Bölüm 330: Elveda

avatar
1291 1

Release That Witch - Bölüm 330: Elveda



Çevirmen: Lodos 


Ertesi gün Roland, kalenin arka bahçesinde Lotus ve Honey’e veda ediyordu.

 

Her ne kadar kızlar bu kadar çabuk ayrılmak istemese de geminin ve mürettebatının hala plajda beklediklerini duyan Roland, bir an önce yola çıkmalarını ve daha da gecikmemelerini istemişti. Bu şekilde bir jest yapmayı umuyordu. Kendisini Tilly’nin yerine koyuyordu. Onun cadıları göndermesi ve gelecekte de göndermeye devam edecek olması büyük bir jestti. Kendince karşılık veriyordu Roland…

 

Karda yapılacak uzun bir yolculuktansa Anna ve Wendy, balonla onlara eşlik edeceklerdi.

 

İki cadı Roland’ın önünde eğilerek: “Son birkaç ay için teşekkür ederiz Majesteleri…” dediler.

 

“Asıl ben teşekkür ederim.” dedi Roland: “Siz ikiniz Sınır Kasabası’nın inşasına çok katkıda bulundunuz. Bu yüzden sizin için bazı hediyelerim var.”

 

“H-Hed… Hediye mi?” diye soran Lotus’un yanakları kızarmıştı.

 

Honey, göğsüne dokunarak Lotus’a baktı: “Ya bunlardan da alacak mıyız?”

 

Roland, Bülbül’den iki çanta aldı ve kızlara verdi: “Evet onları da alabilirsiniz...”

 

Daha fazla bekleyemeyen Honey, hediyeyi açmış ve uzun beyaz bir kıyafet çıkarmıştı: “Hey, bu da ne? Bu bir korse değil…”

 

“O bir atkı…” diyen Roland, aldığı soru karşısında bir an bocalasa da bunu belli etmemişti. Az önce bunlar derken sütyenleri mi kast etmişlerdi yani? "Her neyse..." diye düşünerek Honey'in önündeki pamuktan yapılma kumaşı aldı: “Bu sayede boynunuza gelen rüzgârdan veya kardan korkmanıza gerek kalmayacak. Biraz daha yüksekten sararsanız kulaklarınızı bile kapatabilirsiniz.”

 

“Hmm… Epey sıcak ve güzel…” diye bir çığlık attı Honey. Lotus’un yanakları hala kızarıktı.

 

“Dahası da var!” diyen Honey, çantanın içerisinden küçük bir kutu çıkardı: “Majesteleri bu da mı bir hediye?”

 

“Evet! Aç da bak haydi!”

 

“Çok net, çok güzeeel!” diyen Honey, kutunun kapağını kaldırdıktan sonra böyle sevinmişti: “Lotus gel de bir bak! Kendini çok net görüyorsun!”

 

Ahşap bir kutuya gömülü küçük bir aynaydı. Ucuzluk pazarında satılanlardandı. Roland’ın tecrübeleri ona kadınların böyle şeylere asla dayanamayacağını söylüyordu.

 

Honey’nin sesi heyecanla doluydu. Uyku Adası’nın diğer cadıları da etraflarına toplanmış sırayla aynaya ve kendi güzelliklerine bakıyorlar, Lotus ile Honey’nin aldıkları hediyeleri kıskanıyorlardı.

 

Hediyeler dağıtıldıktan ve sıcak hava balonu tamamen şişirildikten sonra ekip sepete bindi ve Roland ile diğer cadılara veda etti. Yola çıktıkları anda yüzlerinde beliren ifadelerden biraz isteksiz oldukları görülüyor gibiydi.

 

“Buranın epey iyi bir yer olduğunu itiraf etmeliyim.” diye fısıldadı Tilly: “Uygun bir su kaynağı ve konforlu odalar… Sadece bir yıl içinde böyle çorak bir araziyi böyle güzel bir yere dönüştürmen epey şaşırtıcı…”

 

“Pişman oldun mu?”

 

“Cadıları buraya yollamamdan mı bahsediyorsun?” diye soran Tilly, güldü: “Nasıl pişman olabilirim? Daha iyi bir hayat yaşayabildikleri sürece hiç pişman olmam. Hem unutma, ben de bir cadıyım.”

 

Tilly gerçekten çok güzel gülümsüyordu. Önceki hayatında böyle bir kız kardeşi olsaydı ve dışarı çıksalardı en az 100 erkek ona bakardı. Ama tabii bütün bunların da ötesinde aralarında kardeşlikten çok bir müttefiklik ilişkisi vardı. Dünkü yaptıkları konuşmadan da anlamıştı kişisel çıkarlarını ne derece koruyabildiğini…

 

“Gerçekten o tehlikeli bir yere gitmek istiyor musun?” diye tekrar sordu Roland: “Sen istisna bir cadı olabilirsin ama yeteneklerin savaşmaya çok uygun değil.”

