Bölüm 419: İnanç

avatar
1003 1

Release That Witch - Bölüm 419: İnanç




Çevirmen: Lodos

Savaş sebebiyle yayılan dumanlar da dağıldıktan sonra orman tamamen sessizliğe bürünmüştü.


Cadının uzun örgüleri çözülmüş ve saçları da vücuduna doğru yayılmıştı.


Sırtından aşağı akan kanlar ufak bir birikinti oluşturmuştu. Soğuk ve sert zemini eriterek yavaşça yere işliyordu. Sonrasında da etrafa bir demir kokusu yayılmıştı.


Bülbül çömeldi ve cadının göz bağını çözdü. Beklenmedik derecede genç gözüküyordu, Bülbül’ün yaşına yakın bir yaşta gibiydi. Ama gözlerindeki yara izleri güzelliğini kapatıyordu. Sıcak demir tarafından defalarca yakılmış olduğu anlaşılıyordu Cildi kırmızı ve buruşuktu, gözlerinin hatları belirsizleşmişti.


Bunlara şüphesiz erkekler neden olmuştu. Bülbül hafifçe yaralara dokundu. Bu yaraları Kilise’nin cadısı olmasından önce mi almıştı sonra mı… Orası bilinmezdi. Ancak bu tür şeyler artık önemli değildi. Ne de olsa daha fazla cadıya zarar veremeyecekti.


Leydi Saint’in cesedini arayan Bülbül, elbisesinin astarının cebinde bir mektup, bir mühür ve bir amblem bulmuştu. Daire şekilli amblemin üstünde bir haç işareti, ortasında da bir yumruk vardı.


Başka hiçbir şey taşımıyordu kadın üstünde… Hiç kraliyet altını ya da mücevhere benzer şeyler yoktu.


“Belki de hayatında hiçbir şeyden zevk alamamıştı…” diye düşünmekten geri alamamıştı kendisini Bülbül.


“Hey! Bakın ne yakaladım!” diye bağıran Şimşek havadaydı. Bülbül kafasını kaldırınca Şimşek’in kucaklarında kıpraşan bir adamı aşağı attığını gördü.


Adam acı içinde inleyerek yuvarlanmaya başlamıştı. Kaçmaya çalışıyordu ama elleri kolları bağlanmıştı. Tek yapabildiği çaresizce sürünmekti.


Adamın kıyafetinden diğer arabadaki rahip olduğu anlaşılıyordu.


"Maggie nerede?”


“Kaçan Yargı askerlerini kovalayan Ashes’ı yönlendiriyor.” diyen Şimşek, yerde yatan ölü cadıya doğru ilerleyerek sordu: “Kilise’nin eğittiği cadı bu mu?”


“Hıhı…” dedi Bülbül yavaşça: “Bizi bir daha asla avlayamayacak.”


“Tipinden de cadıları öldürmeyi seven birisi olduğu hiç anlaşılmıyor hâlbuki…” diyen küçük kız iç çekti.


"Kilise olmasaydı, bunların hiçbiri olmazdı.” diyen Bülbül sinirli bir şekilde yerde yatan adama döndü. Leydi Saint’i yerdeki kan havuzunun içine yatarken gören adam gözlerini dört açmış bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Ama ağzındaki bez yüzünden tek yaptığı anlamsız sesler çıkarmaktı.


Bezi çıkaran Bülbül sordu: “Söyleyecek bir şeyin mi var?”


“Sen… Piskopos Tayfun'un safkan cadısını öldürdün! Seni küstah şeytan! Er ya da geç Kilise seni şehir kapılarında sallandıracak ve kargalara yem olacaksın!”


“Onu öldürmeseydik bile Kilise’ye yakalanmak her türlü daha kötü…” dedi Bülbül: “Böyle bir durumda da insan kendisini düşünmeli!”


“Ben de ölsem bile Tanrı'nın bağışlamasına ulaşacağım! Siz ise sadece cehenneme batarak sonsuza kadar işkence göreceksiniz!”


“İşte tam da bu yüzden ağzını bağlamıştım…” dedi Şimşek.


Bülbül bezi ağzına geri tıkadı: “Onunla Majesteleri ilgilensin… Demir Balta’nın sorgulama işlerinde çok iyi olduğunu söylemişti.”


...


Maggie, Uyku Adası’ndan gelen iki cadıyı geri getirdiğinde vakit çoktan öğleden sonra olmuştu. Ashes, Maggie’nin sırtından atlayarak Bülbül’ün yanına gitti: “Yaralanmadın, değil mi?”


“Hiçbir sorun çıkmadı. Sen nasılsın?”


“Bir tane bile adam kaçamadı!” diyen Ashes, gururlu bir şekilde gülüyordu.


