Bölüm 334: Ordu

avatar
1157 1

Release That Witch - Bölüm 334: Ordu



Çevirmen: Lodos 

Surlara bakan Andrea, gördüklerinden dolayı çok şaşırmıştı.

 

Ellerinde garip, sopa gibi silahlar tutan bir dizi asker vardı. Sanırım o silahlar Ashes’ın bahsettiği ateşli silahlar idi. Şeytani canavarların saldırılarına karşın bu askerler de ellerindeki çubuklardan ateş çıkarıyorlardı. Dumanlar çıkıyordu.

 

Bu silahlar arbalet gibi bir şey olmalıydı. Ama etrafa yayılan duman ve toz bulutu yüzünden sıktığı okları göremiyordu. Sürünün en önünde gelen canavarların hepsi sanki görünmez bir engele çarpmışçasına hemen yere devrilivermişlerdi.

 

Yine de askerler arbaletteki gibi tekrar yükleme olmadan hızla ateş etmeye devam ediyorlardı.

 

"Bahsettiğin korkutucu silah bu mu?" diyen Andrea dudaklarının hafifçe kuruduğunu hissetmişti: “Kesinlikle çok hızlı bir atış gücü var. Ama isabet oranı sanki biraz…”

 

“Bu insanların hepsi Birinci Ordu’ya girmeden önce ya madenci ya çiftçi ya da işçiydi.” diye araya girdi Ashes: “Bu silahı yalnızca 6 aydır kullanıyorlar.”

 

Normalde iyi eğitilmiş bir savaşçının en az 5 yıl eğitim alması gerekliydi. İyi bir okçu yetiştirmek daha da fazla sürerdi. En kolay silahlar bile en az 7-8 ayda öğrenilirdi. Bu kısa eğitimlerin sonucunda dahi tarlalarındaki bir fareyi bile vuramayacak durumda olurlardı.

 

Andrea bunları düşünerek hafifçe yutkundu.

 

Tilly bir süre düşündükten sonra Sylvie’ye: "Bu silahlar hakkında başka ne biliyorsun?" diye sordu.

 

Sylvie açıklamaya girişti: “Defalarca hem içini hem de dışını inceledim bu silahların. Kesinlikle bir arbalete benziyor. Ancak atılan… Okların ucu bir hayli küçük. Şaftı ya da kuyruk tüyü yok. Gücünü siyah, ince bir tozdan alıyor. Arbalete kıyasla çok çok hızlı.”

 

“Siyah, ince bir toz mu?” diye sordu Tilly: “O da ne?”

 

“Muhtemelen bir simya ürünü.” diyen Sylvie, başını salladı: “Nasıl yapıldığı konusunda benim de net bir bilgim yok.”

 

“Çok pahalı olmalı.” dedi Andrea: “Simyacıların yaptıkları her şey çok pahalı oluyor.”

 

Ashes, dudaklarını kıvırdı: “Çok fazla ateş ediyorlar. O kadar pahalı olsa bütçe kaldırmayabilir.”

 

“Bir saniye…" diye araya giren Sylvie savaş alanını gözlemliyordu. Şok olmuştu: “Bir şey yaklaşıyor. Bu bir şeytani canavar mı? Neredeyse surlar kadar uzun! Sırtında devasa bir kabuk var. Bir kaplumbağaya benziyor.”

 

Andrea aniden düşüncelerinden sıyrılarak kendisine geldi: “Kabuk mu? Korkarım bu silahlar pek işe yaramayacak. 10 metre yakından indiremeyeceğim şey yok. Ashes! Koru beni.”

 

“Öfff… Tamam.” diyen Ashes, sıkkın bir şekilde kılıcını çekti: “Leydi Tilly’nin yüzünü kara çıkarmasan iyi olur.”

