Bölüm 255: Karşılama Yolları

avatar
1268 0

Release That Witch - Bölüm 255: Karşılama Yolları


 

Çevirmen: Lodos

Fırtına geldiği kadar çabuk da gitmişti.

 

Fırtına dindikten iki gün sonra herkes yola çıkmıştı. Onları Gökhisar’a götürecek geminin adı Güzellik idi.

 

Sylvie gemin korkuluklarına yaslandı ve cebinden bir dilim kurutulmuş et çıkardı. Kafasının üstünde sallamaya başladı et parçasını.

 

“Goo, gooo!”

 

Gemiyle yan yana uçan büyük bir martı aşağı doğru dalışa geçti ve eti kaptı. Kanatlarını çırpmasından dolayı refleks olarak gözlerini kapatmıştı Sylvie. Martı eti bir lokmada midesine indirdikten sonra tekrardan geminin önüne geçti ve uçsuz bucaksız denizde gemiye yol göstermeye devam etti.

 

Et vermesini isteyen Maggie idi. Haliyle kendisi kuşa dönüşünce kendi başına et yiyemiyordu.

 

Vücudunun büyüklük haricinde bir martı vücudundan farkı olmasa dahi Sylvie yine de etrafını saran büyü halkasını ve orijinal şeklini görebiliyordu. Hatta daha da yakından baktığında büyüsünün nasıl bir araya gelip sonrasında da küçük noktalar halinde dağıldığını görebiliyordu.

 

Slyvie’nin arkasındaki bir konuşmaya başlamıştı: “Sadece farklı kuşlara dönüşmekle kalmıyor, aynı zamanda onların yeteneklerine de sahip olabiliyormuş diye duydum. Bildiğim kadarıyla martılar denizde asla kaybolmaz ve gelecek fırtınaları da sezinleyebilirler.”

 

“Aynen öyle Kaptan.” diye cevaplayan Sylvie, arkasına bakmaya tenezzül bile etmemişti. Kimin geldiğini biliyordu: “Yoksa asla Sonsuz Pelerin Burnu’nu es geçip rotamızı değiştirerek Gökhisar’a güneybatıdan yaklaşmazdık…”

 

Sylvie, yeteneği sayesinde yalnızca olan biten büyü hareketlerini görmüyordu. Etrafındaki her şeyi görebiliyordu. Görüşünün önünde bir engel olsa bile arkasını da görebiliyordu. Yeteneği öylesine güçlüydü ki; şu anda güvertenin altında uyuyan tembel denizcileri ve hatta geminin altında denizde yüzmekte olan bir balık sürüsünü dahi görebiliyordu.

 

“Gideceğimiz yerde liman var mı?” diyen Kaptan Jack, piposunun dumanını üfürdü: "Hatırlıyorum da bir keresinde bir kâşif Sonsuz Pelerin Burnu’nun batı tarafında kayalıklardan ve uçurumlardan başka bir şey olmadığını söylemişti.”

 

“Orada hiçbir şey olmaması daha iyi.” diye kayıtsızca cevap verdi Sylvie: “Böylece herkes aynı rotayı takip ederek geri dönebilir.”

 

“Bu yolculukta sıra dışı şeyler görmeyi umuyorum.” diyen Kaptan, piposunu sallıyordu.

 

Bu uzun yolculuk Leydi Tilly tarafından ayarlanmıştı. Diğer taraftaki cadılara katılacaklar, hem kaynaşmış olacaklar hem de birbirlerine yardım etmiş olacaklardı. Seçilmiş beş cadının yanında gemide Molly ve Ashes da vardı. Ama onlar Sınır Kasabası’na gitmeyeceklerdi. Yalnızca güvenli bir yolculuk olması için gemideydiler. Molly, fırtınalara karşı büyülü hizmetçisi sayesinde gemiyi koruyacak, Ashes da gelmeye cüret edecek korsanlar olursa onları elleri boş gönderecekti. Ya da hiç göndermeyecekti…

 

Ama Sylvie, tek başına omuzlarında önemli bir yük taşıyordu: Prenses Tilly’nin emri üzerine Roland Wimbledon’un gerçek kimliğini tespit etmek.

 

Seyahatten önce Prenses Tilyy, Sylvie’ye görevini ve sonuç ne olursa olsun ona haber vermesi gerektiğini anlatmıştı. Basit şekilde anlatmak gerekirse Cadı Birliği’nin lideri ile Roland’ın gerçek vücudunu vermesi konusunda en son raddeye kadar anlaşma yapmaya çalışacaktı. Sylvie, bu görevin kolay olmayacağını düşünüyordu. Cadı Birliği’nin bu teklifi reddetmesi ve onunla beraber diğer dört cadıyı da herhangi bir bilgi sızdırmamaları için hapsetmeleri mümkündü.

 

Sylvie iç çekti ve güverteden aşağıdaki kabinlere baktı. Lotus, Evelyn ve diğerleri Molly’nin büyülü hizmetçisi ile oynayarak eğleniyorlardı.

