Bölüm 109: Yankı Part -2

avatar
1615 0

Release That Witch - Bölüm 109: Yankı Part -2


 

 Çevirmen : Lodos

Ama düelloda Osha Klanı, Tribian Klanının kullandığı sinsi yöntem sayesinde kaybetmişti. Bu da yetmezmiş gibi klan liderini de öldürüp, klanı Sonsuz Pelerin’e sürmüşlerdi. Eski klan liderinin, şimdi Yankı olarak bilinen kızı Gümüş Ay, göz kamaştırıcı görünümünden dolayı köle olarak Berrak Su Limanı’ndaki bir işadamına satılmıştı.

 

Demir Balta, kum insanlarının kabul edilmiş bir üyesi olsa da, melez kanlı olması nedeniyle Osha klanının gerçek bir üyesi değildi ve bu yüzden de sürgüne mahkum edilmemişti. Çünkü güçlü savaş yetenekleri nedeniyle, diğer klanlar onunla ilgileniyor ve kendi taraflarına çekmek istiyordu. Ama eski liderin yıllarca onunla ailesinden biri gibi ilgilenmesi, Yankı’yu kurtarma umuduyla birleşince, Demir Balta diğer klanların tekliflerini reddetmekten tereddüt etmemişti. Uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra nihayet Berrak Su Limanı’na ulaşmıştı ama Yankı’nun çoktan şu anda Gökhisar Kral’ına satılmış olduğunu bilmiyordu.

 

En sonunda da Cadı Birliği’ne ait bir cadı tarafından kurtarılmıştı. Demir Balta da ümidini kaybetmiş bir şekilde Gökhisar Krallığı’nın batı sınırına ilerlemişti. Ancak bugün, bu iki kişi Sınır Kasabası’nda beklenmedik bir şekilde bir araya gelmişlerdi.

 

Roland bir süre düşünerek sessiz kaldıktan sonra sordu: “O zaman gelecek için planınız ne? Yankı’yu yanına alıp güney’e dönerek, Osha klanını mı dirilteceksin?”

 

“Hayır, Majesteleri!” Demir Balta bir dizinin üzerine çökerek, “Zaten Üç Tanrı’ya yemin ettim ki, hayatımın geri kalanında hep sizin için çalışacağım. Ben sadece... Ben sadece tekrar Gümüş Ay’ı görünce çok heyecanlandım. Duygularımı kontrol edemedim, lütfen beni cezalandırın! ”

 

“Peki sen?” Prens Yankı’ya sorarak: “Halkının intikamını almak istiyor musun?”

 

Bu soruyu sorduktan sonra, Yankı da Roland’da diz çökerek: “Cadı güçlerim uyandığında gerçekten intikam alma düşüncem vardı ama bugün, artık bu tür duygularım yok. Lütfen burada kalmama izin verin… Gidebileceğim başka bir yerim yok.”

 

“Anlıyorum. Lütfen, ayağa kalk.” dedi Roland sessizce. “Bu şekilde hareket etmene gerek yok. Kaygılanma, seni göndermeyeceğim.” Bir dakika durdu, sonra güçlü bir şekilde sesle: “Aslında, intikamını almanı sağlamam o kadar da imkansız değil.” dedi.

 

“Ne?” Demir Balta bir şokla bağırmıştı, kendi kulaklarına inanamıyordu. Bununla beraber Yankı, çok fazla tepki vermemişti. Sonuçta, çoktan Demirkum şehrine geri dönmekten umudunu kesmişti.

 

“Elbette şu anda bunu yapamam.” Roland elini ilgisizce salladı. Bu fikri bir heves üzerine düşünmemişti. Demir Balta’nın Güney’i tanıtımı sırasında çok ilginç şeyler duymuştu. Bu arazinin sıcak ve kurak olduğunu ama arazinin çok garip şeyler verdiğini söylemişti. Onlarca yıl topraktan dışarı çıkmayan şeyden özellikle turuncu alevler yükseliyordu. Turuncu ateşler genellikle büyük bir çukurun üstünde yanıyordu. Çukurun alt kısmındaysa herhangi birisi siyah Styx’in durmadan aktığını görebilirdi.

