Bölüm 196: Kilise’nin Felaketi

avatar
1452 2

Release That Witch - Bölüm 196: Kilise’nin Felaketi


 

 

 Çevirmen:Lodos

 

Lehmann ve adamları Uzun Şarkı sokaklarında atlarını sürüyorlardı.

 

Şehrin sakinleri kapılarını kapatarak evlerine saklanmışlardı. Sokakta kimse yoktu.

 

“Sör Lehmann, kolunuz iyi mi?” diye sordu Kalkan Şövalye Levin.

 

“Büyük bir sıkıntı yok. diyen Lehmann Hawes omuz silkti ve: “En azından hâlâ hareket ettirebiliyorum.dedi. Ama omuz silktiği anda acıdan ufak da olsa irkilmişti.

 

Bir önceki gece hızla başlattıkları savaş çok başarılıydı. Kalenin doğu kapısını koruyan sadece 20 asker vardı ve düşmanın şehrin içinden saldırmasını beklemiyorlardı. Borazanı öttürebilseler de, takviye gelmesi en az 15 dakika sürmüştü. Hapları almış olan paralı askerler şehrin duvarlarına atlamışlar ve gözcü askerleri teket teker öldürmüşlerdi. Bu sayede Lehmann, şövalyeleriyle birlikte şehir kapısını açmıştı. Karanlıkta şehir surlarının hemen yanında bir kapı olduğunu fark edememişti. Biri elindeki demir çekiçle Lehmann’a atlamak üzere kapıdan iki asker çıkıvermişti.

 

Beline savrulan çekicin gücünü azaltmak için kolunu araya koymak durumunda kalmıştı. Tam o sırada da diğer elindeki kılıcını kullanarak muhafızın belini delmişti. Bir ölümcül darbe olarak gelen çekiç darbesi gücünü oldukça kaybetse de kolundaki zırhta gözle görülen bir hasar kalmıştı.

 

Lehmann o anda çok fazla acı hissetmemişti. Ancak şehir kapısını kazandıktan sonra sağ kolunu zorlukla yukarı kaldırabildiğini fark etmişti. Zırhını çıkardığında da görmüştü ki; kolu merdane gibi şişmişti.

 

“Umarım Kilisede ağrıyı kesen şifalı bitkiler vardır. diyen Levin: “Onlarda her zaman garip ve tuhaf şeyler bulunuyor.” dedi.

 

“Haplar gib...diyen şövalye Duane gülümsemeyle yanıtladı.

 

Gece yapılan savaşa katılan 13 şövalyeden 1’i ölürken, 1’de ağır yaralanmıştı ve şu anda kampta acıyla inliyordu. Muhtemelen bu geceyi çıkaramayacaktı. O sırada Lehmann da: “Ordu geldiğinde şehir tamamen benim olacak.” diye düşünüyordu.

 

Bir süre sonra Kilise girişine varmışlardı. Orada 100’den fazla asker emrini bekliyordu. Lehmann’ı görmek hepsi için moral tazeleyici olmuştu.

 

“Hapları onlara dağıtın.” diyen Lehmann döndü. Atından indi ve herkes haplarını aldıktan sonra takımıyla birlikte ana salonun merdivenlerine kadar yürüdü.

 

“Durun!” İki mürit bağırmıştı: “Kutsal alanda silaha izin verilmez!”

 

Levin silahını kınından çekti ve iki eliyle uçlarından tutarak: Pekala, sana vereceğim, tamam mı?” dedi. Aniden kılıcın kabzasını kavradı ve mürit kılıcı almak için uzandığında yukarı doğru savurdu. Böylece müridin iki kolu da yerinden ayrılarak toprağa düşmüştü.

 

Mürit daha çığlık bile atamadan şövalye kılıcıyla boğazını deldi.

 

Levin’in takma adı Kalkan idi. Bu kadar hızlı kılıç kullanmak pek uyuşmuyordu lakabı ile.

