Bölüm 280: Kızıl Su Pususu – Part 1

avatar
1195 1

Release That Witch - Bölüm 280: Kızıl Su Pususu – Part 1


 

Çevirmen: Lodos

Düşman filosunun gelmesi beklenenden uzun sürmüştü. O günün sabahı bekliyorlardı. Ama anca öğleden sonra ufukta görünmüşlerdi.

 

Bu haberi alan Vaner hızla altıncı bölüğe döndü. Kendi topçu takımına hazırlıklı olmalarını söyledi ve kendisi de yerini aldı.

 

“Düşman nerede?” diye soran Rodney, pencerenin korumalığını aralamış dışarı bakıyordu.

 

“En az birkaç yüz metre var aramızda.” dedi Kedi Pençesi. Sinyal bayraklarını sallama görevi ondaydı. Bir yandan da gökyüzü penceresinden dışarı bakıyordu: “Gölge bile göremiyorum ya! Çatıda çok fazla ot var!”

 

Her bölmede atış penceresine ek olarak bir de duvarın tepesinde bir pencere vardı. Topraktan yapılma iki basamaklı bir merdiveni tırmanınca Kızıl Su Nehri’ndeki durumu görebiliyordunuz.

 

“Ot demişken… O yeşil saçlı cadının yetenekleri çok garip…” diye cevap veren Jop bir yandan da topu temizliyordu: “Nereye gitse etrafındaki otlar da saçları kadar uzuyor. Sığınakları tamamen kapladı. Biz de ota benziyoruz artık.”

 

“Ne yeşil saçlı cadısı?” diye çıkıştı Vaner: “Onun adı Yaprak Hanım. Dük ile yaptığımız savaşta ormanın her tarafını uzun otlarla kaplamasaydı yenilmiştik. O otlar sayesinde ilerleyemedi düşmanlar. İlerleselerdi arkadan dolaşıp indirebilirlerdi bizi.”

 

“Hem hangi cadının yetenekleri garip değil ki?” diye soran Rodney omzunu silkti: “Biri bir gecede sığınak inşa eder. Biri ortalığı bitkilerle ve ağaçlarla kaplar, biri uçabilir, biri de güvercine falan dönüşür… Bunlar sadece sıradan ölümlülerin yapamadıkları şeyler...”

 

“Eğer birini seçmem gerekirse bence en harikası Bayan Nana…” diyen Kedi Pençesi’nin sesinden özlem ve umut fışkırıyordu: “Bu günlerde yaralanmak büyük bir onur. Çünkü yaralandığınızda onu daha yakından görebiliyorsunuz.”

 

“Düşmana odaklanın!” diye azarladı Vaner: “Kim daha fazla boş konuşmaya cesaret ederse döndüğümde ona tuvalet temizletirim!”

 

Bunu duyan Kedi Pençesi sustuğu gibi arkasına döndü ve gözcülüğe devam etti.

 

Vaner kendi kendine iç çekti. Bu adamlar eskisi gibi değildiler. Rahatlamışlardı. Birkaç ay önce olduğu gibi savaştan önce elleri ayakları titremiyordu artık. Bu değişimin iyi mi kötü mü olduğunu tam kestiremiyordu. Bazılarının düşmanı çok hafife aldığını düşünüyordu. Ama adamlarını da aksini söyleyerek yıpratamazdı. Çünkü kendisi de onlarla aynı durumdaydı. Vaner, Majesteleri’ne bir asker olarak hizmet etmeye başladığından beri savaş anlayışı felaket değişmişti: O kanlı savaşların güçle, yetenekle ya da cesaretle bir alakası yoktu. Çok antrenman yapan kazanıyordu sadece. Öğretilen kurallara göre pozisyon alınıyordu. Düşman öğretilen kurallara göre karşılanıyordu. Ve öğretilen kurallara göre de ateş edildiğinde savaş kazanılmış oluyordu işte.

 

Önceki düşmanlarını düşünüyordu. Hepsi çok güçlülerdi. Hiç korkuları yoktu. Çünkü çoğu haplanmıştı. Ama savaş yarım saat sürmüştü. İş savaş alanını temizlemeye geldiğinde de en ufak bir yorgunluk hissetmemişti Vaner. Sanki antrenman öncesi ısınma gibi gelmişti bu ona. Ama aslında düşmanı ezip geçmişlerdi.

 

Acaba böyle devam ederse düşmanın yüzünü dahi görmeden düşmanı alt etmeleri mümkün olacak mıydı? Sadece bazı metal silahları kullanarak binlerce km ötedeki düşmanlarını da ezip geçebilecekler miydi?