 

Turuncu ateş, siyah Styx, konuşmaya değer kelimelerdi. Roland bu açıklamayı dinlediğinde aklında bir soru belirmişti, petrolden bahsetmiyor muydu? Hatta daha da fazlasıydı. Bu açıkça petroldü! Bu siyah sıvının endüstriyel gelişimde ne kadar önemli olduğunu hiç kimse sorgulayamazdı. Sonuçta, modern savaşların yarısından fazlası petrole olan ihtiyaç nedeniyle yapılmıştı. Petrol fiyatlarının yükselmesi ve düşmesi bir çok ülkenin yükselişini ve düşüşünü etkileyebilir hatta dünya haritasını bile değiştirebilirdi. Eğer güneydeki insanları bir şekilde kontrol altına alabilirse, sabit bir petrol kaynağı elde edebilirdi.

 

Bununla birlikte o anda Roland’ın uzaktaki bir bölgede yaşanan tartışmaları kontrolü altına alacak zamanı yoktu. Bu nedenle de daha iyi bir seçeneği olmadığından bunu biraz ertelemek yahut geç yapmak zorundaydı.

 

“Tahta geçtiğimde, sana adaleti sağlamaya çalışacağım.” Roland diz çökmüş Demir Balta’nin önüne çıktı: “Fakat bugün Birinci Ordu disiplinini ihlal ettiniz. Şu andan itibaren iki günlük hapis cezasına çarptırıldın, bu iki gün boyunca yanlış davranışların üzerine düşüneceksin. ”

 

“Evet Majesteleri!! Demir Balta heyecanlı bir şekilde cevapladı.

 

“Sonra eğitime devam edelim! Şövalye’ye konuşan Roland: “Bir sonraki yürüyüşten de sen sorumlu olacaksın.” dedi.

 

 *

 

Bryan, günlük eğitiminin sona ermiş olduğunu düşünüyordu. Ama herkes hala egzersiz alanındaki yerlerinde oturuyor, kimse kendi başına dağılmaya cesaret edemiyordu.

 

Sonuçta, Carter Prens ile beraber ayrılmadan önce oldukları yerde dinlenme emri vermiş ama dağılmaları için emir vermemişti.

 

Devriye saatini de beklemek zorunda kalırsa, ne yapardı? Böyle bir senaryo düşünmek istemiyordu.

 

“Sör Şövalye, Kaptan Demir Balta geri dönmeyecek değil mi?” bunu Brian’la aynı grupta olan Nail sormuştu.

 

“Sana daha önce kaç kere söyledim, bana Sör dememelisin. diyen Brian onu tekrar düzelterek: “Birinci Ordu’da, beni grup lideri diye çağır.” dedi. Majesteleri tarafından şövalye ilan edildikten sonra ordu içindeki rütbesi çok daha yükselmişti. Hatta, diğer insanların onunla konuşmaya cesaret edemediği bir noktaya gelmişti, Nail hariç – Orduya katılmadan önce bu küçük adam madenci olarak çalışıyordu. Konuşmak için sık sık yanına gelen tek kişi oydu. Nail’in anlattığına göre sadece şövalyeyle konuşmaya cesaret edebilmesini değil, Majesteleri ile yakın sohbeti olduğunu bile söylemişti.

 

Üstelik, Demir Balta başka bir ülkeden gelmişti, Majesteleri doğrudan yanında durduğu sırada başka bir kadının önünde diz çökecek kadar cesurdu. Hatta ona “Klan lideri” demesiyle de kuralları bayağı bir ihlal etmiş oluyordu.