 

Diğer müridin boğazı Duane tarafından kesildi. Lehmann kapıyı tekmeleyerek açtı ve ifadesizce salona yürüdü.

 

“Sen de kimsin?” diyen orta boylu bir adam duruyordu ortada. Beyazın üzerinde mavi süslerin olduğu bir papaz cübbesi giyinmişti ve onlara doğru yürüdü. Kılıcın kanlı kenarını gördüğünde de korkmadan: “Ne cüretle Kiliseye girersin! Evlatlarım, yakalayın onları!” diye haykırdı.

 

Lehmann onu alaya almıştı. Çoğu kişi evinde saklanıyordu. Kilise’de saklanan 20 veya 30 mürit vardı.

 

Duane, Lehmann’ın emrini beklemedi. Kılıcını sinsi bir gülümsemeyle çekerek müritlere doğru koştu. Diğerleri de hızla savaşa katıldı ve Kilise birdenbire karıştı. Durumu gören rahip yüksek sesle bağırmaya başlamıştı: “Evlatlarım! Hapları kullanın! Böylece Tanrı size bu serserileri yenebilecek gü verecektir!”

 

Majesteleri Timothy haklıydı. Bu da Lehmann’ı oldukça memnun etmişti. Burada gerçekten de haplar vardı! Müritlerin gözleri kırmızıya dönmüş, vücutlarında mavi damarlar ortaya çıkmıştı. Sıradan bir insanın sınırlarını aşan bir güce ve hıza sahip oluyorlardı. Ancak hapların etkilerinin kontrolü küçük alanlarda çok daha zor oluyordu.

 

“Hapları olan tek kişi sen değilsin.” diye düşünüyordu Lehmann.

 

“Geri çekilin!” diye bağırdı. Bırakın askerler düşmanı tutsun!”

 

Arkasındaki asker grubu, onun emrini duyduktan sonra çift renkli hapları hızla yutup çılgınlaşan müritlerle mücadeleye giriştiler.

 

Papaz en sonunda soluklanarak: Neden sende...?” diyordu ki...

 

“Kutsal haplar mı var?” diyen Lehmann her iki tarafın adamlarının etrafından dolaşarak elindeki kılıçla papaza yaklaştı: “Bu Kilisenin bir armağanı. Eğer siz araya girmeseydiniz Majesteleri muhtemelen Gökhisar Krallığı’nı yönetecekti.

 

“Majesteleri mi?” diyen papazın göz bebekleri büyüordu: “Sen Timothy’nin...

Homurdanan bir ses konuşmasını durdurmuştu. Şövalye’nin kılıcı adamın göğsünü yarıp akciğerini ve kalbini delmişti.

 

Tarafların çok eşitsiz olduğu bu savaş hızlı bir şekilde sona ermişti. Cesetler yerlerdeydi. Yaklaşık 20’den fazla mürit öldürülmüştü. Haplarının etkisi kaybolan milisler ağır nefesler alarak ve hala kanların süzülmekte olduğu cesetlere aldırış etmeden yanlarına çöküverdiler.

 

Lehmann kolunun gittikçe ağırlaştığını fark etti. Bazen fiziksel yorgunluğunu ve acısını görmezden gelmek için siyah renkli hapları yutmak istiyordu. Ancak bu fikirden, hapı kullanan kişilerin çirkin görüntüleri aklında belirdiğinde vazgeçiyordu.

 

Lehmann, Kilise’nin bu iki hapı satmaktaki derin amacını biliyordu. Sağlıklı bir kişide haplar sadece ilk üç kullanımda etkili olurdu. İlk seferinde hapın etkisi yaklaşık 15 dakika sürüyordu. Ama sonra bu süre gittikçe daha da kısalıyor ve böylece haplara karşı bir bağımlılık oluşmuş oluyordu. Haplar uzun zamandır alınıyorsa da eğer, kişi yavaş yavaş ölüme yürüyordu.

