Bölüm 224: Kurtarma Planını Uygulamak

avatar
1389 1

Release That Witch - Bölüm 224: Kurtarma Planını Uygulamak


 

        Çevirmen : Lodos

 

Majesteleri’nin bu salgını önleyecek tedaviyi bulduğunu öğrenen Theo’nun ruh hali sonunda rahatlamıştı.

 

Kendisini meşgul edecek bazı işler bulduğunda da günler hızla geçer olmuştu.

 

Kral Şehri’nin dışındaki bağ evlerine yaptığı ziyaretler sonucu elindeki haritalara bakarak gemilerin rotasını da hesaplamıştı.

 

O günlerde şehre girmek daha da bir zor olmuştu. Mülteciler sebebiyle şehre giriş sağlayan bütün büyük kapılar mühürlenerek kapatılmıştı. Böylece dışardan hiç kimse alınmıyordu. Hele ki Kilise, Kutsal İksir’i dağıtmaya başladıktan sonra. Bunu duyan mülteciler de her gün çaresiz bir şekilde kapılara saldırıyordu. Bir umut kiliselere giderek tedavi bulmaktı amaçları. Surlardaki muhafızlara ise bir an bile tereddüt etmeden saldırganları arbaletler ile öldürmeleri söylenmişti. Bütün bunların sonucunda da güneşin altında yere serilmiş cesetlerin çıkardığı koku yayılmıştı etrafa.

 

Açık olan tek kapıdan da yalnızca soylular ve erzak getiren tüccarlar girebiliyordu. Neyse ki Theo uzun bir süre devriye muhafızı olarak çalıştığı için şehrin yerlisi olarak tanınıyordu ve kolaylıkla giriş çıkış yapabiliyordu. Bu karantinadan dolayı da iç şehir ile dış şehir arasındaki iletişim sona erme noktasında idi.

 

Theo artık Majesteleri’nin neden bu kadar hızlı hareket etmek istediğini anlamıştı. Şehrin dışında kalan bütün insanlar Kral’ları onları terk etmiş gibi hissediyordu. Kilise’nin onlara yardım etmesi halinde Kilise’ye ömür boyu bağlı kalacaklardı. Ama Majesteleri, Kilise harekete geçemeden onlara ulaşırsa bütün o insanlar kendi tarafında yer alacaktı. Onları iyileştiren ve onlara iş imkânı veren bir hükümdarı sonsuza kadar takip edecek olmaları hiç su götürmez bir gerçek idi.

 

Dördüncü günün sabahında ilk filo limana varmıştı. Theo, Majesteleri’nin 300 asker göndermesini beklemiyordu. Dahası hepsi de standart üniformalarını giymişti ve altıpatlar silahlar taşıyorlardı. Ellerinde böyle bir kuvvet varken Kilise bile onları mültecileri götürmekten geri tutamazdı.

 

“Şimşek!” diye haykıran Margaret de limanda bekliyordu. Küçük kızı uzaktan görünce kendini tutamayıp ona sarılmak için koşmaya başlamıştı.

 

“Bu kim..?” diye sordu Demir Balta.

 

“Ticaret Odası’nın Başkanı, Bayan Margaret.” diye açıklayan Theo konuşmaya devam etti: “Bütün gemiler onun sayesinde burada. O olmasa idi Majesteleri’nin planını gerçekleştiremezdik.”

 

Biraz düşünen Demir Balta: “Tamam, sağ ol.” dedi.

 

“Masraflarım için Majesteleri’nin para ödemesine gerek yok.” diyen Margaret omuz silktikten sonra: “Ama bana teşekkür ettiğiniz kadar Şimşek’e de teşekkür etmeniz lazım.” diye ekledi.

 

Şimşek’in kafası karışmıştı: “Ben niye?”

 

“Ee.. Hiçbir şey…” diye öksürdü Theo: “Şimdi ne yapacaksınız?”

 

“Şimdi iskelenin güneyinde bölgeyi kontrol etmek için bir kamp kuracağız. Sonra da öğlen gibi kurtarma planına başlayacağız.” diyen Demir Balta devam etti: “Gemiler o zamana kadar burada olursa harika olur.”

 

*

 

Brian adamları ile birlikte mülteci bölgesine girince kaşlarını çattı.

 

Nereye baksa ölmekte olan insanlar görüyordu. Derileri birkaç farklı yerden açılmıştı. Yarıklardan siyah kanlar süzülüyordu ve etraflarında sinekler uçuşuyordu. O hasta insanların o sinekleri bile kovacak güçleri yoktu.

 

Bütün bunları görmek onun aklına Şeytan Ayları esnasında Uzun Şarkı’da açlıktan kırılan insanları getirmişti. Soğuk ve açlık karşısında yapacakları hiçbir şey olmadan çaresizce bekleyen o insanları... Bütün bunların sebebi gerçekten Kilise ise bu kabul edilemezdi.

 

“İlk grubu çağıralım.” diyen Brian: “Size güveniyoruz Bayan Yankı.”

 

Eğer bodoslama bir şekilde kalabalığa girip hastalığın tedavisini bulduklarını söyleselerdi baş edemeyecekleri bir izdiham ile karşı karşıya kalırlardı. Bu yüzden tedavini haber vermek üzere küçük gruplar seçmeleri gerekiyordu. Bu sorun konusunda da Majesteleri, Yankı’yı yollamıştı. Yeteneği sayesinde belli bir bölgeyi kontrol altına alabilecekti.

