Bölüm 158: Ashes Part -2

avatar
1506 2

Release That Witch - Bölüm 158: Ashes Part -2


 

Çevirmen: Lodos

 Ashes, Wendy’ye dönerek konuşmaya başladı: “Tanrı’nın Ceza Ordusu, Kilise’nin en güçlü savaşçılarıdır. Sıra dışı olanları yok etmek için güvenilen kişiler onlardır. Güç ve hız bakımından benimle kesinlikle rekabet edebilirler. Dahası...” Bir anlık tereddüt etse de devam etti: “Bilinçsiz görünüyorlardı. Önceden savaştığımda Tanrı’nın Ceza savaşçısının sağ elini kesmiştim. Ama sol elini derhal kaldırıp acıdan dolayı tereddüt bile etmeden gözümü oymaya çalıştı. Kaçmak için geri döndüğümde, dengesi hiç bozulmamıştı. Bunun iradeyle hiçbir ilgisi yok. Bir kol kaybettiğinde dayanıklı bir savaşçı savaşmaya devam edebilir. Ama bu kadar kısa bir sürede dengesini ayarlayamaz.”

 

Wendy mırıldanarak: “Kilisenin sadece Yargı ordusunu duydum. Kilise’nin bu kadar güçlü savaşçıları olduğu göz önüne alınırsa bu askerleri cadıları yakalarlarken neden kullanmadılar?”

 

“Bilmiyorum,” diyen Ashes yavaşça devam etti: “Ve Eski Kutsal Şehir’e geri dönene kadar bazı insanlardan Tanrı’nın Ceza Ordusu ismini duydum.”

 

“Geri mi döndün?” diyen Wendy şaşkındı.

 

“Bu pislikleri nasıl o kadar kolay bırakırım?”

 

Ashes kalktı ve pencereye doğru yürüdü: “Bazı küçük kiliselere ve Yargı ordusu başkanının bulunduğu bir karakola saldırdım. Ölümden hiç korkmadıklarını düşünüyordum.” Yargı ordusunun başkanı ölümle tehdit edildiğinde veya acı verici bir işkenceye maruz kaldığında sıradan bir insandan farkı yoktu. Korkmuştu ve Ashes’e merhamet etmesi için yalvarmıştı. “Başkana göre, Yargı ordusunun askerleri bir törenle Tanrı’nın Ceza Ordusu’nun üyelerine dönüşüyor ve yine ona göre sadece en iyi savaşçılar böyle bir onurla kutsanabiliyor.Ayrıca dönüşümü kabul etmek için de gönüllü olmaları gerekiyormuş. Başarılı bir dönüşümün kararlılıklarıyla çok ilgisi varmış. Başka bir deyişle cadıların aksine Tanrı’nın Ceza savaşçılarının yetenekleri doğal değil. Bunun yerine yapay olarak değiştiriliyorlar.”

 

“…”  

 

Wendy’nin duyduklarından dolayı dili tutulmuştu.

 

“Sanırım Yargı ordusunu her yerde kullanıp Tanrı’nın Ceza Ordusu’nu savaşa sokmamalarının nedeni, dönüşümün yan etkilerinin olması. Bilinçsiz savaşçılar sonuçta biraz da olsa canavarlardan farklı değiller.” diyen Ashes iç çekti ve devam ederek: “O sıralar gündüz su kanallarında veya derin kuyularda saklanıyordum. Geceyse kilise inananlarına saldırıyordum. Kilise şehir çapında bir arama başlatana kadar Eski Kutsal Şehri terk etmedim. Ayrıldığım gün kıyafetlerim o kadar kan olmuştu ki tıpkı vahşi bir canavar gibiydim.”

 

Bu sözleri söyledikten sonra Ashes, Wendy’nin omzuna dokunduğunu hissetti. “Hepsi bitti. Burada, sıradan biri gibi yaşayabilirsin. Prens Roland bize çok iyi davranıyor. Şeytan Ayları’na ve Uzun Şarkı’nın saldırılarına birlikte dayandıktan sonra yerel halkın çoğu bizi kabullendi. Dolayısıyla bu küçük kasaba, bizim daha önceden aradığımız Kutsal Dağı’mız.”

 

Ashes,Wendy’e baktı. Wendy şimdi onun yanında, pencerenin önünde duruyordu. Anılarında, manastırda yaşayan çocukların çok donuk ve zayıf gözleri vardı ama şimdi Wendy’nin figürü ve görünüşü tamamen farklıydı. Böyle bir çocukluktan bu hale gelişini hayal etmek oldukça zordu. Ayrıca, Ashes de huzurlu hissediyordu. Bu yüzden de doğal olarak ses tonu yumuşamıştı.

 

Bununla birlikte, Wendy’ye söylemesi gereken bazı şeyler vardı. “Kasabada kalmayacağım. Buraya gelmemin sebebi bu değil.” dedi ve durakladı: “Sınır Kasabası kalıcı bir çözüm değil. Bu yüzden hepinizi gerçekten güvenli bir yere götürmeye geldim.”

 

“Burada kalmayacak mısın...?” diyen Wendy şaşkına dönmüştü. Bir süre suskun kaldı ve: “Neden?” diye sordu.

 

“Bu kıtada yaşadığımız sürece Kilise’nin tehdidi altındayız. Tilly, Gökhisar Krallığı’ndaki çoğu cadıyı topladı ve cadılarla birlikte Fjord’larda bize yaşayacak bir yer inşa etti.”

