Bölüm 240: Ödül ve Onur Töreni

avatar
1302 0

Release That Witch - Bölüm 240: Ödül ve Onur Töreni


 

Çevirmen: Lodos 

Roland o sırada ertesi gün verilecek madalyaları tasarlıyordu. Çoktan bitmesi gerekirken epey uzun sürmüştü. Öğleden beri biraz salmışlık vardı üstünde.

 

Sebebi de Bülbül’ün öpücüğü idi.

 

Önceden de bu öpücüğün bazı sinyalleri olmuştu. Ama Bülbül şimdiye dek hiçbir şey yapmadığı için Roland da konuyu açmak istememişti. Ama şimdi her şey ayan beyan ortada idi. Peki Roland, Bülbül’ün bu hislerine nasıl karşılık verecekti?

 

Bu soru, onun Bülbül’den tiksinmediğini ona karşı iyi veya kötü bir takım duygularının olduğuna işaretti. Ondan biraz hoşlanıyor bile olabilirdi. Güzel ve çekici bir kadındı. Aynı şekilde karakteri de çok oturaklı idi. Sabahtan akşama kadar beraber olduğu birinden hoşlanması normaldi, değil mi? Bülbül’e direk bir cevap verememesinin iki sebebi vardı. Birincisi şimdiye kadar geçirdiği 20 yıllık hayatı ve bu hayatta edindiği bazı düşünceler. Diğeri de Anna idi. Anna’yı silemezdi.

 

Belki de aradığı cevap zaman içinde ortaya çıkacaktı.

 

Birden kapıdan tıklama sesi geldi.

 

“Buyrun, kapı kilitli değil.” diye seslenen Roland şaşırmıştı. Kim bu saatte ofisine gelirdi ki?

 

İçeri elinde yemeklerle giren Anna’yı gördü Roland. İçeri girdiği anda o harika kokuyu almıştı.

 

“Yemek mi?”

 

“Evet.” diyen Anna kıkırdadı ve tepsiyi masaya koydu. Kavanozun kapağını açınca çorba da görünmüştü: “Bu yemek ballı rostolu mantar. Bülbül ile beraber yaptık. Bu da bazı mevsim baharatlarıyla hazırlanmış mantar çorbası.”

 

“Çok lezzetli görünüyor.” diyen Roland dudaklarını yaladı: “Otur da beraber yiyelim.”

 

Anna başını salladı ve Roland’ın karşısına oturdu.

 

“Bülbül niye gelmedi seninle?”

 

“Eee… Yüzüne nasıl bakacağını bilmiyormuş…” diye cevapladı Anna: “Ne olduğunu tam anlayamadım ben de.”

 

“…”

 

Roland biraz düşündü. Daha gündüz: “Senin bir suçun yok, ben sadece uzun zamandır istediğim bir şeyi yaptım.” diyen birine göre pek cesurca değildi bu davranış. Roland, onun cüretkâr mı çekingen mi olduğunu pek anlayamamıştı: “O halde biz yeriz.”

 

Bir mantar alıp ağzına attı. Önce o tatlı aroma onu kendinden geçirmişken sonrasında da mantarın suyu ağzına doldu. Bu devirde monosodyum glutamat yokken böyle tatlar karşısına pek çıkmıyordu. Biraz da tuz eklenen mantar harikaydı. Çiğnenmesi de çok rahattı. Birden bu yemeğe tutulmuştu Roland.

 

“Bunlar… Sıradan mantar değil, doğru mu?” diyen Roland yuttuktan sonra şimdiye kadar bu dünyada yediği her yemeğe fark atan bu yemek hakkında sorular sormaya başlamıştı. Mantarlar ızgara yapıldığında çok güzel oluyordu evet. Ama nasıl olmuştu da bu kadar sulu kalabilmişti. Sanki içi çorba ile doldurulmuştu.

 

“Gizli Orman’ın özel mantarları bunlar. Burada Kuş Gagası mantarı deniliyor.” diyen Anna gülümsedi ve bu mantarın tarihini kısaca özet geçti: “Bu yüzden tatmanı istedim zaten.”

 

Sonra Roland, çorbanın da tadına baktı. O da harika idi. Eşsiz bir lezzet gibiydi. Bütün yemeklere baharat şarttı gerçekten.

 

Monosodyum glutamat denilen şey bulunmadan önce aşçılar yemekleri tatlandırmak için tavuk bacakları, mantarlar ya da soya fasulyeleri kullanıyorlardı. Zaman geçtikçe o eski tatları yakalamak için hala o yöntemlerin kullanıldığı olurdu fakat Monosodyum glutamat bütün işi farklı bir noktaya taşımıştı. Aşçılığı iyi olmayan biri bile kolaylıkla monosodyum glutamat kullanarak harika yemekler yapabiliyordu.

 

Kuş Gagası mantarlarının da kendiliğinden bu kadar sulu olması Roland’ın bu mantarların monosodyum glutamat için çok iyi kaynaklar olacağını düşünmesini sağlamıştı. Ağaçların üstünde yetişiyorlardı. Ve çok rahat toplanamadığı için çok da yaygın değildi. Bu, Roland için bir sorun değildi.

 

“Bu mantarlardan daha ne kadar vardır?”