 

Cadı Birliği’ndekilerin gerçekten de Maggie’nin anlattığı kadar arkadaş canlısı olmalarını umuyordu.

 

 

Bir hafta boyunca denizde yol aldıktan sonra Sylvie, nihayet Gökhisar’ın kıyı şeridini görebilmişti.

 

Honey, trabzanlara yaslanmış bir halde bağırdı: “Yakında varmış olacağız.” Onun ardından da bir dizi kırlangıç, balık kartalı ve martı da bağırdı.

 

“Nihayet…” diye zayıf bir sesle konuşan Candle: “Daha fazla gidemeyecek gibi hissediyorum kendimi…”

 

“Çocuğum o sadece geçici bir durum. Kıyıya çıktığın anda eski gücünü toplamaya başlayacaksın.” diyen Kaptan Jack gülüyordu. Sonrasında da yan gözle, gözcü aynasına bakarak konuşmaya başladı: “Yıllardır denizcilik yaparım. Şimdiye kadar kimsenin deniz tutmasından öldüğünü görmedim.’’

 

“Maggie nerede?” diye sordu Honey.

 

“Cadı Birliği’ne geldiğimizi haber verebilmek için o önceden gitti.” diye cevapladı Ashes: “Sizi almak için birilerini yollayacaklarına eminim.”

 

“Sen bizimle gelmiyor musun?”

 

“Tilly’nin bana Uyku Adası’nda daha çok ihtiyacı var.” diyen Ashes güldü: “Endişe etmenize gerek yok. Cadı Birliği sizi sıcak karşılayacaklardır ve size iyi davranacaklardır. Herhangi bir problemle karşılaşırsanız direkt Wendy’e gidin. O sorununuzu çözmek için elinden geleni yapacaktır, emin olun.”

 

“Wendy…” Sylvie bu ismi aklına kazımıştı.

 

“Hah evet, bir şey daha vardı.” diyen Ashes eliyle alnına vurdu: “Roland Wimbledon’dan mümkün olduğunca uzak durun. Asla onunla teke tek kalmamaya çalışın.”

 

“Niye ki? O Prenses Tilly’nin ağabeyi değil miydi?” diye kafası karışmış bir şekilde sordu Evelyn.

 

“Evet, öyle. Ama bu, onu sizin kalçalarınızı ellemekten geri tutmaz.”

 

Herkes korkmuş halde nefes verdiler.

 

Sonunda gemi kıyıdan yarım mil ötede demir atmıştı. Kimse suyun ne kadar derin olduğunu ya da nerelerde gizli kayalıklar olup olmadığını bilmese de sahile epey kolay varmışlardı. Bir plaj botu kullanmalarına bile gerek kalmamıştı. Bunun yerine Molly, büyülü hizmetçisini genişleterek herkesi içine almış ve suyun üstünden sahile varmışlardı.

 

Sahil, arkasındaki dağın bir parçasıydı. Suyun gelip gitmesiyle aşınarak yumuşak bir plaj haline gelmişti. Arkasındaki dağın etekleri bile çok yüksekteydi. Gökhisar ile ana karayı birbirinden ayırıyordu. Geçilmez Dağ’ı andırıyordu biraz.

 

İki saat bekledikten sonra Sylvie, gökyüzünde bir şey fark etti.

 

Neredeyse Güzellik kadar büyüktü. Boyutundan ve şeklinden dolayı da doğal bir canlı olmadığı çok belliydi. Öyle büyük bir nesnenin çok ağır olması beklenirdi. Ama bir kuş gibi havada pürüzsüz bir şekilde süzülüyordu. Çok net göremiyordu. Garip nesne ile gözlerinin arasında dağ vardı çünkü. Ama yine de yavaşça dağın en tepesine yükseldiğini fark etmişti.

 

Bir süre geçtikten sonra dağın arkasında kalan herkes açıkça görebiliyordu o nesneyi…

 

“Tanrım, o da ne?” diye soran Lotus, şaşkınlıktan ağzı açık bir halde gökyüzüne bakıyordu.

 

“Ashes abla, sen gördün mü bunu?” diyen Evelyn, Ashes’ın kolunu çekiştiriyordu.

 

“Hayır…” diyen Ashes da en az diğerleri kadar şaşkındı: “Ben de ilk defa böyle bir şey görüyorum.”

 

“Görünen o ki; Cadı Birliği bize böyle bir karşılama yapacak.” diyerek iç çekti Sylvie.

 

En sonunda o nesnenin iki parçadan olduğunu görebilmişti. Alttaki sepet, üstteki büyük yuvarlak objeye bağlanmıştı. Maggie, yanında bir cadıyla beraber bir o tarafa bir bu tarafa uçuyordu. Dikkatini bir anda nesnenin altından sarkan sarı bir şerit ve üstündeki yazı çekmişti:

 

“Sınır Kasabası’na hoş geldiniz.”

 

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18430 Üye Sayısı
  • 792 Seri Sayısı
  • 37668 Bölüm Sayısı


creator
manga tr