 

“Sanırım durum öyle olacak.” diye başını salladı Nail. “Şahsen Majesteleri ile konuştum, o diğer asiller gibi değil, ah …” Başını kaşıyordu, doğru kelimeleri bulmaya çalışıyormuş gibi görünüyordu. “Neredeyse aynı gibi görünse de onlardan tamamen farklı.” dedi.

 

Brian da Demir Balta’nın çok ağırca cezalandırılmasını istemiyordu. Bir aydan fazla birlikte eğitimden yaptıktan sonra, o yabancıya derinden hayranlık hisseder olmuştu. Özellikle yolda vahşi doğada kalmaları gerektiğinde bir çadır kurmayı öğrettiğinde.

Herkes, sabırla öğrettiği mükemmel becerilerden faydalanıyordu. Şövalyenin gözünde Demir Balta, Birinci Ordu Komutanı olmak için Carter’dan daha uygundu.

 

“Geri döndüler!” Nail Brian’ın koluna dokunarak: “Hey, aralarında Demir Balta’yı göremedim.”

 

Hayır, hayal gücünün önünü kesmeli idi. Carter daha önceden eğitim aldıkları şekilde dizilmelerini emretti. Hazır olduklarında Majesteleri öne çıktı ve konuşmasına başladı: “Yanımdaki kadın başka bir cadı, adı Yankı. O ve Demir Balta yıllarca ayrı kalmışlar… Kurallara göre Demir Balta, formasyonu bozarak askeri disiplini de ihlal ettiğinden dolayı günlük hapse mahkum edildi. Bir kez daha tekrar ediyorum, hepiniz düzenli ordunun bir üyesisiniz ve bu ordunun her bir üyesi için en önemli kural her zaman emirlere uymak ve disiplini korumaktır! Bunu anlayabiliyor musunuz?”

 

“Evet Majesteleri! “ Brian diğerleri gibi, onun izniyle bağırmıştı. Demir Balta’nın hapse mahkum edildiğini duyduğunda, kalbi nihayet sakinleşmeyi başarmıştı ve Nail’in olduğu tarafa bakınca onun küçümseyici yüzünü görmüştü.

 

“Bunu takiben, o yeteneğiyle enstrümanlarının seslerini taklit edebiliyor. Eğitim sırasında borazan ve davul gibi çeşitli müzik aletlerini kullanacak. Harekete geçme emri için birkaç çeşit marş çalacak! Herkes davullara göre hareket edecek ve daima aynı ritmi koruyacaksınız. Ayrıca ekiple aynı çizgide olacaksınız.” Burada, Majesteleri durdu. “Savaş alanında Yankı her zaman arkanızda duracak. Onu Birinci Ordu’nun bayrağı olarak düşünebilirsiniz ve her zaman sahip olduğunuz her şeyle onu korumalısınız! Şimdi tüm söyleyeceklerim bitirdiğime göre... Herkes melodilere aşina olmaya baksın.”

 

Marş da neydi? Brian’ın kafası karışmıştı, bara gittiğinde nadiren duyduğu müzik gibi bir şey miydi? Bu tür yumuşak müzikler askerleri nasıl motive edecekti ki?

 

Ancak Yankı’nın ağzından gelen melodiyi duyduğunda daha önce hiç böyle bir şey duymadığını fark etmişti. Majesteleri’nin ne demek istediğini anında anlamıştı. Davulun ritmi direk olarak kemiklerine işleyerek ayaklarına hareket ettirme arzusunu veriyordu. Aynı sırada çalan hafif melodiyse savaşma arzusunu uyandırıyordu. Demek buna marş deniliyordu, savaş alanında bunu duyan herkes gaza gelirdi. Bu şarkı herkesin durmadan ilerlemeye devam etmesini teşvik eden bir Savaş İlahisi idi.

 

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18422 Üye Sayısı
  • 792 Seri Sayısı
  • 37653 Bölüm Sayısı


creator
manga tr