreden olacaktı. Ve bir dürbün yardımıyla keskin nişancı tüfeğine dönüşebilirdi.

 

Bu sayede çok israfa düşmeden döner ateşli silahlar ve barut mermileri üretmeye devam edebilirdi…

 

Bir savaş sırasında askerleri 800 ila 1.000 metre arasındaki kısımları saha toplarıyla, 500 ila 800 metre arasındaki kısımları ise ağır makineli tüfekler ile vurabilirdi. 500 metre ile 200 metre arasındaki alanı keskin nişancılar alacakken 200 metreden aşağısı da döner tüfekler kullanılabilirdi. Bu sayede teoride de olsa savaş alanının her bir kısmı kaplanabilecekti.

 

Elbette ordusunu bütün bu silahlarla donatmak 3-4 ay sürecekti. Bahar saldırısından önce bunu tamamlayamama ihtimali de vardı. Bu nedenle başka bir silaha, 152ler ile donatılmış bir iç nehir savaş gemisine ihtiyacı vardı. Saldırıyı başladığında düşmanları bastırmak için yeterli olurdu bu…

 

Roland, omuzlarında yükün gittikçe arttığını hissediyordu. Şeytan Ayları bittikten sonra girişeceği tüm o savaş ve Timothy’yi tahttan düşürme olaylarını düşündükçe zamanın daha da yavaş akmasını, hatta Şeytan Ayları’nın daha uzun sürmesini bile dileyebiliyordu.

 

*******************

 

Batı bölgesine girdikten sonra manzara değişmeye başlamıştı.

 

Otto Luoxi perdeyi kaldırdı ve pencereden baktı. Cennet ve dünya birbirine karışmıştı sanki… Önünde bembeyaz bir tuval duruyor gibiydi… Şiddetli rüzgâr altında kar taneleri bir oraya bir buraya savruluyordu.

 

Yoğun kar bitecekmiş gibi durmuyordu… Son iki gündür bütün yeryüzünü altına almış kardan başka bir şey göremiyordu. Teknenin sallantısı olmasaydı suda gittiğinden bile emin olamazdı.

 

"Panjurları kapat.” diye homurdandı kaptan: “Çok bakmak istiyorsan güverteye çık… Kimse bir şey demez sana.”

 

Kaptanın sözlerini şahsi algılamasa da perdeleri kapatan Otto sordu: “Burası her zaman böyle mi görünür?”

 

“Elbette! Blöf yaptığımı mı düşünmüştün?” diyen kaptan bir yudum şarap içtikten sonra devam etti: “Her yıl Şeytan Ayları’nda batı bölgesi böyle olur. Kızıl Su Nehri’ni kullanmadığın sürece buraya gelemezsin… Bu kötü havada Kral Şehri’nden seni buraya getirmek isteyeceklerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Çoğunun da zaten iyi bir gemisi yoktur…” dedikten sonra geğirerek: “Yani beş kraliyet altını epey iyi bir fiyat… Anladın mı?” diye sordu.

 

“Biraz pahalı… Ama öderken ben pazarlık etmedim zaten…” diyen Otto, gülümsedi.

 

“Şimdi daha iyi…” diyen kaptan şarap şişesini ona fırlattı: “Biraz iç… Senin için ısıttım…” dedikten sonra ağzını silerek devam etti: “Bir zamanlar batı bölgesinden herkesten daha hızlı mal satın almak isteyen bir tüccar vardı. Ama nakliyeler için hep az para verirdi… Bu yüzden kendisini sokak farelerinin taşımasını istemişti. Ona ne oldu biliyor musun? Yarı yolda öldürdüler… Yanındaki paralı askerler de epey zayıfmış demek ki… En sonunda hepsi balıklara yem oldular…”

 

“Ne kadar talihsiz…” diyen Otto şişeyi alsa da kapağını açmamıştı. Sadece elinde tutuyordu, başkalarıyla içki paylaşmak onu biraz rahatsız eden bir durumdu...

 

“Ödediğin kadar hizmet alırsın. Bu evrensel bir kural… Ama her yaptıklarının yanına kalacağını düşünen insanlar olur. Sokak fareleri ona düşük paralara hizmet etmeyi kabul ettiklerinde bizim kendi işlerimizi nasıl yürüteceğimiz aklına gelmemiş olmalı…” diyen kaptan bir kez daha ağzını sildikten sonra sordu: “Bu arada senin batı bölgesindeki ticaretin nedir? Uyarmadığım için bana kızma ama… Burada eskiden olan kürkler ve mücevherler artık yok… Buradan bir şey alamazsın…”

 

"Gerçekten mi?” diye soran Otto merak ediyormuş gibi davranıyordu: “Buradaki insanların hepsi ticaretle uğraşmıyor muydu? Geçimlerini öyle sağlamıyorlar mıydı? Ne yani hepsi birden tüccarlığı bırakıp haydut mu oldu?”

 

“Bunlar modası geçmiş mevzular…” diyen kaptan, kömür ateşiyle piposunu yakıp derin bir nefes çekerek devam etti: “Prens Roland, Sınır Kasabası’nın başına geçtiğinden beri batı bölgesi bir garipleşti. Kasabanın kürkleri ve mücevherleri ile tanınıyor. Ama şu anda kimse Prens’in ne haltlar karıştırdığını bilmiyor. Sadece ithalat var, ihracat yok. Bazı mücevherler hala Uzun Şarkı’da satılıyor. Ama soyluların ona erişmek için özel birtakım işlemler yapması lazım… Bir anda araya dalamazsın sen…”

 

“Sadece ithalat var, ihracat yok mu?” diye soran Otto, epey şaşırmıştı.