 

Brian bile şaşkındı. Yankı ağzını açtığında kendisi hiçbir şeyi duymamıştı ama o sırada birkaç mülteci arkasını dönüp onlara bakmıştı.

 

Çok geçmeden de bir grup onlara doğru ilerlemişti. Koşmaktan çok sendeliyorlar gibiydi: “Efendim… Dedikleriniz gerçekten doğru mu? Eğer doğruysa ve hastalığı tedavi edebiliyorsanız ben sizle batı bölgesine kadar gelirim!”

 

“Tabii ki doğru. Gemilerimiz limanda. Haydi aileni topla ve gel!”

 

Diğer askerler de güçsüzlükten dolayı yere yığılan insanlara yardım etmeye başlamışlardı. En baştaki küçük grup büyümüş ve neredeyse yüzlerce olmuştu. Hep birlikte limana yürüyorlardı. Bunu gören diğer insanlar da birer birer onlara yetişmeye çalışıyordu.

 

Limanda ise askerler uzun masalara torbalar dolusu şifalı sulardan yerleştirmişlerdi. Gemiye giden yolda bir grup askerle birlikte Demir Balta bekliyordu. Şifalı suyu içmeyenlerin gemiye gitmelerini engelliyorlardı.

 

“Herkes dinlesin! Bu torbalarda şifalı sular var. İçtiğiniz anında iyileşeceksiniz.” Diğer uzun masada ise bir asker Majesteleri’nden gelen bir fermanı okuyordu: “Kilise’nin iddiası olan ‘Bu salgın cadıların şeytan ile olan işbirliğinin sonucudur.’ iddiası tamamen saçmalıktır. Onların tek istedikleri aslında para kazanmak ve sizleri kurtardıklarını iddia ederek sizleri kendilerine köle yapmak. Bütün bunların yerine Majesteleri Roland işte size ilaç getirdi! Bunun için sizden herhangi bir ücret alınmayacak! Evet! Tek bir bakır bile ödemeyeceksiniz!”

 

Bütün bunlar kalabalığı biraz sinirlendirse de ilacı içen ilk adam kalabalığı susturdu. Gözlerine inanamayan adam kıyafetlerini yırttı ve bütün siyah lekelerin yok olduğunu görünce bağırmaya başladı: “İlaç işe yarıyor! İyileştim! İyileştim!”

 

“Ben de… Tanrı şahidimdir yaralarım artık kanamıyor!”

 

“Tanrı mı? Onun hizmetçileri olan Kilise yalancılar sürüsü!”

 

“Evet! İlaçların Kilise ile hiçbir alakası yok!”

 

“Majesteleri Roland çok yaşa!”

 

İnsanlar iyileştikçe arkadaki kalabalık daha da heyecanlanmaya başlamıştı! Eğer Birinci Ordu düzeni sağlamıyor olsa idi kalabalığın şifalı sulara hücum etmesi kaçınılmaz olacaktı.

 

“Şu anda Majesteleri Batı Bölgesi’ni geliştirmek için çalışıyor. Bunun için de yollar, köprüler, binalar inşa etmek için kendisine iş gücü lazım. Bu arada kendisi sizden ilaç için ücret almayacak ve batıya gelmeniz için sizi de zorlamıyor.” Bütün bu duyurulardan sorumlu olan asker elinden geldiğince haykırıyordu: “Ama Majesteleri size şunun sözünü veriyor: Batı Bölgesi’ne gelip onun için çalışmanız karşılığında hepinize yiyecek ve kalacak yerler sağlanıp üstüne bir de ödeme yapılacak! Bildiğiniz iş ne ise onu yapacaksınız! Eğer hayatınıza beyaz bir sayfa açmak istiyorsanız askerleri takip edin! Onlar da sizi yeni hayatınıza götürsünler! Burada kalmak istiyorsanız da hiçbir sorun yok! Biz üç gün boyunca burada kalıp hepinize yardım ulaştıracağız. Üç gün boyunca yiyecekler ücretsiz olacak!”

 

“Gerçekten yeni bir ev ve maaş mı alacağız yani?” diye bağırarak sordu birisi.

 

“Aynen öyle! Majesteleri size bunu vadediyor!” diye başını sallayarak cevap verdi asker.

 

“Beni gemiye alın! Majesteleri’ne hizmet etmek istiyorum!”

 

“Ben de!”

 

“Ben de!”

 

“Ben bir demirciyim! Beni de alın!”

 

“…”

 

Brian kimsenin kalma kararı almamasından dolayı sevinmişti.

 

Bir gemi dolduğu anda başka boş bir gemi geliyordu. Margaret’in emirleri sayesinde hiç duraksama yaşanmıyordu.

 

Brian da bir yandan Yankı’nın yetenekleri sayesinde yeni grupları limana getiriyordu. Yankı tek seferde 300-400 kişiyi etkisi altına alabiliyordu. Brian yeni bir grup hasta ile döndüğü sırada askerlerin buğday tarlasında konum aldıklarını gördü. Bir ekip asker hızlı bir şekilde ellerinde silahlarla kanalın kuzeyine doğru koşuyordu.

 

Brian, Demir Balta’nın askerlerinden birine: “Neler oluyor?” diye sordu.

 

Asker selam durarak: “Bayan Şimşek bir kişinin gemiden atladığını ve kaçtığını görmüş. Köstebek olabileceğinden şüpheleniyoruz.”

 

 

 

 

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18403 Üye Sayısı
  • 792 Seri Sayısı
  • 37611 Bölüm Sayısı


creator
manga tr