 

Bu özelliği kullanmak için milislere hapları vermeden önce emir vermek için topluyorlardı. Hapların etkisi, en zayıf çiftçiyi bile kana susamış bir canavara dönüştürebiliyordu. Bu, 100 adamının hapları almasının ikinci seferiydi ve yalnızca bir kullanım hakları kalmıştı.

 

Haplar üç kez sürekli olarak kullanıldıktan sonra, sadece ağrıyı azaltmaya yardımcı olsa da etkileri tersine çevirmiyordu. Başka bir deyişle bu vücudunun yarısını ölmüş kabul etmek anlamına geliyordu. Elbette ki Lehmann bunu askerlere söyleyemezdi.

 

Hiç şüphe yoktu ki, bu çift renkli haplar Kilise’nin komplosu idi. Majesteleri Timothy bu noktayı net bir şekilde fark etmiş ve şövalyelerinin hapları almasını bıraktırmıştı. Ama haplar aynı zamanda krallığı birleştiren bir silahtı... Belki de kullanılması bir zorunluluktu. Majesteleri, aynı haplara sahip olan Garcia Wimbledon’ı haplar olmadan yenemezdi.

 

Majesteleri ilk defa bu konudan bahsettiğinde Lehmann taht savaşı için Kilise’nin her ikisini de desteklemek istediğini duyunca buna inanamamıştı. Ama bir dizi talihsizlikten sonra Majesteleri’nin kararına giderek daha fazla saygı duymaya başlamıştı. Bugün Batı bölgesi Kilisesi’ndeki hapları gördükten sonra bundan hiçbir şüphe duymaz olmuştu. Kilise tahta çıkması için kraliyet kanlarından olanlara yardım etmeyi planlamıyordu. Onlar Gökhisar Krallığı’nın tamamını istiyorlardı.

 

Bodrumda dört büyük kutu var ve hapla dolu. Toplam sayı binlere ulaşıyor.”

 

Kilise iyice araştırıldıktan sonra Levin heyecanla: “Müritler tarafından bağışlandığı düşündüğümüz çok sayıda kraliyet altını, mücevherat ve ipek de var.” dedi.

 

Lehmann: “Alabileceğimiz her şeyi alıp geri kalanını da yakın.” diye emretti. “Sonuçta, bunların hepsi Roland Wimbledon tarafından yapıldı. Biz de aslında şu an Kuzeydeyiz. İsyanı bastırmaya çalışıyoruz.”

 

Haplar sadece Kilise’den sağlanabildiğinden dolayı ilişkiyi komple mahvetmenin sırası değildi. Suçu Prens Roland’a atıyor ve arkada hiç tanık bırakmıyordu. Majesteleri Timothy de Kilise’nin şüphelenmesini önlemek için kuzeyde kalıyordu. Batı bölgesini halletmeleri için sadece birkaç şövalye gönderip orada çok sayıda milis toplamalarını emretmişti.

 

Kilise şimdilerde tüm dikkatini Kurt Yüreği Krallığı’na vermişti. Burasıyla pek ilgilenmiyorlardı. Bu yüzden de Kilise’nin saldırısına direnmek için güçlerini toplamalı ve Gökhisar Krallığı’nı mümkün olan en kısa sürede birleştirmeleri gerekiyordu. Majesteleri Timothy çok geçmeden Gökhisar Krallığı’na saldıracaklarını ve bundan önce mümkün olduğunca çok hap toplaması gerektiğini biliyordu. Aynı zamanda Kral’ın Şehri’ndeki simyager atölyesinden hapları mümkün olan en kısa sürede taklit etme amaçlı incelemelerini istemişti.

 

Artık Lehmann ve adamları hapları da aldıklarından dolayı görevin sadece son adımı kalmıştı: Roland Wimbledon’un işini bitirmek.

 

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18192 Üye Sayısı
  • 792 Seri Sayısı
  • 37535 Bölüm Sayısı


creator
manga tr