"Öldü mü?” diye soran Andrea da Maggie’nin sırtından inmişti. Yerdeki cadıya bakıyordu: “Onu hayatta tutacağını düşünmüştüm.”


“O bir cadıydı... Tereddüt etmek son derece tehlikeli olurdu…” diyen Ashes’ın ağzı seğirdi: “Bülbül’ün yerinde ben olsam ben de onu hayatta tutmazdım.”


“Kendi türüne karşı bile merhametin yok.”


“O bizim akrabamız ya yakınımız değil ki… Kilise tarafından kontrol edilen bir kukla!” dedi Ashes: “Ayrıca yeri geliyor bize en büyük zalimliği yapan yine kendi türümüz oluyor. Şeytanların ya da şeytani canavarların cadıları toplayıp işkence ederek eğlendiklerini ne gördüm ne de duydum!”


Bunları söyleyen Ashes, elindeki kanlı eldivenleri çıkararak elini Bülbül’e uzattı: “Çok iyi bir performans sergiledin ve doğru olanı yaptın.”


“…”


Bülbül, Ashes’ın elini tutmadan önce bir an ona baktı. Sonra da: ''Teşekkür ederim.'' diyerek elini sıktı.


“Onun gibi birinin beni teselli edebileceği kimin aklına gelirdi?” diye düşünüyordu Bülbül: “Muhtemelen bir cadıyı öldürdüğüm için kendimi suçlu hissetmemi istemiyor.”


“Bu zaferin kutlamaya değer olduğunu düşünüyorum!” diye söze girdi Şimşek. Ardından da Maggie, bir çığlık koparmıştı.


Andrea gözlerini yuvarlayıp ellerini uzatarak diğerlerinin ellerinin üstüne koydu: “Sadece senin elin olsaydı dokunmazdım bile… Bu Bülbül için…” diyerek Ashes’a baktı.


“Tamam, anladım.” diyen Ashes, kaşlarını kaldırmıştı.


Sonra beş cadı ellerini gökyüzüne doğru kaldırdı. Soğuk rüzgârların arasındaki sarsılmaz bir kaleye benziyorlardı…


...


Sonraki iki gün boyunca birliğin taşıdığı bütün bilgileri toplamak ve savaşın izlerini ormandan silmekle meşgul olmuşlardı. Nihayet üçüncü gün de Sınır Kasabası’na dönmüşlerdi.


Kale arka bahçesine indikleri anda kızların hepsi Bülbül’ün etrafını sarmıştı.


"Yaralandığını duydum. Yara nerede?” diye telaşla sordu Nana.


“Kaç zamandır seni bekliyoruz. Ne oldu da bu kadar geciktin?” diye soran Lily, biraz sinirliydi.


''Acıyor mu hala?'' diye soran Lucia da epey stresliydi.


“O bitkisel karışımı ben yaptım. Sadece kanamayı durdurmuyor, aynı zamanda şişikleri de düzeltiyor. Epey iyi etki etmiş olmalı yani…” diyen Yaprak gülümsüyordu.


“Kilise’ye nasıl tek başına dalabilirsin? Bir dahaki sefere bu kadar şanslı olmayabilirsin!” diye söze giren kişi Wendy idi.


“Sağ salim döndüğü sürece sorun yok bence…” diye araya karıştı Scroll.


Onların bu endişelerini ve kaygılarını hissetmek Bülbül’ün kalbini ısıtmıştı. Kilise cadılarının nasıl yaşadığını anlayamıyordu belki… Ama Cadı Birliği'ne ait olmanın nasıl bir şey olduğunu biliyordu. Her şeye değerdi böyle bir yaşam… Bunları düşündüğü esnada da Majesteleri Roland gelmişti.


Hızla koşan Şimşek, Prens’in kollarına atılarak ona yapıştı. Maggie de Roland'ın omzuna uçarak başıyla yanağına sürtünmeye başlamıştı.


Bülbül de bunu yapmak istiyordu. Ama bir çocuk olmadığının farkındaydı. Bu yüzden Roland’a sarılma dürtüsünü bastırarak ona doğru yürüdü ve gülümsedikten sonra: “Geri döndüm.” dedi.


“Evet, uzun zamandır bekliyordum…” diyen Prens her zamanki gibi gülümsüyordu: “Sıcak bir banyo yap ve biraz dinlen. Ofisteki çekmeceye birkaç torba bal soslu ızgara balık koydum.”


“O halde ben gidip bir bakayım…” diyen Bülbül, gülümsedi.


Doğru şeyi yaptığına dair inancı iyice artmıştı.









Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18429 Üye Sayısı
  • 792 Seri Sayısı
  • 37667 Bölüm Sayısı


creator
manga tr