Bölüm 129: Akşam Kursu Yeniden Başlıyor

avatar
1608 1

Release That Witch - Bölüm 129: Akşam Kursu Yeniden Başlıyor


 

Çevirmen: Lodos

Nana, yaralı askerin kırığını basit bir yaralanma olduğundan dolayı hızlıca iyileştirmişti. Roland daha sonra, Birinci Ordu’yu kampına geri yollarken sadece baş şövalye, cadılar ve birkaç muhafız olay yerindeydi.

 

Kasvetli bir ifadeyle cesede doğru ilerliyordu. Carter’a mermilerin isabet ettiği yerleri kesmesini emretti.

 

Kestiği yaralar yarım parmak derinliğindeydi ve çıkardığı kurşun mermilerde kırılmıştı. Hapları kullanan kişiler normal insanlarla aynı seviyede yaralanıyormuş gibi gözüküyordu.

 

Roland: Carter, ne düşünüyorsun?” diye sordu.

 

Carter biraz üzülmüş gibi görünüyordu. Muhtemelen kılıç eğitimi almayan bir kişiden böyle bir hamle beklemiyordu. “Gücü ve hızı çok mantıksız idi. Eğer gözlem yapmıyor olsa idik ilk saldırıda başını keserdim.”

 

“Ya bir şövalye olsaydı?”

 

“Bu...Carter biraz düşündü ve: “Eğer Dükün şövalyeleri olursa muhtemelen onlarla baş edebilirim. Eğer Soğuk Rüzgar Tepesi’nden veya Kralın elit şövalyelerinden olursa büyük ihtimalle bir saldırısını bile savuşturamam.” dedi.

 

Roland yorum yapmadı ama büyük ustalar düelloyu her zaman daha yetenekli kişilerin kazanacağını söylerdi. Belki de Carter’ın tahmini doğruydu. Ama aynı ekipmana sahip olsaydı durum dramatik bir şekilde değişirdi. Mahkumunda ağır bir zırhı, kaskı ve iki elli bir kılıcı olsaydı Carter kesinlikle o kadar kolay kazanamazdı.

 

Hapların gücü arttırması çok yönlüydü. Daha ağır zırh ve silah taşımasına olanak sağlamakla kalmıyor ayrıca savaş alanında çok daha uzun bir süre boyunca kalmasını da sağlıyordu. Roland, Uzun Şarkı’da iken yaptığı tahmini düzeltmek zorundaydı. Hap adrenaline benziyor muydu? Hayır, bu hap adrenalinden çok daha korkunçtu. Hormonlar vücudun kendi potansiyelini uyandırırdı. Ama bu kırmızı hap açıkça mahkumun vücudunun sınırlarını aşabilmesine olanak sağlamıştı. Özellikle kaçmaya çalışırken gösterdiği hız ve ivme, neredeyse ağır bir süvariyle karşılaştırılabilirdi.

 

Siyah hap da aynı derecede etkiliydi. Göğüs kafesi neredeyse kesilerek açılmıştı ama onu engelleyen herhangi bir işaret veya ifade yoktu. Eğer normal bir insan olsaydı, acı nedeniyle savaşma isteğini çoktan kaybederdi.

 

Sadece güç arttıran ve ağrı azaltan haplarla bir sivil zaten bu kadar güçlüyken bu hapları kullananlar bir grup eğitimli şövalye olsaydı neler olurdu? Roland rahibin teklifini düşündüğünde tedirginleşiyordu.

 

“Majesteleri. diye aniden seslendi Bülbül: Cildine bakın.

 

Tutuklunun derisi önceki kırmızı renkten kül rengine dönmüştü. Soluk ve buruşuktu. Tıpkı deri değiştiren bir yılana benziyordu. Roland bıçağının sapıyla dürttüğünde derisinin altında kaslar olmadığını fark etti. Dokunduğunda boşluk gibi hissediyordu. Derisini kestikten sonra görmüştü ki; deri altındaki yağlar sümüksü bir haldeydi. Kaslarda da benzer durum geçerliydi.