 

“Endişelenme. Kendimi koruyamayacak kadar da kötü değilim.” diyen Tilly, kollarını uzatarak taktığı süsleri ve mücevherleri gösterdi. Sol elinin yüzük parmağında mavi bir kristal yüzük vardı. Sağ elinde giydiği eldivenin arkasında ise kırmızı bir mücevher gömülüydü. Bu taşları Roland da epey merak etmişti. O günün… Modasına pek uymuyorlardı. Ama ayıp olur diye de merakını yenip soramamıştı.

 

"Bu büyülü bir taş. Özellikle bu, o harabelerde bulduğumuz bir büyülü taş.” diye açıklamaya girişti Tilly: “İçine büyü aktardığın sürece her türlü yeteneği verebilir. Örneğin bu yüzük, Şimşek gibi uçmamı sağlıyor.” dedikten sonra söylediklerinin kanıtı olarak havaya kalktı. Sanki bir anda onun için yerçekimi işlemez olmuştu. Roland, şoktaydı.

 

Bir cadının yeteneği büyülü bir taşla değişebiliyor muydu yani?

 

Bu meselenin ne kadar önemli olduğu birer birer dank ediyordu kafasına.

 

Toplu olarak yetenek almak gibi bir şey mümkün olsaydı eğer; bir cadının verimliliği büyük ölçüde artardı. Örneğin ellerinde Lotus’tan birkaç tane daha olsa geçici inşaat alanının tümü tek günde tamamlanabilirdi.

 

Tilly yere geri indiğinde sağ eliyle açık bir alanı işaret etti. Roland’ın ise tek gördüğü Tilly’nin parmak uçlarından çıkan bir ışığın, işaret edilen yerde kâse büyüklüğünde bir oyuk açtığıydı.

 

“Bu aynı anda bütün yetenekleri kullanabildiğin anlamına mı geliyor?” diye sordu Roland.

 

“Hayır.” diyen Tilly başını salladı: “Belli bir aralıkta büyülü taş bir yeteneği kullanmana izin veriyor. Büyümü aynı anda iki taşa yöneltme gibi bir şeyim yok.” dedikten sonra gülümsedi: “Aslında bütün bunları sana bu kadar erken anlatmayı düşünmüyordum. Ama dün geceki konuşmadan sonra seni biraz yanlış anlamış olabileceğimi fark ettim. Bana harabelerde ne olduğunu açık açık anlatmış olman beni mutlu etti. Biraz da dokundu açıkçası…”

 

“Sorun yok. Seni tamamen anlıyorum.”

 

Bu cevabı duyan Tilly, gülümsemişti: “Ha bir de Honey’nin sorduğu o korse de ne oluyor?”

 

Roland neredeyse boğulacaktı: “Ee… Ee… H-Hiçbir fikrim yok açıkçası ee… Belki de bunu gidip Sylvie veya Evelyn’e sormalısın… Evet, ehehe….”

 

“Ee…” diyen Tilly omuz silkti: “Görünüşe göre hala benden biraz çekiniyorsun?”

 

Roland bir süre ne diyeceğini bilemeyerek beklemişti.

 

Tilly, göz kırparak konuşmaya başladı: “Şimdilik konuşmayalım bunu… Dün geceden beri ben bir şey düşünüyorum. Eğer bu harabeler Kilise’ye aitse neden arkalarında bu büyülü taşları bıraksınlar ki? Ashes’ın da yaşadıklarını düşünüyorum. Kilise de kendi cadı grubunu yetiştiriyor olabilir. Bu büyülü taşlar da onlar için aynı derece öneme sahip olabilir. Savaşı kaybedip Şeytanlar’dan kaçmak zorunda kalmaları ve o tarihin üstünü kapatmak istemeleri halinde de bu taşları yanlarına alamazlar mıydı? Çok saçma geliyor.”

 

“Yani sence Kilise kayıpları umursamıyor mu?” diye sordu Roland. Tilly’nin teorisi pek aklına yatmamıştı: “Bence bu büyülü taşları onlar üretmiyordu. Öyle olsa cadılar ellerinden asla kaçamazlardı. Kaçsalar bile asla saklanamazlardı. Bu taşlar çok güçlü çünkü…”

 

“Sanırım öyle… Saray kütüphanesindeki kilise ve tanrıları hakkındaki kitaplara baktığımda çok garip bir nokta bulduğumu hatırlıyorum… Tarihleri yaklaşık dört yüz yıl önce durmakla kalmıyor sadece… Tanrılarının kökeni belirsiz, bir adı yok, bir hikâyesi yok, her şeye gücünün yetmesi haricinde herhangi bir bilgi yok. Eski Üç Tanrılara kıyasla epey havada kalıyor tanrıları… Tüm bunlardan garip bir sonuç çıkıyor gibi…”

 

“Nedir?” diye soran Roland biraz ürkmüştü.

 

“Sanki Kilise hiç yoktan ortaya çıkmış gibi geliyor…”










Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18421 Üye Sayısı
  • 792 Seri Sayısı
  • 37652 Bölüm Sayısı


creator
manga tr