Bölüm 273: Tanrı Gözü’nün İntikamı

avatar
1104 1

Release That Witch - Bölüm 273: Tanrı Gözü’nün İntikamı


 

Çevirmen: Lodos 

Roland yeraltı mağarasının büyüklüğünü aşağı yukarı hesaplamaya çalıştı. Aşağıdaki alan bir futbol sahası kadar büyüktü. Yanlardan da sarp kayalıklar yükseliyordu. Diğer mağara ile bağlantısı o kayalıkların arasından geçiyordu. Uçurumun hemen dibinde de dar bir taş merdiven göze çarpıyordu. Aşağı doğru genişliyordu bu merdiven.

 

“Sanıyorum bu merdivenleri siz inşa etmediniz.” diyen Roland meşalesi ile beraber yere çöktü. Yerde bıçaklarla, baltalarla oyulmuş bir dizi işaret gördü.

 

“Elbette hayır Majesteleri. Biz mağaraya girdiğimizde bu merdivenler buradaydı.” diye cevap veren Carter omuz silkti: “Onlarca yıldır burada duruyor olmalı bu merdivenler.”

 

“Ya da yüzlerce yıldır.” dedi Anna.

 

“Ben de öyle düşünüyorum.” diyen Şimşek, başını salladı: “Sınır Kasabası 70 yıl önce kurulmuş. Ama buranın krallıkla ya da Sınır Kasabası halkı ile bir ilgisi olduğunu sanmıyorum.”

 

“Birkaç yüzyıl önce batıda yaşayan insanlar mı varmış?” diye bir soru sordu Carter: “O zamanlar daha Gökhisar bile ortalıkta yoktu.”

 

Roland şövalyenin omzunu sıvazladı: “Dört yüz elli yıl önce yaşayan insanların varlığı kesin. Ne yazık ki tarih onları unutmuş. Hadi aşağı inip bir bakalım.”

 

Birinci Ordu’nun 20-30 askeri mağaranın ortasında bekliyordu. Bu yüzden Roland, şövalyeyi ve cadıları yanına alarak aşağı indi. O devasa sütunun tam dibinde durduğunda ne kadar büyük olduğunu algılayabilmişti. Kollarıyla saramayacağı kadar büyüktü.

 

Kafasını kaldırıp yukarı baktı. En uzun sütun yaklaşık 30 metreyi buluyordu. Neredeyse 9-10 katlı bir ev demekti bu. Kötü bir mor renginde parlıyordu.

 

Teoride taşlar ya radyoaktif özelliklerden ya da içlerindeki floresan materyallerden dolayı ışık yayardı. Ama Tanrı Gözü İntikamı’ndan yayılan ışığın sebebinin bu ikisinden biri olma ihtimali çok düşüktü. İlki havadaki iyonizasyondan ve elementlerden kaynaklanırdı. Tıpkı yıldızlar gibi… Ama ne kadar parlak olursa ömrü de bir o kadar az olurdu. Bu ihtimalin yanlış olmasının sebebi yaklaşık yarım saattir içeride olan askerlerin radyasyondan ölmemeleriydi. İkinci ihtimal için de ana bir ışık kaynağı gerekliydi ki etrafta öyle bir şey yoktu.

 

Roland aynı zamanda bir şey daha fark etmişti. Tanrı Gözü’nün İntikamı genelde kristal ve prizmatik bir yapıda olurdu. Ama bu sütunlarda bir kristal yapı özelliği gösteren ışık damarları yoktu. Aksine dümdüz cam gibiydiler.

 

Carter kendi kendine yakınıyordu: “Kilise bir başparmağı büyüklüğündeki Tanrı Gözü İntikamı taşlarını birkaç altına satıyor. Ama buradaki hazineye… Tüm dört krallık birleşse para yetiremez…”

 

“Bunları cadıları daha kolay öldürebilsinler diye soylulara mı vermek istiyorsun?” diye çıkıştı Bülbül.

 

“Hayır, demek istediğim bu değildi…” diyen baş şövalye usulca Bülbül’ün yanından uzaklaştı.

 

“İlk defa Tanrı Gözü İntikamı’nın bu şekilde parladığını gördüm. Şeffaf olması gerekmiyor muydu bunların…” diyen Şimşek merakla sütunlara baktı: “Bunları kullansak muma hiç ihtiyacımız olmaz aslında…”

 

“Bunlardan bir parça bile yanımda gezdirmektense bin tane mum taşırım.” diye mırıldandı Bülbül. Kollarını göğsünde birleştirerek: “Bu taşlar Kilise’nin bizi yakalamak için kullandığı kelepçeler. Dünya bunlar olmadan çok daha iyi bir yer olurdu!”

