Bölüm 298: Hayal

avatar
1151 0

Release That Witch - Bölüm 298: Hayal


 

Çevirmen: Lodos 

“Anlıyorum…” diyen Roland elleriyle Anna’yı kavrayıp yatağa götürdü. Bu basit hamle bile Roland’ın nefesinin kesilmesine yetmişti. Battaniyeyi kaldırıp başı kollarının arasında olan Anna ile yatağa girdi.

 

Sıradaki adım… Oynaşma mı olmalıydı?

 

Roland çok gergin olduğunu fark etti. Böyle gidemezdi. Bu dünyada bu işlerden anlayan birisi olarak ün salmıştı maalesef. Küçük düşemezdi kızın karşısında.

 

“Belki de biraz sohbet ederek ortamı rahatlatmalıyım. Erotik filmlerden hatırladıklarımı mı söylesem ki?” diye düşündü Roland.

 

Hala bir şeyler düşünmeye çalışırken Anna hafifçe seslendi: “Balonda bana gelen mızrağın önüne geçerken ölebileceğini hiç düşünmedin mi?”

 

Roland şok olmuştu. Böyle bir soru sormasını hiç beklemiyordu: “Hiçbir şey düşünmedim ki.” diye cevap verdi.

 

“Sen gerçekten Gökhisar Kralı olmaya layıksın.” diye fısıldadı Anna: “Ben senin benim için yaptıklarına layık değilim ama…”

 

“Bu yanlış bir düşünce.” diye mırıldandı Roland: “Sen orada öyle savunmasızken bir şey yapmadan duramazdım. Bugün çok düşündüm. O olay o kadar ani gelişmeseydi ve düşünmek için zamanım olsaydı yine aynısını yapardım.”

 

“Tekrar öyle bir durum oluşursa tekrar böyle yapmanı engelleyemem mi yani?”

 

“Hayır.” diyen Roland, Anna’nın yanağını okşuyordu.

 

Anna’nın göz kapakları hafiften düştü. Biraz sessizlikten sonra: “Bana geçmişinle alakalı bir şey söyler misin? Seni daha çok tanımak istiyorum.” dedi.

 

“Geçmişim…” diyen Roland derin bir nefes aldı. Dördüncü Prens’in anılarını tarıyor, eğlenceli bir iki hikâye bulmaya çalışıyordu. Ama aklına güzel bir şey gelmiyordu. Sonuçta Dördüncü Prens’ten hariç bir hayat da yaşamıştı: “Büyük bir şehirde yaşıyordum, epey büyük bir şehirde ama…”

 

“Evet. Kral Şehri, Sınır Kasabası’ndan kat kat büyük.”

 

“Doğduğumda herkes gibiydim. Sıradan insanlardan hiçbir farkım yoktu. Kafam önemsiz meselelere iyi basardı. Ama onun dışında çok da zeki değildim. Her şeyi kolay kolay anlayamazdım. Ama çalışkandım. Zeki olmasam da çok çalışırdım. Öğretmen bu yüzden beni çok severdi. Ama sınıf duvarlarındaki o çıkması zor karalamaları yapanın ben olduğumu da bilmezdi…”

 

“Seni suçlamaya cüret edememiştir belki de...” diye mırıldandı Anna.

 

“Olabilir tabii… Bir sorun oldu mu direk aileme anlatırdı.” diyen Roland gülümsedi ve başını salladı: “Büyüdükçe hocalarım değişti. İlkokul hocalarımın yerini üniversite hocaları aldı. Bir şekilde bitirdim. Notlarım ne çok iyiydi ne de çok kötüydü. Ama tabii diğer çocuklarına göre biraz daha…”

 

Cümlesini yarıda bırakıp gözlerini kapadı. Bu dünyaya geçiş yaptığından beri ilk defa özgürce bu konuları konuşabiliyordu. Kendisini çok rahat hissetti bir an. Geldiğinden beri hep Prens rolünü oynuyordu. Ama şimdi geçmişi hatırlıyordu işte. Bir otel odasında kız arkadaşıyla uzanıyorlarmış gibi hissediyordu. Bu his, onu rahatlatmıştı.

 

Belki de şimdi bir sonraki aşamanın zamanıydı…

 

Roland yavaşça başını çevirdi. Anna’nın iyice kendisine sokulmuş bir halde gözlerini kapattığını fark etti. Karnı nefes alıp verircesine inip kalkıyordu. Rüyalara dalmış tatlı bir kedi yavrusu gibiydi sanki… Bir süre boş boş Anna’ya bakan Roland, kıkırdamasına engel olmamıştı.

