Bölüm 418: Savaşın Bitişi

avatar
1194 1

Release That Witch - Bölüm 418: Savaşın Bitişi




Çevirmen: Lodos

Şimşek, kuzey kapısında bir birlik tespit ettiğinde ekip Mağlup Ejder Sırtı’ndaki bir haftalarını tamamlamışlardı.


Tıpkı Bülbül’ün de beklediği gibi, Kilise’nin Elçi Heyeti birliğin başında yürüyen ve aygırlara binen 25 Yargı askerinden oluşuyordu. Onların da arkasında yaklaşık 100 kişilik paralı asker ve müritlerden oluşan bir topluluk vardı.


İçlerinde iki tane de araba vardı. Leydi Saint’in onlardan birinde olmasını umuyordu Bülbül…


Beş cadı gizlice Kızıl Su Şehri’ne doğru yönelmiş birliği izliyordu.


Plana göre, birlik gözle görülebilen bir mesafeyi geçtiğinde hızlı bir şekilde saldıracaklardı. Bu sayede de birlik de yedek güç çağıramayacaktı.


Bülbül sisin içerisinden sessiz bir şekilde birliği izliyordu. Arabaları tarıyordu gözleriyle… Çok geçmeden de gözüne gümüş renkte bir ışık çarpmıştı.


Bülbül muhtemelen tek başına Leydi Saint’i öldürebilirdi. Buradaki tüm düşmanları öldürebileceği konusu pek kesin değildi… Ama şimdi yanındaki Uyku Adası’nın da cadılarıyla bir olursa bu işi başarabileceklerini düşünüyordu.


Bu birlik ortadan kaldırılırsa en azından bir sonraki bahara kadar Hermes’in hiçbir şeyden haberi olamayacaktı, çünkü onlara giden haberler bu birlikten gidiyordu. Ve bahar gelene dek de bu heyete ne olduğunu araştırmaları hava şartları sebebiyle epey zordu.


Bülbül öldürmeyi sevmezdi pek… Mecbur kaldığı içi yapardı. Ama bu sefer bizzat kendisi istiyordu bunu… Bu sayede Majesteleri’nin üstündeki yükü azaltabilecek ve cadıların Kutsal Dağ’ı olan Sınır Kasabası’nı rahatlatabilecekti. Ve bundan da en ufak bir pişmanlık duymayacaktı.


Heyet ormana girince Bülbül, onlara doğru bir gölgenin yaklaştığını gördü. Gelen Maggie idi. Kanatlarını açarak avazı yettiğince kükredi. Atlar aniden korkuya kapılıp sağa sola dağılmışlardı bile… Tüm insanlar şoktaydı. Şaşkınlıkla Maggie’e bakıyorlardı. Ancak dev canavar bekledikleri gibi onları ısırmak ya da onlara saldırmak için hareket etmemişti. Aksine kanatlarını üstlerine gererek yere çok yakın bir şekilde uçmaya ve arkasında bir toz bulutu bırakmaya başlamıştı. Bu güçlü toz fırtınası yüzünden birlikteki kimse gözlerini açamıyordu. Tam o esnada Maggie’nin sırtından birisi taklalarla sıçradı ve yere indi.


Yargı askerlerinden birisi bağırmaya başlamıştı: “Düşman saldırısı, düşman saldırısı!”


Bunu duyan müritler kendilerine gelerek silahlarını çıkardılar ve birliğin ortasındaki bilinmeyen düşmana doğru saldırıya geçtiler.


Bülbül'ün görüşü etraftaki Tanrı Gözü’nün İntikamı taşları sebebiyle kara kara lekelerle doluydu. Birlikteki herkeste onları sıradan cadılardan koruyacak Tanrı Gözü’nün İntikamı taşları vardı… Evet, sıradan cadılardan korunabilirlerdi belki… Ama olağanüstü Ashes’tan korunamazlardı!


Yanına yaklaşan herkesi sanki buğday hasat ediyormuş gibi bellerinden ikiye bölüyordu Ashes… Etrafındaki insanlar birer birer yere seriliyorlardı. Maggie kendisini taşıyabilsin diye her zamanki o garip kılıcı yerine bu sefer sıradan bir demir kılıç kullanıyordu. Saldırılarının hızı ve şiddetinden olsa gerek ki; demir kılıç parçalara ayrılmıştı. Ölen düşmanlarından aldıklarıyla saldırılara devam ediyordu ama her eline aldığı silah kırılıyordu. Ama yılmamış bir şekilde saldırıyordu. Eline geçen her şeyi öldürmek için kullanabilen bir makine gibiydi…


Etrafa kanlar sıçrıyor, ceset parçaları fırlıyordu. Ashes tamamen tek başına birliğin ortasına girmişti, yoluna çıkan her şeyi yok ediyordu.


Birliğin arka kısmındaki paralı askerler de onlara yardım edemiyordu. Çünkü onların da başında ayrı bir dert vardı.


