Bölüm 290: Araştırma Planı

avatar
1195 1

Release That Witch - Bölüm 290: Araştırma Planı


 

Çevirmen: Lodos 

Roland masasında oturmuş saraya nasıl havadan saldıracağını düşünüyordu. Birden arkasındaki pencereden bir çarpma sesi geldi.

 

Arkasını dönünce telaşlı bir halde pencereyi zorlayan Şimşek’i gördü. Maggie de kafasının üstüne tünemiş camı gagalıyordu.

 

Bülbül camı açar açmaz küçük kız hemen Roland’ın kollarına uçtu.

 

“Ne oldu?” diye sordu kafası karışan Roland: “Neden bu haldesiniz?”

 

“Siyah taşlar! Devasa karlı bir dağ!” dedi masanın üstüne konan Maggie.

 

“Ne?”

 

“Hayır. Hepsi o değil.” diye boğuk bir sesle konuşmaya başladı Şimşek: “Şeytanlar! Şeytanları gördüm ben!”

 

“Ne?” diye şaşıran Roland’ın ifadesi birden ciddileşmişi. Başını okşadı ve kızı teselli etmeye çalıştı: “Sakin ol. Sadece yavaş yavaş ne olduğunu anlat.”

 

Bir süre geçtikten sonra Şimşek, Majesteleri’nin kollarından başını çıkardı ve ona baktı. Parlak saçları tam bir karmaşaya dönmüştü. Gözlerinin etrafında koyu kırmızı halkalar vardı. Belli ki geri kaçarken paniklemiş ve rüzgâr geçirmez gözlükleri takmamıştı: “Gizli Orman’ın sınırlarını çizmek istemiştim... Bu yüzden Kızıl Su Nehri’nin de batısına gittik ve orada bir dağ bulduk.”

 

Bütün hikâyeyi dinleyen Roland, boş boş bakakalmıştı. Şeytanların hayatta kalmak için ihtiyaç duydukları o kırmızı sisli dağ hemen iki yüz kilometre arkalarında mıydı yani…

 

Bülbül’e baktı. Başını sallayan Bülbül: “Ben diğerlerini çağırayım.” dedi.

 

Çok geçmeden cadıların hepsi bu acil toplantı için ofise gelmişlerdi.

 

Roland, onlara Şimşek’in neler bulduğunu anlattıktan sonra Şeytanlar ile karşılaştıkları geceyi yaşayan her cadının yüzünde aynı huzursuz ifade belirmişti. Özellikle de iki tane şeytanı sırf çıplak elleriyle öldürmek zorunda kalan Yaprak, elleriyle ağzını kapatıp ufak bir çığlık atmıştı.

 

“Majesteleri ben biraz daha keşif yapmamız gerektiği kanısındayım.” diyen Scroll, cadılar arasından ilk konuşandı: “En nihayetinde Şimşek sadece uzaktan görmüş. O kırmızı sisin altında gerçekten Şeytanların yaşadığını bilmiyoruz. Dağları geçip anakaraya gelip gelmeyecekleri de belli değil ayrıca. Her an her şey olabilir.”

 

“Scroll’a katılıyorum.” diye başını salladı Wendy: “Ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar savunma için hazırlık yapmamız lazım. Elimiz kolumuz bağlı oturamayız.”

 

En büyük iki cadı olan Wendy ve Scroll’un yeri her cadının kalbinde farklıydı. Bu yüzden hepsinde biraz korku olsa da bu fikre katılmadan edemiyorlardı.

 

Bu plan, Roland’ın da aklına yatmıştı. Başka itiraz gelmediğinden dolayı planları kabataslak belirlenmişti. Püf nokta bu planı nasıl uygulayacaklarıydı.

 

“Sıcak hava balonu kullanabiliriz.” diye önerdi Anna: “Parlak Bulut, zaten hava kamuflajına sahip. Görünmeden okyanusun üstünde süzülüp gideriz.”

 

“Ek olarak Sylvie de gelebilir.” dedi Bülbül: “Onun yeteneği bu işe çok uygun.”

 

“Doğru.” diye baş salladı Rolland: “Benim de gitmem lazım tabii…”

 

Roland cümlesini bitirdiği anda Scroll, Wendy ve Bülbül aynı anda bağırmıştı: “Majesteleri! Kendinizi riske atamazsınız!”

 

“Çok riskli olmayacak ki…” diyen Roland ellerini onları sakinleştirmek için iki yana açtı ve açıklamaya koyuldu: “Eğer uçarak denizi veya dağları aşma gibi bir yetenekleri olsaydı şimdiye çoktan dört krallığa yayılmışlardı. Hala batıda sıkışıp kalmış olmalarının tek bir sebebi var: Sizin düşündüğünüz kadar korkutucu değiller.”

 

Cadılara açıklamadığı bir sebep daha vardı. Farklı bir medeniyette yaşamış olmak bakımından diğerlerinden çok daha deneyimliydi. Şeytanlara ve onların şehirlerine bir kez bakması halinde geleceğe giden yolda daha sağlam adımlar atabilir ve düşmanları nasıl püskürtebileceğini anlardı.

