Bölüm 289: Batının Batısı

avatar
1137 1

Release That Witch - Bölüm 289: Batının Batısı


 

Çevirmen: Lodos 

Kendi ‘macera ekipmanından’ sorumlu olan Şimşek, malzemelerini bir kez daha kontrol etti.

 

Çakmak taşı ve tutuşturacaklar, bandajlar, hançerler, haritalar ve bir torba küçük paketlerde kurutulmuş et.

 

“Sen ne durumdasın?” diyerek Maggie’ye baktı: “Sen de bir daha bak.”

 

Maggie elini çantasına soktu. Genelde kabarık saçlarının arasına saklardı bazı eşyaları. Oraya ne kadar eşya koyabiliyordu kim bilir… Kuşa dönüştüğü anda bütün kıyafetleri ve eşyaları iz bırakmadan ortadan kayboluyordu. Şimşek’in bir ağırlık sınırı vardı mesela… Ama Maggie’de bu yoktu. Bunun en büyük kanıtı ise çantadan Şimşek’ten kat kat fazla eşya çıkarmasıydı.

 

Kuru pastırma, kurutulmuş domuz eti, tavuk butları, kurutulmuş balıklar, yumurtalar… Hepsi Şimşek’in gözünün önünde duruyordu işte.

 

“Yok artık!” diye inanamayarak bağırdı Şimşek: “Biz bir keşfe çıkıyoruz! Ormana gidip piknik yapmayacağız. Bari birkaç tane de silah alsaydın.”

 

Maggie, ağzını işaret etti.

 

“Silahının gagan olacağını mı söylemeye çalışıyorsun?” diye iç çekti Şimşek: “Evet, haklısın! Yolda tehlikeli bir teneke parçası falan bulursak gagan yardım edebilir belki! Ama unutmuşum… Zaten bir günlük yolculuk olduğu için tehlike de çıkmayacaktır. Hadi çıkalım artık!”

 

“Eveeet!” diyen Maggie bir anda güvercine dönüştü. İki adım attıktan sonra yavaşça yükselmeye başladı. Sanırım ağırlık onu da etkiliyordu…

 

Şimşek rüzgâr geçirmeyen gözlüklerini taktı hafifçe havalandı ve ileri doğru süzülmeye başladı.

 

Şimşek düşünüyordu: “Maggie’yi ilk kez gördüğüm daha dün gibi aklımda... Güneydeydik, ormanda birbirimizi yakalamaya çalışmıştık… En sonunda benden kaçamasa da epey yormuştu beni... Ama şimdi göz açıp kapayıncaya kadar yakalarım onu… Bu böyle gidemez… Kolay kolay beraber uçabileceğim birisini daha bulamam… Bundan sonra keşfe çıkarken bütün malzemeleri ben taşımalıyım… Maggie’ye yük oluyor.”

 

Şimşek hızını alçalttı ve Maggie’nin yanına gitti: “Hadi konuşalım!”

 

“Şu an nereye keşfe gittiğimizi merak ediyorum.” diyen güvercin sadece bir saniyeliğine ağzını açıp kapatmıştı.

 

“Gizli Orman’a. Ormanın ne kadar büyük olduğunu görmek istiyorum.” diyen Şimşek çantasından bir harita çıkardı ve eliyle açtı. Batıdaki bir boşluğu işaret ederek: “Bu boşluğu dolduracağız. Belki geçerken Kızıl Su Nehri’nin nereden geldiğini de görebiliriz.”

 

Maggie’nin Fjordlar’dan döndüğü gün Şimşek yol hazırlıklarına başlamıştı. Serbest vakitlerinde Majesteleri, nereye uçtuklarını çok önemsemiyordu. Şimşek’in içinde bir de sıkıntı vardı. Maggie’ye itiraf edemiyordu ama o ormana tek başına gitmekten korkuyordu.

 

Böyle bir korku, bir kâşif için çok küçük düşürücü bir duyguydu.

 

Neyse ki, en büyük kâşiflerden birinin kızıydı.

 

Yıldırım bir keresinde ona korkuyu yenmenin bir yolundan bahsetmişti. Önce korkunun biraz üstüne gidiyordun. Sonra geri çekilip korkunu anlamaya çalışıyordun. Ondan sonra da zaten o kadar korkunç olmuyordu. Çünkü böyle şeyler gerçekten kafada bitebiliyordu.

 

Bu macera aslında Şimşek’in bir nevi korkularından kurtulma yolculuğuydu. Ve yanında Maggie gibi bir arkadaşının olması onu daha da yüreklendiriyordu. Seçtiği rota da çok güvenliydi. Nehir boyunca ilerleyeceklerdi ve ormanın derinliklerine hiç dalmayacaklardı. Böylece de herhangi bir şeytan ile karşılaşmayacaklardı. Bu yolu bir kez gittikten sonra Şimşek kendi de rahatlıkla gidip gelebilecekti. Sadece ilk sefer için yanına bir arkadaş gerekmişti. Bir gün tek başına çıkıp tüm batıyı dolaşıp haritasını çıkaracağına ve hatta Taş Kule’ye uğrayıp Taquila şehrinin gizemini çözeceğine de inanıyordu.