Andrea bir peri gibi ormanın içinde hızla dolanmaya devam ediyordu. Dalları ve ağaçları kullanarak kendisini gizliyor ve her pozisyon değiştirdiğinde de okları birbiri ardına yolluyordu. Yayından her çıkan ok vurduğu kişinin tam kaşlarının arasına isabet ediyor ve oracıkta işini bitiriyordu.


On dakika içinde bütün birlik dağılmıştı. Çığlıklar, haykırışlar ve savaş sesleri yankılanmıştı ormanın içinde…


Bunu gören Bülbül’ün de artık savaşa girme vakti gelmişti. Onun tek hedefi Kilise’nin cadı avcısı olan Leydi Saint idi. Bülbül hemen kavgaya katıldı. Hedefini yakından takip ederek, bu kavgada tek hedefi olan kilisenin azizi ve cadı avcısıydı. Arabalar korkmuş atlar tarafından çekiliyorlardı. Atlar sakinleşmeden önce uzun bir süre ilerleyen arabalar sonrasında da birliğe geri dönmeden ormana doğru girmişlerdi. Anlaşılan Leydi Saint, düşmanları arasında zorlu bir rakip, bir olağanüstü olduğunu fark etmişti…


Ama ne yazık ki Bülbül’den kaçamıyordu.


Bülbül daha önceden nerede olduğunu görmüştü. Diğer arabadaki kişi de muhtemelen yüksek rütbeli bir rahip ya da rahibeydi. Onu Şimşek ile Maggie’ye bırakmıştı.


Leydi Saint’in arabası ormanda yavaş bir şekilde ilerliyordu. Arabacı durmadan atları kırbaçlıyordu. Belli ki hızlı olması yönünde bir emir almıştı.


Bülbül yaklaştı. Her vurduğunun isabet etmesi için hedefiyle arasındaki mesafenin en az on metre olması şarttı. Mesafe azalıp aynı hizaya geldiklerinde silahını ateşledi Bülbül. Önce arabanın arkasında takipte olan dört Yargı askerini öldürmeyi hedefliyordu. Teker teker mermilerini sıkıp dört Yargı askerinden kurtulan Bülbül, silahını atlara yöneltti.


İki at da vurulup düşünce araba dengesini kaybederek bir ağaç gövdesine çarptı ve parçalarına ayrıldı.


Etrafa saçılan araba parçalarıyla beraber gümüş ışıkla kaplanmış bir kişi daha uçmuştu… Bülbül tereddüt etmeden nişan alıp ateş etti. Ancak büyülü gücün oluşturduğu gümüş ışığın kendine ait bir bilinci vardı sanırım ki; mermiler geri sekti.


Şarjör doldurmak için hareketlendi Bülbül.


"Hain!” diye bağıran Leydi Saint, Bülbül’ün saklandığı yere doğru nişan aldı.


Ama bu sefer durum farklıydı.


Artık küçük bir odada savaşmıyorlardı. Bülbül’ün atacağı her adıma yetişmek için Leydi Saint’in on adım atması gerekecekti. Çünkü tabancanın 50 metrelik menzili herhangi bir cadının yeteneğinin ulaşabileceği menzilden fazlaydı. Yani Leydi Saint gümüş kırbacını Bülbül’e isabet ettirmek için aşırı efor sarf edecekken Bülbül’ün 50 metre mesafeden sıkacağı her bir kurşun Leydi Saint’in canını alabilirdi.


Bu mesafeden beş atıştan sadece bir veya iki tanesinde hedefi vurabilirdi Bülbül. Ancak neyse ki nişan almak ve şarjör doldurmak için gereken zamana sahipti.


Beş şarjörden sonra gümüş ışık yavaş yavaş solmuştu. Atışlardan birisi Leydi Saint’in sol omzuna isabet etmiş, bir diğeri ise midesini delip geçmişti. Daha fazla dayanamıyor gibiydi. Sendeleyerek birkaç adım attıktan sonra yere düştü.


Bülbül ona yaklaşmak için acele etmiyordu. Yanına gitmeden önce arabanın parçalandığı yere giderek eline bir Tanrı Gözü’nün İntikamı taşı aldı.


Yanında Bülbül’ü gören kanla kaplı cadı hareket ettirebildiği tek uzvu olan sağ kolunu havaya kaldırdı. Aklınca Bülbül’e son kez bir saldırı yapacaktı… Ama Bülbül’ün elindeki Tanrı Gözü’nün İntikamı taşı cadıyı engellemişti. Eli havaya kalktığı gibi de düşmüştü…


"Seni lanet olası Şeytan! Tanrılar seni yargılayacak!” diye haykıran cadının ağzından kan ve köpükler fışkırıyordu.


Bülbül ifadesiz bir şekilde silahı cadının göğsüne doğrulttu ve: “Gerçekten mi? O günü bekleyeceğim!” dedi.


Sonra da tetiği çekti.









Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18421 Üye Sayısı
  • 792 Seri Sayısı
  • 37652 Bölüm Sayısı


creator
manga tr