 

“Fakat Fjord’lar da Kilise’nin etkisi altında, değil mi?”

 

“Adaların özel konumları ve birçok adaya ayrılmış olması nedeniyle etkilerini sadece bazı büyük adalarda sürdürebiliyorlar. Ayrıca…” diyen Ashes dudaklarını kıvırarak devam etti: “Ayrıca bu adalarda Tanrı’nın Ceza Ordusu’ndan bir asker bile yok.”

 

Ashes Wendy’yi ikna çabalarında devam ederek: “Sen ve kızkardeşlerimiz buradan ayrılmalısınız. Cadıları çağırmak için söylentileri yaymak yanlış. Çünkü bu söylentileri Kilise de duyabilir. Bir cadı kuruluşunun büyümesine asla izin vermezler. Bir süre sonra Kilise’nin ordusu Gökhisar Krallığı’nın sınırını geçerek sizi yok edecektir. Kilise’nin yenilmez ordusuyla yani Tanrı’nın Ceza Ordusu’yla karşı karşıya olduğunda Prens Roland’ın sizi hala koruyacağına mı inanıyorsun? Hiçbir Lord cadılarla birlikte yaşamak istemez. Sana karşı çok iyi davranıyor ama tehlikeli bir durumda sizi gözünü kırpmadan terk edecek.”

 

Bir süre sessizlikten sonra Wendy: “Diğer kız kardeşlerimin düşüncelerini bilmiyorum. Ama ben Sınır Kasabası’ndan ayrılmayacağım.” dedi.

 

Ashes kaşlarını çattı. “Zaten uçurumun eşiğindesiniz. Burada kalmaya devam ederseniz durumunuz gittikçe daha tehlikeli bir hal alacak.”

 

“Yaklaşan tehlikeden kurtulmak ve bunu önlemek için Prens Roland’ı arkamızda bırakmak acımasızca. Böyle bir insan olmak istemiyorum. Ayrıca...” diyen Wendy derin bir nefes aldı ve devam etti: “Prens Roland’ın Kilise’nin baskısı altında sizin anlattığınız gibi davranacağını düşünmüyorum. Bülbül de zaten aynı soruyu sormuş ve Majesteleri de şu şekilde cevaplamıştı: “Bu kasabayı her cadının sıradan bir insan gibi yaşayabileceği bir yer yapacağım. Kilise’nin düşmanı olmam gerekse bile.’ ”

 

“…”

 

 O anda ne diyeceğini bilemediğinden bu sefer de Ashes susup kalmıştı. Bunun gibi çok fazla söz duymuştu. Ama Prens gerçekten de cadıları korumaya istekli olsaydı bile sonuçta ne değişecekti ki? Böylesine ezici bir güç karşısında kimse dayanamazdı.

 

Şimdi, Cadı Birliği’nin durumunu basitçe biliyordu. Yılan Cadı Cara öldükten sonra, derneğin diğer üyeleri Sınır Kasabası’nın Lord’u tarafından kabul edilmişti. Muhtemelen Gümüş Şehri’nde söylentileri yayan Theo, cadıları tesadüfen kurtaran sıradan birisi yerine bizzat Lord’un muhafızıydı. Lord’un cadıların güvenini kazanmak için ne tür kurnazlıklar yaptığını bilmemesine rağmen, bu titiz kamuflajın büyük kılıcının önünde düşeceğine inanıyordu.

 

Ashes sonunda kararlı bir sesle: “Lordunuz Roland Wimbledon ile  konuşmak istiyorum.” dedi.

 

 

Ertesi sabah, Prens Roland ile bir araya gelmişlerdi.

 

Bülbül’le birlikte ofise gelen Ashes, bu iğrenç adamla bir kez daha karşılaşmıştı.

 

Tilly ile aynı kana sahip olduğunu itiraf etmek zorundaydı. Uzun kül rengi saçlarını basitçe arkasında bağlamıştı. Bu saçları, güneş ışığının altında parıldıyordu. Bu saç rengi, Gökhisar’ın kraliyet ailesinin özelliklerinden biriydi. Alnı ve burnu Tilly’ye benziyordu. Ama ne kadar benzerse Ashes da o kadar mutsuz hissedecekti. Saraydaki her zamanki stilinden farklı olarak, herhangi bir süs eşyası takmamıştı. Küpesi , kolyesi, yüzüğü veya bileziği yoktu. Sıradan bir sandalyeye otururken Ashes Prens’in kendisine hala yukarıdan baktığını hissedebiliyordu.

 

Bir liderin aurası idi bu.

 

Bu düşüncenin belirmesini engelleyemezdi.

 

“Hoş geldin. Adının Ashes olduğunu duydum.” diyen Prens konuşmayı başlatmak için inisiyatif almıştı: “Kız kardeşim tarafından gönderilen bir elçisin, öyle değil mi?”

 

“Hayır, buraya gelmek benim kişisel kararımdı.”

 

“Öyle bile olsa sen hala bir elçi sayılırsın, değil mi?”

 

“…”

 

 Ashes kaşlarını çattı. Neden elçilik üzerinde bu kadar durduğunu merak ediyordu. Onunla kelime oyunu oynamak istemediğinden dolayı: “Evet, az çok.” dedi.

 

“Güzel. Elçi Ashes.” diyen Roland’ın yüzünde garip bir gülümseme vardı: “Cadılarımı götürmek istediğini duydum.”




 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18366 Üye Sayısı
  • 791 Seri Sayısı
  • 37582 Bölüm Sayısı


creator
manga tr