Bölüm 157: Ashes Part -1

avatar
1471 2

Release That Witch - Bölüm 157: Ashes Part -1


 

Çevirmen: Lodos

Gelenlerin hepsi cadıydı. Theo yalan söylememişti. Ashes kendisine doğru yaklaşan büyülü gücü hissedebiliyor ve güçlü olanları, zayıf olanlardan az da olsa ayırt edebiliyordu. 

 

Özellikle en önde yürüyen kişi liderleriydi. Büyülü gücü tıpkı keskin bir bıçak gibiydi. Ona odaklanınca hafiften bir bıçaklanma acısı hissediliyordu.

 

“Ben Ashes. Tanıştığımıza memnun oldum Cadı Birliği’ndeki kardeşlerim.” diyen Ashes büyük kılıcını yan tarafa koydu ve dört cadıya sırayla sarılmaya başladı... Hayır, beş kişiydiler. Ashes gökyüzünde dönen küçük karanlık noktaya baktı. “O bize katılmayacak mı?”

 

“Bize yolu gösteriyor.” diyen cadı gülümsedi ve: “Ben Bülbül.” diyerek diğer cadıları tanıştırmaya başladı: “Scroll, Yaprak ve Yankı.” Ardından yukarıya işaret etti ve: “Bu küçük kız da Şimşek.” dedi.

 

Ashes, Scroll’a baktığında şaşırmıştı. Scroll’daki büyü gücü oldukça zayıftı. Sanki etrafa dağılmış bulutlar gibiydi. Şaşkın bir şekilde: “Acaba sen sıra dışı bir cadı mısın?”

 

Bülbül de şaşırmıştı. “Büyü enerjisini görebiliyor musun?”

 

“Hayır, ama hissedebiliyorum.” diye açıkladı Ashes: “Sıra dışı bir cadının vücudu büyü yüzünden değiştiğinden, büyü gücünün biçimini ve akışını hissedebilir. Bence bu kız kardeşim de benim hissettiğim gibi büyü güçlerini hissedebiliyor.”

 

Scroll gülümsedi ve başını sallayarak: “Haklısın. Bu yeteneğim sayesinde tüm o insan kalabalığının içinde bana yardım edecek arkadaşlar bulabildim.”

 

“Sıra dışı bir cadı nadir mi bulunur ki?” diye sordu Bülbül.

 

Karşısındaki cadının sıra dışı bir cadıyı sormak yerine sayılarıyla ilgilendiğini duyan Ashes, Cadı Birliği’ndeki cadıların bu terimi nasıl duyduklarını merak etmişti. Bu, Kilise’nin çok gizli bir sırrıydı. Bunun nedeni, sıra dışı bir cadının gücünü doğrudan kendinde kullanması ve bu yüzden de Tanrı Gözü’nün İntikamı sayesinde bastırılamamasıydı. Eğer Kilise bir sıra dışı cadıyı fark ederse onu en büyük düşmanı ilan ederdi.

 

“Binlerce cadının arasında belki de sadece bir tane olur.” diyen Ashes kafasından geçirdiği düşüncelerin aksine cevaplarında oldukça sakindi. “Hayatım boyunca Scroll da dahil olmak üzere sadece üç sıra dışı cadı gördüm.” Ashes kısa süreliğine durduktan sonra devam etti: “Ha bir de Cadı Birliği’nin liderinin Cara olduğunu hatırlıyorum. O nasıl?”

 

“O öldü.” dedi Bülbül başını sallayarak: “Kutsal Dağ’ı ararken yolda öldü.”

 

“Bu çok üzücü...” dedi Ashes. Sesini alçaltmıştı ama onu asıl şaşırten şey, Bülbül’ün sesindeki kedersizlikti. “Yeni lideriniz kim?”

 

“Sınır Kasabası’na geri döndüğümüzde bunun hakkında konuşuruz.” diyen Bülbül gülümsedi: “Onunla çok yakında görüşeceksin.”

 

Kasabaya girdiklerinde Ashes önemli bir şey fark etmişti. Cadılar gerçekten de meşale tutarak sokakta yürümeye cesaret edebiliyorlardı. Ayrıca, kasabada çoktan gece olsada etraf durgun değildi. Birçok evin kağıt pencerelerinden bulanık ışıkları görebiliyor ve birşeyler okuyan çocukların sesini duyabiliyordu.

 

Mum pahalı bir şey değildi ama halkın tasarruf yapması gerektiğinden lazım olmadıkça mumları yakmazlardı. Çocuklar da kelime-kelime okuyorlardı. Yoksa ebeveynleri onlara okumayı mı öğretiyordu?

 

Yanındaki cadılar bunu açıklamadıklarından dolayı kendisi de bunu sormaya isteksizdi. Sonuçta, burada kalıcı değildi. Yapması gereken şey onları en kısa zamanda buradan uzaklaştırmaktı.

 

Çapraz sokaklarda yürüyerek her adımda kaleye biraz daha yaklaşıyorlardı. Ashes bu gece vaktinde, karanlık duvarları ve muhafızları görebiliyordu. Ardından “Nereye gidiyoruz?” diye sordu.