 

Tam o sırada Vaner, düşüncelerin içinde kaybolmuşken Kedi Pençesi’nin haykırmasıyla kendine geldi.

 

“Düşmanı görüyorum!”

 

“Cephaneleri doldurun!” diye bağırdı Vaner. Bir yandan da başını sallayıp dikkatini dağıtan düşünceleri kafasından atmaya çalışıyordu.

 

Herkes bir anda bir işle uğraşmaya başlamıştı. Yaptıkları işleri o kadar fazla tekrar etmişlerdi ki artık gözleri bağlansa bile hata yapmayacak durumdaydılar.

 

Majesteleri Roland ve Demir Balta çok önceden savaşın stratejisini ayarlamışlardı. Bu strateji Sınır Kasabası’nın önceki savunma stratejilerine de biraz benziyordu. Vaner, pek zorlanacağını düşünmüyordu açıkçası.

 

Vaner’in şu anda beklediği tek bir şey vardı: Kırmızı bayrak sallayan Şimşek…

 

 

Lotus’un etrafı görmek için bir dürbüne falan ihtiyacı yoktu artık. Sahte kralın filosunun pusu bölgesine yaklaştığını görebiliyordu.

 

Üç ya da dört direkli büyük gemilere kıyasla bu gemiler açık ara daha küçüklerdi. Çok donanımlı da görünmüyorlardı. O kadar alçaklardı ki neredeyse nehirle aynı boyda yüzeceklerdi yani. Hafiften kabaran yelkenlerine ek olarak gemideki askerler de kasklarını başlarına doğru götürüyorlardı.

 

Ama Majesteleri hala hiçbir girişimde bulunmamıştı.

 

Kendini endişelenmekten geri alamıyordu. Yüksek bir tepenin üstünden savaşı izliyorlardı. Ne kadar açık seçik görüyor olsalar dahi nehre çok uzaklardı. Majesteleri’nin yanında Şimşek veya Maggie olmadan birliklere haber yollaması çok fazla zaman alırdı. En ufak bir gecikme olması halinde de düşmanı pusuya düşüremeyeceklerinden korkuyordu Lotus.

 

Öncü gemi barınakları geçmek üzereydi. Lotus tam itiraz etmek için ağzını açtı ki o anda nehrin üstünde felaket bir gürültü koptu. Sanki saldırı sinyali buymuşçasına bir anda sığınaklardan bir düzine patlamalar fırlamıştı. Nehri bombardımana tutuyorlardı sanki…

 

Neler oluyordu!?!

 

Lotus gözünü tekrardan nehre çevirdiğinde gözlerine inanamadı. Askerler ve şövalyeler arasında bir savaş görmüyordu. Aksine sanki öncü geminin güvertesinde kocaman bir kazan patlamış gibi bir görüntü vardı. Kopan organlar, kırılan kemikler, geminin dört bir yana dağılan ahşap parçaları... Gemicilerin yarısı ya ölmüş ya da sakatlanmıştı.

 

Gemiler saldırıya uğrayınca yavaşlasalar da top atışları bir saniye bile hız kesmeden devam ediyordu. Çok geçmeden gemi direği sallandı ve kamaralardan yeni çıkan iki şövalyeyi altında ezerek devrildi.

 

Öncü gemi suyun da akıntısıyla geriliyordu. Diğer gemiler de ateşten kaçmak için dört bir yana dağılmıştı. Diğer gemilerdekiler bitmek bilmeyen top sesleri altında manasız manasız güvertede dolaşıyorlar, bir çıkış yolu arıyorlardı.

 

Tam o sırada deminden beri süren efsanevi saldırı ikinci gemiye yöneldi.

 

Etrafa kanlar sıçrıyor, gemilerden kırmızı dumanlar yükseliyordu. Nehir kıyısına en yakın gemilerdeki herkes paramparçaydı. Hayatta kalanlar da acı içinde bağırarak dışarı çıkmış bağırsaklarını vücutlarına sokmaya çalışıyorlardı. Yara almayıp hayatta kalanlar ise nehre atlayarak kurtuluş bulmaya çalışıyorlardı.

 

Lotus’un kulaklarında Majesteleri’nin gülerek söylediği o cümle yankılanmıştı: “Duraksayacaklar, merak etme. Zamanı gelince göreceksin.”

 

 

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18389 Üye Sayısı
  • 792 Seri Sayısı
  • 37599 Bölüm Sayısı


creator
manga tr