 

“Tanrı Gözü’nün İntikamı’nı yutan bir kişiyle benzer gibi gözüküyor.diyen Bülbül’ün yüzünde ciddi bir ifade vardı: “Hap, taşla benzer maddelerden yapılmış.”

 

Taşı yutunca, böylesine yüksek seviyede gücünü arttırma ihtimali yoktu.

 

Peki, bunu nasıl yapabilmişlerdi?

 

Hapların çok güçlü yan etkileri var gibi görünüyordu. Bunun kalıcı mı yoksa iyileştirilebilir olup olmadığını da bilmiyordu. Roland ise ilk düşünceye daha eğilimliydi. Eğer ikinci bir fikri olsaydı morfinin ve adrenalinin gelişmiş versiyonu olan bu hapları “Savaş Tanrısı” olarak adlandırılabilirdi. Grup halinde kaldıkları ve iyileşebildikleri sürece Kilise’nin dünyaya hükmetmesi çok da şaşırtıcı olmazdı.

 

Hapın etkisi kısa süreliydi ve yan etkileri olsa bile yine de buna karşı uyanık olmak iyi olur diye düşünüyordu Roland. Eğer Kilise Timothy’yi veya Garcia’yı bunlarla desteklemeye başlarsa, hapları kullananlardan oluşan bir orduyla karşı karşıya kalacaktı.

 

Daha da rahatsız edici olan ise Kilise’nin bu hapları vermek için istekli olmasıydı. Gökhisar Krallığı yeniden birleştikten sonra yeni Kral’ın haplarla onlara saldırabilme ihtimalini umursamıyorlar gibi görünüyordu. Gökhisar Krallığı savaşta ölecek adam toplamakta hem Yeni hem de Eski Kutsal Şehir’den çok daha iyiydi. Güçlerini birleştirseler dahi Yargı Ordusu çok zor yok edilebilirdi.

 

Ellerinde çok daha güçlü bir kart tuttukları sürece bunu umursamazlardı.

 

Bu sonuca varan Roland sadece iç çekti. Uzun Şarkı’ya yaptığı saldırıda Sınır Kasabası’nın nüfus ve sermaye sıkıntısını bitirmeyi amaçlamıştı. Daha sonra eğitim düzeyini, üretimi ve tarım aşamalarını geliştirmeye odaklanacaktı. Böylece Sınır Kasabası’nı kısa bir sürede, kasabadan şehre dönüştürecekti. Yeni silah tasarlamayı bekletmeyi planlamıştı. Fakat şimdi Birinci Ordu’nun gelişimi durdurulmamalıymış gibi görünüyordu. Yeni bir silah tasarlamak öncelik listesinin tekrardan en tepesine çıkmalı idi. Mesela arkadan dolan bir tüfekle, sabit şarjörler gibi.

 

Arkadan dolan tüfeklerin mekanizması aslında oldukça basitti. Sabit şarjörü de kağıttan ya da bakırdan yapabilirdi.

 

Doğru barut karışımı konusunda ise Roland’ın hala bir fikri yoktu. Bileşenin içinde sadece Cıva fülminatı olduğunu biliyordu. Yani kelimenin tam anlamıyla, hammaddelerde nitrik asit ve cıvanın olması gerekliydi. Karışımdaki diğer malzemeleri ise hatırlamıyordu. Dahası, özel sıcaklık ve nem koşulları vardı. Bu yüzden eğer dikkatsizlikle yapılıp patlama olursa birisinin parmağını da beraberinde götürürdü. Bu nedenle, simyacıları işe almak için para harcamanın çok daha iyi olacağına karar vermişti. Sınır Kasabası’nın tenha köşesinde onlara bir laboratuvar verip, doğru karışımı araştırmalarını isteyebilirdi.