 

“Sınır Kasabası’nın kalesine. Neredeyse vardık” diye yanıtladı Bülbül.

 

“Bekleyin.” diyen Ashes yavaşladı: “Orada Lord yaşıyor.”

 

“Evet. Ama orası aynı zamanda cadıların evi.”

 

“Lord’la bir anlaşmaya mı vardınız?” diyen Ashes kaşlarını çattı. Yerel kuvvetler güçlü ve koordineli olsa bile Tanrı Gözü’nün İntikamı’nı takan Kilise’nin askerleriyle yüzleşmek oldukça zorluydu. Bu yüzden Lord’la cadıların yolları kesiştiğinde, hayatta kalmalarını garanti etmek karşılığında Lord’a çalışırlardı. Bununla birlikte çoğu Lord anlaşma koşullarını tartışmaktan çekinir ve avantajsız durumda olan cadıları ezer ardından da sömürdü. Bu tür işbirlikleri çabuk sona ererdi.

 

“Biraz.” diye cevap veren Bülbül’ün sesi ezilmiş gibi değildi. Oldukça neşeli geliyordu: “Hepimiz Majesteleri’yle bir anlaşma imzaladık.”

 

Ashes onlar için mutlu olamamıştı. Mürekkep ve kağıtla yazılan sözleşmelerin bağlayıcı gücü oldukça azdı. Lord cadıları korumaktan bıktığında veya onlarla olan eşit ilişkilerini sona erdirmek istediğinde yapması gereken tek şey anlaşmayı şöminesine fırlatmaktı. Cadıların karşı karşıya kaldığı adaletsizlik için savaşacak hiç kimse yoktu. Büyük okyanustaki yalnız bir tekne gibiydiler ve her an batma riski taşıyorlardı.

 

Neyse ki o buraya gelmişti. Onları denizin karşısındaki Fjordlara götürmek istiyordu. 

 

Orası cadılar tarafından inşa edilmiş bir yaşam alanıydı. Orada Kilise’nin ve dünyanın tehditlerinden uzak kalabilirlerdi.

 

Kalenin kapısına vardıklarında, muhafızlar gerçekten cadıların varlığına alışmıştı. 

Kral’ın Şehri’ndeki sarayla karşılaştırıldığında Lord’un kalesi o kadar da büyük değildi. Koridor boyunca duvarlarda sadece birkaç meşale asılmıştı. Titreyen alevler tüm alanı aydınlatamıyordu. Kasvetli koridorda yürürken oldukça daralmış hissediyordu. Konuk odasına girdiklerinde etraf daha da parlaklaşmıştı.

 

Ashes, konuk odasında uzun süredir onları bekledikleri anlaşılan daha fazla cadı görmüştü. Odaya girdikleri gibi onu karşılamışlardı. Kısa bir tanıtım konuşması yapmak isteyen Bülbül ileri doğru iki adım atmıştı ki aniden odada bekleyen cadılardan biri hızla koştu.

 

Ashes cadının davranışlarını fark etti ama buna karşı kendini savunmadı. Karşısındaki kız beklenmedik bir hareket yapsa da, düşmanlığa dair bir şey hissetmemişti.

 

“Kurtulmuşsun.” diyen kızın sesi heyecan doluydu. “O zamanda beni de kurtardığınız için teşekkür ederim.”

 

Ashes dona kalmıştı: “Sen...”

 

“Ben! Wendy!” diyen cadı kollarını gevşeterek ona doğru bakıyordu: “Ben o koro sınıfındaki küçük kızım, hatırlıyor musun?”

 

 

İkinci kattaki yatak odasında sadece Ashes ve Wendy vardı.

 

Ashes, burada aynı manastırdan gelen birisiyle bir araya geleceğini hiç düşünmemişti. Aslına bakılırsa, ona yoldaş demesi biraz zordu. O gece karşılaşmasalardı, birbirlerini tanıyor olmazlardı. Dürüst olmak gerekirse, kendisi gibi yerin altındaki hücrelere zorla sürüklenen başka talihsiz birisinin olduğunu bile bilmiyordu. Daha da önemlisi, o kişinin bir cadı olmasını beklemiyordu.

 

“Manastırdan kaçtıktan sonra Deniz Meltemi Bölgesi’ne yerleştim,” diyen Wendy uzun bir sessizlikten sonra devam etti: “Daha sonra orada yaşayan tüm çocukların kaybolduğu büyük bir yangının çıktığını duydum.”

 

“Yangın mı?” Ashes başını salladı: “Kilise skandalı örtbas etmek için bunu uydurmuş. Beni durdurmaya çalışan bazı yöneticilerle Yargı askerlerini öldürdüm... Ta ki Tanrı’nın Ceza Ordusu gelene kadar. Gözümün üzerindeki yara izi onlardan birisi tarafından verildi bana. Hemen kaçmak için aklımı başıma toplamasaydım, geri kalanları geldiğinde orada ölürdüm.”

 

“Tanrı’nın Ceza Ordusu...” Wendy bu kelimeleri fal taşı gibi açılan gözleriyle tekrarlamıştı: “O da ne?”

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18137 Üye Sayısı
  • 790 Seri Sayısı
  • 37403 Bölüm Sayısı


creator
manga tr