 

 

Yol boyunca Şimşek, hızlarını yaklaşık saatte 60 kilometre olarak tutuyordu. Artık büyü gücünü ve hızını kontrol edebilmeyi tamamen öğrenmişti. Yani istese bütün gün durmadan uçabilirdi.

 

Tabii bir de uzaktan ormana girmeyerek uçmak bir önceki Taş Kule macerasına göre çok daha rahattı. O zaman görüş açısını tamamen koyu yeşillikler kaplamıştı. Ne yön ne de yükseklik değiştirebiliyordu. Öyle bunaltıcıydı ki… Ama bugün parlayan güneşin altında, altlarında kristal gibi akan Kızıl Su Nehri varken, bir yandan da Maggie ile sohbet ederken korkusu gitgide sönüyordu.

 

“Bak! Önümüzdeki dağlara bak!”

 

Şimşek dağı görmüştü. Hala çok uzakta olsalar da dağın o karanlık şekli tüm ihtişamı ile orada duruyordu. Dağın zirvesi suya doğru uzanıyordu. Sanki kara parçası suya çökmüş gibiydi.

 

“Bu dağ çok büyük.” diye üzüntüyle iç çekti Şimşek. Yaklaştıkça ne kadar büyük olduğunu daha da fazla anlıyordu. Zirvesi kar beyazdı. Bulutları delip geçiyordu. Üç dört dağ üst üste koyulmuştu sanki.

 

“Gizli Orman’ın sonuna ulaştık!” diye heyecanla çığlık attı Maggie.

 

Tıpkı Maggie’nin dediği gibi altlarındaki yeşillikler sona ermişti. Yeryüzü de yeşildi ama bu yeşillik ağaçtan değil otlardan kaynaklanıyordu. Ama görüş açılarının sonunda yeryüzünün rengi değişiyor ve kuzguni bir siyaha bürünüyordu.

 

“Hadi aşağı inip bir bakalım.” diye bağıran Şimşek, eliyle aşağıyı işaret eder etmez o siyah kısma doğru dalışa geçti. İndiğinde de o siyahlığın siyah taştan kaynaklandığını fark etti.

 

“Bu da ne?” diye soran Maggie aşağı inince yeri iki kez gagaladı: “Yenilecek bir şey değilmiş!”

 

“Tabii ki yiyemezsin.” diyen Şimşek yerden bir parça taş aldı ve daha yakından baktı. Pürüzsüz ve temiz bir yüzeyi vardı. Koyu siyah bir yüzeyi olsa da güneşe tutunca ufak bir parıltı görebiliyordu: “Bir tür maden olabilir. Yanımıza iki üç parça alalım, Majesteleri’ne veririz.”

 

Çizim yapma zamanıydı. Bu yüzden Şimşek havalanıp gözleriyle etrafı kontrol etmeye başlamıştı.

 

Sınır Kasabası’ndan buraya gelmek sabahlarının yarısını almıştı neredeyse. Yani yaklaşık 240 kilometrelik bir yoldu. Uzun Şarkı’ya kıyasla daha uzak bir yoldu. Ve bu dağ… Şimşek’in aklında aniden bir fikir belirmişti. Acaba dağın arkasında neler vardı…

 

Korkusu yok olduktan sonra farklı fikirler gelmeye başlamıştı aklına.

 

Dağı aşmak epey zor olurdu. O karlı zirve bile insanı korkutuyordu. Ama bir diğer rota daha vardı: Denizden dağı geçmek.

 

Şimşek, Maggie’yi çağırdı ve rastgele hareketler yapmaması konusunda onu iyice uyardı. Rüzgâr geçirmez gözlüklerini taktı ve son hızla yerinden fırladı. Büyü gücü bir anda çekilmeye başlamıştı. Rüzgâr, saçlarını savuruyordu. Altındaki araziler gözden kayboldu ve artık gördüğü tek şey masmavi deniz olmuştu.

 

Yarım saatlik bir uçuştan sonra hafiften dağın arkasını görebiliyordu. Arkasında bir dizi dağ vardı. Karayla denizi birbirinden ayırıyorlardı. Ama sonra Şimşek, kanını donduran bir şey gördü.

 

Ta en sonda dağları kaplayan kırmızımsı kahverengi bir sis tabakası vardı. Tıpkı kan gibi görünüyordu. Sis, batıya uzanıyordu. Sınırını görmek imkansızdı.

 

 

 

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18137 Üye Sayısı
  • 790 Seri Sayısı
  • 37403 Bölüm Sayısı


creator
manga tr