 

"Evet. Yerel ürünlerden satın alamasan da satışlar gayet iyi. Yiyecek ve kıyafetlerden, kumaşlara ve istediğiniz mallara kadar her şeyi alabilirsin. Ama kimse yine de Prens Roland’ın nasıl o kadar fazla kraliyet altını aldığını bilmiyor.” diyen kaptan dumanı verdikten sonra: “Elin boş dönme ihtimalin de çok yüksek…” dedi.

 

Otto herhangi bir yanıt vermedi ama endişeli görünüyordu. İşin aslında tek amacı zaten Sınır Kasabası’nın Lordu ile görüşmekti… Yani bu ticaret meseleleri falan hiç umurunda değildi. Ancak Roland ve Timothy arasındaki düşmanlıktan dolayı kendisini bir tüccar olarak gizlemesi şarttı.

 

Yola çıkmadan önce varış noktasıyla ilgili kapsamlı bir soruşturma yürütmüştü.

 

Adından da anlaşılacağı gibi Sınır Kasabası etrafındakiler için önemsizdi. En başta yalnızca şeytani canavarların saldırısını izlemek amacıyla inşa edilse de sonrasında daimi ikamet edilebilecek bir kasabaya dönüştürülmüştü. Prens Roland’ın krallık tahtı yolunda çok az şansı olduğu düşünülürdü çünkü o sınırda kendi kaderine terk edilmişti.

 

Ancak gerçek şu ki; Prens sadece batı bölgesinin kontrolünü almakla kalmamış aynı zamanda krallık yolunda da büyük bir aday ve kral Timothy’ye bir tehdit olmuştu. Otto'nun kafasını en çok karıştıran şey buydu. Prens Roland gerçekten yetenekli bir adam olsaydı nasıl en baştan böyle umutsuz bir konuma düşerek Sınır Kasabası’na gönderilirdi…

 

Aldığı bilgilere göre Roland Wimbledon'un yükselişi inanılmaz olmuştu.

 

Aslında Prens buraya gönderilmektense yanında hiçbir bakan ya da muhafız olmadan buraya sürülmüş gibiydi… Yanında gelen şövalyeleri bile kral yollamıştı. Yerel soyluları kendi politikaları doğrultusunda yönetmeyi bile beceremeyecek bir adamdı… Bu sebeple de onun oraya yollanması bir şaka gibi karşılanmıştı.

 

Ama Prens Roland, Dük Ryan'ı yenmiş, Uzun Şarkı’yı fethetmiş ve yalnızca altı ay içinde bütün batının hükümdarı olmuştu. Dük’ün nasıl öldüğüne dair birçok söylenti dolaşıyordu halk arasında… Kimi çıkan bir iç isyanda öldürüldüğünü düşünürken kimisi de at sırtında öldüğünü iddia ediyordu. Ama ne olursa olsun onun şövalyeleri Sınır Kasabası’nın madencilerini yenememişti.

 

Roland böylece Batı bölgesinin hükümdarı konumunu güvence altına almıştı. Yeni kralın kim olacağı uğruna yapılan savaşlar ile ülke epey karışmıştı. Prens Gerald ve Prenses Garcia arka arkaya öldürülmüşlerdi. Prenses Tilly ise kayıptı. Güney ve doğuda sürekli savaşlar yaşanırken tüm krallıkta tek huzurlu kalan yer batı bölgesi olmuştu.

 

Timothy tarafından gönderilen ordular asla geri dönmüyordu… Elbette bu Timothy’nin Roland’a yardım olarak asker yollamasından falan kaynaklanacak değildi… Ama Otto, Roland’ın nasıl bu derece güçlü olabildiğini çok merak ediyordu…

 

“Kaptan! Sınır Kasabası hemen önümüzde…” diyen bir denizci kamaranın kapısını açıp haber vermişti: “Neredeyse geldik…”

 

"Ah, sonunda!” diyen kaptan, elinde piposuyla sevinmişti: “Yelkeni indir, bayrağı kaldır ve rıhtıma geldiğimizi söyle… Ben bir şeyler içmek için tavernaya gideceğim!” dedikten sonra Otto’ya baktı ve bir uyarı yaptı: “Hey! Valizini unutma! Bir hafta sonra görüşürüz… Geç kalırsan seni beklemem…”

 

Otto omuzlarını silkti, itiraz etmemişti.

 

Prens Roland hakkındaki tüm söylentilerden Otto’nun en çok önemsediği şey, Prens’in kendisini şeytanlara teslim ettiği ve cadıları gizlice işe aldığıydı… Dük’ü çabucak ezebilmesinin ve tüm Batı bölgesini alabilmesinin gerçek nedeninin bu olduğu düşünülüyordu. Buna kanıt olarak da; Uzun Şarkı’daki yanmış Kilise, öldürülen rahipler ve inançlıların sürülmesi gösteriliyordu.

 

Buraya aslında bu söylenti yüzünden gelmişti Otto… Prens, Kilise’nin karşısında olduğu sürece şeytanlarla işbirliği yapmış ya da cadıları işe almış… Hiç önemli değildi.

 

Bu açıdan bakılınca Roland’ın, Şafak Krallığı için Timothy’den daha faydalı olduğu görülüyordu...

 

Tam o anda gemi karaya çıkmış ve kamara şiddetli bir şekilde sallanmıştı.










Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18114 Üye Sayısı
  • 790 Seri Sayısı
  • 37378 Bölüm Sayısı


creator
manga tr