 

“Ama…” diyen Wendy hala tereddütte idi.

 

“Endişelenmeyin. Uzaktan bir bakış atacağız sadece…” diyen Prens, herkesi rahatlatırcasına gülümsedi: “Hepinizi götürmeyeceğim ama.”

 

“Beni yanınıza almak zorundasınız.” diye fırladı Bülbül.

 

Roland, onun fikrini değiştirmenin mümkün olmadığını biliyordu. Bir süre düşündükten sonra ilan etti: “O halde benimle beraber gelecek olanlar şunlar: Anna, Wendy, Soraya, Sylvie, Bülbül, Şimşek ve Maggie.

 

“Bir hafta içinde yola çıkacağız. Gerekli erzakların yanında her birinize birer tane de altıpatlar vereceğim. Bu hafta silahlarla alıştırmalar yapacaksınız. Savaşa alışkın bir cadı olmayan hepiniz düşmanla karşı karşıya gelindiğinde neler yapması gerektiğini öğrenecek.”

 

Sıcak hava balonu biraz yavaştı. 200 kilometrelik mesafeyi almak bir günlerine mal olacaktı. Yani araştırmayı tamamlamayı istiyorlarsa bir gece kamp yapmaları gerekecekti. Bunu göz önünde tutunca çadırlar, silahlar ve kurutulmuş yiyecek almaları gerekiyordu.

 

“Emredersiniz Majesteleri.” dediler hep bir ağızdan.

 

Kalabalık dağıldıktan sonra Roland, Şimşek’in getirdiği siyah taşı büyük bir dikkatle incelemeye başladı.

 

“Her yerde var mıydı bu taştan?”

 

“Evet.” diye cevaplayan Şimşek biraz daha sakinleşmişti. Dizleri hala biraz titriyordu ve yüzünün kızarıklığı da geçmemişti: “Dağa yaklaştıkça daha da büyüyordu boyutları. Yukarıdan bakınca gördüm, siyah taşlarla kaplı alanlar Sınır Kasabası’nın birkaç katı büyüklüğündeydi.”

 

Roland, ağırlığına bakmak için kaldırdığında aşırı şaşırdı.

 

Normal bir taştan çok daha hafifti. Bu demekti ki; bu taş bir maden değildi. Pek sert değil gibiydi. Biraz esnek bile sayılabilirdi belki. Ayrıca yer yüzeyinin hemen üstünde öylece duruyordu… Kömürsel bir maden olabilir miydi?

 

Bunu düşünen Roland hemen Anna’yı çağırttı.

 

Anna yakınca tıpkı eritme fırınındaki bir maden gibi olmuştu. Kırmızılaşmış ve çok geçmeden de çözünmüştü. Anna ateşini çektikten sonra dahi turunculuğu devam etmiş ve sıcaklığı hiç düşmemişti. Hatta hafiften titreşen ufak mavi alevleri bile görebiliyorlardı.

 

Bu testin sonucunda Roland, bu taşın harika kalitede bir antrasit olduğunu anlamıştı.

 

“Yani kömürsel bir maden böyle görünüyor ha?” diye şaşırdı Şimşek: “Hep kirli ve tozlu, dokunduğunda elini siyah yapan bir şey olduğunu düşünürdüm.”

 

“İşlendikten sonra tabii ki öyle olur.” diye gülerek açıkladı Roland: “Kömürün kalitesi yükseldikçe yapısı da güçlenir. En nihayetinde hepsi birer taşa benzer ve bazı lekeler bırakabilirler.”

 

Bu beklenmedik keşif Roland’ı çok mutlu etmişti.

 

Kömür, Gökhisar Krallığı’nda nadir bulunan bir şey değildi. Hem Mağlup Ejder Sırtı’nda hem de Gümüş Şehri’nde kömür madenleri çoktu. Genelde fırınlara malzeme olarak ya da evlerde ısınma olarak kullanılırlardı. Ama aslında kullanım alanı epey genişti. İçten yanmalı motorlar bulunup yayılmadan önce gökyüzünün neredeyse yarısı her zaman kömür dumanlarıyla kaplı olurdu. Kök kömürü kullanmak yerine normal kömür kullanılsa her şey daha doğa dostu olurdu. İnsanlık elektrik çağına girdikten sonra da kömür çok kullanılmaya devam etmişti. Gaz ya da elektrik üretmek için kullanılırdı genellikle.

 

Bir kömür madeni epey karlı olurdu. Tek sorun, nasıl çıkaracaklardı?

 

Roland bakışını Şimşek’in çizdiği haritaya çevirdi.

 

Buharla çalışan bir çimento teknesi zorunluydu.

 

 

 

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18429 Üye Sayısı
  • 792 Seri Sayısı
  • 37668 Bölüm Sayısı


creator
manga tr