 

*

 

 Akşam yemeğinden sonra Roland, Anna ve Scroll’la beraber ofisine geri döndü.

 

Sınır Kasabası’nın mali durumu şişkin bir cüzdan gibiydi. Roland kısa süre içinde varlığının yarısından fazlasını verimini çok sonradan görecek olsa dahi zorunlu eğitim için kullanacaktı.

 

Sanayi topluluğunun, okuma-yazma bilmeyen kaba kuvvetini kullanan sivilerin yerine temel eğitimi olan sivillere ihtiyacı vardı. Yaygın bir eğitim olmadan, nüfustaki artış bir yük haline gelebilirdi.

 

Bunu dikkate alan Roland, bu akşamdan itibaren her akşam ders vermek için vakit ayıracaktı. Scroll gelecekte eğitimin önünü açacak çok yönlü bir öğretmen olacaktı. Doğal olarak da Roland tüm hayatı boyunca öğrendiği herşeyi Scroll’a öğretiyordu. Anna ise kendi tercihinden dolayı bu kursa katılmıştı.

 

Anna’nın olağanüstü kuvvetli bir hafızası olmasa da bilgi arzusu ve öğrenme isteği bütün cadıların arasında en fazla olanıydı. Altı ay içinde sık sık kütüphaneye gitmiş ve okumadığı kitap kaldı mı diye kontrol etmişti. Ek olarak, yeni şeyleri hızla kabul etmesi ve mantıklı düşünme biçimi de böyle bir çağda oldukça nadir görülen bir durum idi.

 

Scroll’dan temel matematik ve fizik ders kitaplarını alan Roland, bugünkü ders içeriği hakkında konuşmaya başladı.

 

Roland başlarda toplama, çıkarma, çarpma ve bölme öğretirken gittikçe karmaşık denklemlere geçti. Anna’nın anlama kapasitesi Scroll’dan çok daha iyiydi. Fakat fizikte durum değişti. Scroll, Roland’ın önceden yaptığı açıklamaları kelime kelimesine hatırlıyordu. Bu yüzden geriye sadece yavaşça anlaması kalıyordu. Zaman zaman Anna, bazı sorular soruyordu. Örneğin, “Temel parçacıklar nasıl görünüyor? Neden tüm canlıları oluşturan temel parçacıkların birbirleriyle benzer özellikleri yok?”gibi sorular.

 

Roland bazı soruları cevaplarken, bazılarını cevaplayamıyordu.

 

Örneğin, büyü sonuç olarak nedir?

 

Ona sadece daha önce kendisinin ulaştığı tahminleri anlattı: “Büyü elektrik veya termal enerjiye benzeyen bir çeşit enerji. Ama sadece cadılar kullanabiliyor. Ancak, bu enerjiyi topladıktan sonra sıradan insanların da bu enerjiyi kullanılabilme ihtimalide göz ardı edilmemeli. ”

 

Bunları duyan Anna düşünmeye başlamıştı.

 

Kadınlara ders anlattığında zaman hızla akıp gidiyordu. Özellikle yetenekli kadınlar olduğunda. Roland farkında olmadan mumu çoktan iki kere değiştirmişti. En son koyduğu mum da sönmek üzere idi.

 

Roland aniden hafif bir horuldama duymuş ve sesin geldiği yöne döndüğünde Bülbül’ün koltukta  uyuduğunu fark etmişti. Belki de ders ona bir ninni gibi geliyordu? Artık sisin içinde olmadığından, üçünün gözleri önündeki uyku pozisyonu tamamen garipti.

 

Prens başını sallayıp dersi bitirmenin vakti geldiğine karar verdi. Paltosunu çıkardı ve nazikçe Bülbül’ün üstünü örttü. Mumu söndürüp yüzünde bir gülümsemeyle Anna ve Scroll’la beraber odadan çıktı.

 

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18322 Üye Sayısı
  • 791 Seri Sayısı
  • 37546 Bölüm Sayısı


creator
manga tr