 

“Tam emin değilim. Ama sanıyorum çok vardır.” diyen Anna küçük bir ısırık daha aldı. “Maggie yalnızca ormanın girişinde dolandığını söylese de yine de bir torbaya yakın toplamış.”

 

“Bunu duymak güzel.” diyen Roland, Anna’nın getirdiği mantarları silip süpürmüştü. Böylece elindeki chopstickleri diğer tabağa yönlendirdi: “Şimdiye kadar hep et falan yiyorduk. Yemekten sıkılacaktım neredey- Öhhö, öhhöö!”

 

“Sorun ne?”

 

“Yok bir şey.” diyen Roland’ın kalbi yanıyordu. Bu parça çok tuzluydu. Bülbül bunu direk tuza falan mı düşürmüştü? Düşünceleri böyle olsa da yine de mideye indirdi mantarı. Sonra da gördü ki mantarların çoğu doğru düzgün pişmemişti bile. Birkaç tane de aşırı pişerek yananlar vardı. Neyse ki mantar kendiliğinden lezzetliydi de çok sorun olmamıştı.

 

“Ben… Doydum.” diyen chopsticklerini masaya koydu. İkinci tabaktaki mantarları zar zor yiyebilmişti. Bir kavanoz çorbayı da içtikten sonra karnı şişmişti: “Teşekkür ederim.”

 

“Rica ederim. Ama Bülbül’ün de emeği var burada.” diyen Anna kıkırdadı. Onun güldüğünü gören Roland, yanaklarını sıkmaktan geri tutamadı kendisini. Anna ufak bir çığlık attı ve

Roland’ı yanağından öptükten sonra: “Ben gidip buaşıkları yıkayayım. Sen de erken uyu. Olur mu?” dedi.

 

Anna çıktıktan sonra Roland, hafifçe iç çekti ve düşünmeye başladı: “Anna’nın düşüncelerini hiçe saymak istemesem de bahsetmesi zor bazı meseleler var. Bunun muhtemelen önceki hayatımda tam bir inek olmamla alakası var. 20 yıllık hayatımda doğru düzgün bir ilişkim hiç olmadı. Okulu bitirip, iyi bir işte çalışmaya başladıktan ve sağlam bir maaş aldıktan sonra da değişmedi bu durum. Neyse ki Kilise tamamen yok edilene kadar epey vaktim var. O yüzden iyice düşünerek hareket etmem lazım. Şimdilik şu işi bir bitireyim.”

 

 

Ertesi sabah Roland, şehir meydanındaki tahta platformda yürüyordu. Etraf insan kaynıyordu.

 

Kasabanın eski haliyle şimdiki halini kıyaslayan Roland, cennet ile dünyanın yer değiştirdiğini düşünüyordu. Cidden abartmış da sayılmazdı.

 

Kasabanın seyrek evleri tamamen yıkılmış ve yerine büyük binalar inşa edilmeye başlanmıştı. Tuğla evler her yere yayılıyordu yavaş yavaş. Dahası inşa edilen tuğla evler kasabaya temiz ve düzenli bir görünüm de veriyordu. Çiftçilik arazilerinin üçte birini kullanıyor olsalar dahi kasabanın 2000 asıl yerlisine yetecek alan vardı.

 

Üç dört katlı evler sayesinde kasaba epey gelişmişti. Nereden bakılsa 20000’e yaklaşan bir nüfus… 600 kişilik tamamen düzenli ve profesyonel bir ordu… Gelişmiş ticaret… Roland bütün bunlardan gurur duyuyor ve önlerindeki kıştan sonra gelecek baharda Sınır Kasabası’nı şehir yapmayı düşünüyordu.

 

Yankı’nın yetenekleri sayesinde Roland’ın sesi herkes tarafından duyuluyordu.

 

“Bugün Sınır Kasabası’nın onur ve ödül törenini gerçekleştireceğiz. Çünkü bize büyük katkılar yapanları ödüllendirmek bizim görevimiz. Ben buraya geleli yarım seneden fazla oldu. Bu yarım senede şeytani canavarları püskürttük, Dük’ü yendik ve en önemlisi de kasabaya şu andaki görünümünü verdik. Bütün bunları başarırken çok fazla insan feda edildi! O insanlar zengin tüccarlar ya da soylular değildi! O insanlar sizdiniz! Siz değerli halkımdınız!’’

 

Bütün insanların kendisini görmesini sağlıyordu: “Şimdi de o katkıda bulunanların bir kısmı ödüllendirilecek! Benim tarafımdan tasarlanmış bir madalya! 100 kraliyet altını ve 5 dönüm arazi!”

 

Bu haber kalabalığı bir anda canlandırmıştı. Madalya ya da arazi pek kimsenin umurunda değildi. 100 altındı tek önemli olan.

 

“Bu tören, tek seferlik bir tören değildir! Her sene en çok katkı sağlayanlar yaşlarına, ırklarına, soylarına bakılmaksızın ödüllendirilecektir!”

 

Roland konuşmayı bıraktığı anda Yankı, silah selamı sesi çıkardı. Patlama seslerinin arasında Birinci Ordu’nun eşliğinde sahneye Demir Balta, Kyle Sichi ve Nana Pine çıkmıştı.

 

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18292 Üye Sayısı
  • 791 Seri Sayısı
  • 37538 Bölüm Sayısı


creator
manga tr