 

Demek ki Anna da çok yorulmuştu. Son iki gün ve gecedir bir an bile rahat edememişlerdi. Önce keşfe çıkmışlar, kamp yaptıkları gece tehlikelere karşı her an hazır olmak için uyuyamamışlardı. Ertesi gün sabahtan kalkıp canavarlarla savaşmışlar ve kasabaya döndüklerinde de Anna geceyi Roland’ın başında geçirmişti. Şu anda yorgun olmaması bir mucize olurdu zaten. Bu yorgunluğa rağmen buraya gelmesinin sebebi ise muhtemelen daha fazla beklemek istememesiydi. Roland bu fırsatı kaçırdığına üzülmedi. Daha önlerinde çok zaman vardı. Yaklaşıp Anna’nın alnını öptü ve: “İyi geceler…” diye fısıldadı.

 

*

 

Güneş ışıkları perdeden geçerek odaya düşünce Sylvie uyandı ve esneyerek gözlerini ovuşturmaya başladı.

 

Son birkaç günde yaşadıkları ona rüya gibi geliyordu. Şeytanlarla savaşmışlar keşfe gitmişler zorluklar atlatmışlardı. Kilise’nin Yargı Ordusu onları çembere alsa bu kadar gerilmezdi.

 

“Günaydın.” diyen Wendy kıyafetlerini çoktan değiştirmişti. Diğerleri de ellerini yüzlerini yıkasınlar diye bir leğen su getirmişti odaya.

 

“Günaydın.” dedi Sylvie: “Erken kalkmışsın.”

 

“Ben biraz yaşlıyım.” diyen Wendy güldü: “Gittikçe uykuya daha da az ihtiyacım oluyor.”

 

“Daha yeni mi açtı güneş?” diye uykulu bir sesle konuştu Bülbül: “Öğlen tekrar yatmam gerekecek o zaman.”

 

“Dün gece iyi uyuyamadın mı?”

 

“Maalesef. Çok fazla rüya gördüm.”

 

Sylvie dudaklarını kıvırdı. Geceleyin Bülbül’ün üçüncü kata çıkıp Roland’ın odasının önünde ileri geri gittiğini görmüştü. Bülbül’ün eşsiz yeteneğinden dolayı tam olarak ne yaptığını görememişti. Ama gece epey geç geldiğini biliyordu odaya: “Ama sen dün gece…”

 

Konuşmaya başladığı an Bülbül, ona döndü ve bakışlarını onun üzerine dikti. Gözlerinin verdiği mesaj gayet açıktı bu yüzden Sylvie sustu. Aralarındaki en iyi savaşçı Bülbül idi. Nasıl kolaylıkla süzülerek iki Şeytanı da öldürdüğü hala aklındaydı Sylvie’nin… Ashes’ın bile Bülbül’e rakip olamayacağını düşünüyordu. Gözle verilen mesajı alınca çok meraklı biri olmanın yerine göre zararları olduğunu hatırlayıp sustu.

 

“Nolmuş dün gece?” diye merakla sordu Wendy.

 

Bir an kem küm etti Sylvie: “Dün gece Bülbül’ün horladığını duydum. Çok yorulmuş olmalı.”

 

“Mantıklı.” diyen Bülbül, omuz silkti. Geceliğini çıkarınca uyumlu ve ölçülü vücudu ortaya çıktı. Sonra da Majesteleri’nin hediyesi olan sütyenini giydi.

 

Wendy bile bu hediyeyi kabullenmiş hatta Sylvie’ye de tavsiye etmişti. Sylvie gerçekten Majesteleri’nden biraz korkuyordu. Ama aynı zamanda ona karşı iyi hisler de besliyordu. Cadıları koruyup kollamak isteyen nadir soylulardan biriydi sonuçta.

 

Roland’ın hiç düşünmeden Anna’ya gelen mızrağın önüne atladığını görünce biraz duygulanmıştı Sylvie. Cadı Birliği’ndeki bu cadılar onun için taht yolunda kullanıp atacağı malzemeler değildi. Onlara gerçekten değer veriyordu. Onları yoldaşları olarak görüyordu. O yaptığı hareket hiçbir şeyin sahte olmadığının göstergesiydi. Tıpkı Tilly Wimbledon gibi o da cadıların tarafındaydı.

 

Roland ve Tilly, bir araya gelip iki şehrin gücünü birleştirirlerse gerçekten de yeni bir ülke kurabilirlerdi. Cadıların ve normal insanların hiçbir fark olmaksızın beraber yaşayabilecekleri bir ülke…

 

Leydi Tilly’ye bir mektup yazmaya karar verdi: “Abiniz Majesteleri Roland, gerçekten de çok iyi bir insan.”

 

 

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18392 Üye Sayısı
  • 792 Seri Sayısı
  • 37607 Bölüm Sayısı


creator
manga tr