 

“Hepinizin gitmesine gerek yok.” dedi Sylvie: “Daha hala-”

 

Andrea, Sylvie’nin söylediklerinin ikinci yarısını duymamıştı. Kulaklarının hemen yanında yıldırım gibi bir ses patlamıştı. Başını çevirdi. Surların etrafına dikilen boru şeklindeki metal nesnelerden çıkan alevleri gördü. Bu sefer çıkan okları görebilmişti. Bir dizi gölge gibiydiler. Hızla kabuklu canavara doğru ilerliyorlardı.

 

Birkaç saniye geçmişti. Silahın sıktığı oklar yüzünden canavarın etrafındaki kar tabakası havaya kalkmıştı. Karlar geri yere düştüğünde canavarın halen kaleye doğru yürümekte olduğu görülüyordu. Belli ki hedef ıskalanmıştı.

 

Iskalanmış olsa bile Andrea çoktan şok olmuştu. Canavarla aradaki mesafe normal arbaletleri ve yayları bırak; kendi büyülü yayının erişebileceği mesafeden bile fazlaydı.

 

"Majesteleri buna alan topu diyor. Kabaca tabirle; daha büyük bir ateşli silah." diyen Sylvie kulaklarını kapattığı ellerini bıraktı: “Normal bir ateşli silaha kıyasla çok güçlü. Menzili de oldukça fazla. Timothy'nin filosunu bununla yendi.”

 

Şeytani canavarın şansı çok sürmemişti. İkinci bombardıman dalgasıyla iki mermi kabuğunu isabet etmişti. Andrea son derece dikkatli bir şekilde izliyordu olan biteni. Çarpışmanın boğuk sesi ile birlikte canavarın kabuğundan dumanlar yükselmeye başlamıştı. Kafasına yakın bir nokta delinmişti. Etrafa siyah kanlar ve iç organları fırlamıştı.

 

Kısa bir süre sonra savaş sona ermişti. Ceset parçaları surların önünde birikmişti. Etrafa kanlı bir pus çökmüştü.

 

Tilly gülümsedi: “Görünüşe göre bizim yardımımıza çok ihtiyaç duyulmuyor.”

 

“Buraya en son geldiğimde, bu silahlar yaygın değildi. Sadece Baş Şövalye’de vardı. Ama şuna baksanıza…” diyen Ashes, iç çekti.

 

Kaleye döndüklerinde Roland hala şahane bir öğle yemeği hazırlamakla meşguldü. Önüne serili onca yemeği gören Andrea biraz… Üzülmüştü.

 

Şafak Krallığı'nın üst sınıf aristokratları yiyeceklerindeki tat konusunda çok titizlerdi. Nadir malzemeler satın alırlar ve onları en otantik şekillerde pişirtebilmek için servetler harcarlardı. Baharatların sadece yemeklerdeki kusurları örtmesi gerekmiyor muydu? Onca süse ne gerek vardı ki? İçinden bütün bu dengesizlikleri düşünüyordu evet… Ama şu an masada duran her şey çok da lezzetli görünüyordu…

 

Bu tombul ve sulu ızgara mantarları nereden bulmuştu Majesteleri? En ufak bir ısırıkta bile akan sulardan ağzı dolup taşıyordu.

 

Bir kâse yeşil sebzeli bir çorba vardı. Tavuk ve domuz eti bir tencereye atılmıştı. Üstüne de yeşil sebzeler eklenerek çorbası yapılmıştı. Muhteşemdi…

 

En eşsiz olanı ise yemekten sonraki tatlıydı: Dondurmalı sandviç. İki parça tatlı ekmek arasına sütlü dondurma koyulmuştu. Aldığı bir ısırıkla kendinden geçmişti. Mevsimin kış ve havanın soğuk olması Andrea’yı engellemiyordu doğrusu.

 

Bu yemeklere bayılmıştı. 










Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18366 Üye Sayısı
  • 791 Seri Sayısı
  • 37582 Bölüm Sayısı


creator
manga tr