 

Şimşek dudaklarını yalayıp yerden bir parça taş aldı ve Roland’a baktı: “Maceralarımdan bir parça olması için yanıma alabilir miyim bunu?”

 

Roland başını salladı: “Bunlardan nefret etmiyorsan neden olmasın?”

 

Sonra Şimşek yerden normal bir taş aldı ve sütuna doğru fırlattı. Taş birkaç parçaya ayrılsa da sütuna hiçbir şey olmamıştı.

 

Bunu gören Carter, şaşkınlıkla haykırdı: “Bu da ne? Tanrı Gözü’nün İntikamı kırılgan bir taş değil miydi!?!”

 

“E bu başka renkte parlıyor ama… Belki de ondandır.” diyen Şimşek elindeki bütün taşları fırlattıktan sonra belinden hançerini çekti. Ama birkaç sefer hançerle bütün hareketleri deneyen Şimşek, hiçbir iz bırakamamıştı.

 

Bir şeylerin yanlış olduğunu hisseden Roland, Bülbül’e baktı ve: “Bir de sen dene.” dedi.

 

Bülbül başını sallayıp silahını çekti ve tetiğe bastı. Mağarada felaket bir yankı oluştu. Etrafa kıvılcımlar sıçramıştı. Duman dağıldıktan sonra sütuna doğru ilerleyen grup silahın sadece bir leke bırakabildiğini fark etti.

 

Böylece bu sütunların çelikten daha dayanıklı olduğu ortaya çıkmıştı.

 

“Silah bile mi işe yaramıyor?” diyen Carter kaşlarını çatmıştı: “E Kilise nasıl bunları parçalayıp satabiliyor?”

 

Hiç kimse bu sorunun cevabını bilmiyordu. Herkesi bir düşünme almıştı.

 

Birden o zamana kadar sessiz kalan Anna konuştu: “Majesteleri, Ferlin Eltek’in çizdiği ‘hazine haritası’nı hatırlıyor musunuz?”

 

“Hazine haritası mı?” diye soran Roland’ın kafası karışmıştı. Çizimin yarısından fazlasını kaplayan üçgeni belli belirsiz hatırlıyordu Roland. Üçgenin bir ucu Kutsal Şehir Taquila’yı, bir diğer ucu Gizli Orman’ı bir diğer ucu da Kuzey Yamaç Madeni’ni işaret ediyordu… Birden Roland’ın kafasında bir şimşek çakmıştı: “Yoksa…”

 

“O noktanın Kuzey Yamaç Dağı’nı değil de burayı işaret ettiğini düşünüyorum.” diyen Anna yavaş konuşuyordu: “Yeraltındaki bu devasa Tanrı Gözü’nün İntikamı rezervini…”

 

 

Dikkatli bir araştırmadan sonra parçalanamaz Tanrı Gözü İntikamı sütunları haricinde kayda değer hiçbir şey bulamamışlardı.

 

Antik kitapları geç, o merdivenleri oymak için kullanılan aletleri bile bulamamışlardı. Böyle dik bir uçurumda bir merdiven oyabilmek bile çok büyük teknoloji isteyen bir işlemdi. Eşyaların düşüp kaybolması falan gibi şeyler yaşanmış olamazdı. Hatta burada olanlar çıkmadan önce etrafı toparlayıp çıkmışlardı.

 

Roland ofise dönünce hemen Scroll’u çağırarak ondan Ferlin’in çizimini tekrardan ortaya çıkarmasını istemişti.

 

Tıpkı hatırladığı üzere Kuzey Yamaç Madeni işaretliydi.

 

Roland düşünüyordu: “Anna’nın tahmini doğruysa ve Kilise yeni Tanrı Gözü İntikamı kaynakları için arkada bir harita bırakmışsa… Ama neden yere inmek için o kadar zahmete katlanıp merdiven yapmışlar da hiçbir şey almadan gitmişler? Eğer Kilise dört yüz elli yıl önce Sınır Kasabası’nda bir dini bina inşa etmiş olsaydı Sınır Kasabası’nın hali bugün olduğundan çok daha farklı olurdu... Böyle büyük bir kaynağı bırakıp gitmezlerdi. Bugünlerde Kutsal Şehir Taquila’ya ulaşmak imkânsız. Belki cevapları o sütunlardan bulabiliriz… Ya da belki sonsuza kadar bulamayız…”

 

 

 

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18422 Üye Sayısı
  • 792 Seri Sayısı
  • 37653 Bölüm Sayısı


creator
manga tr