Bölüm 108: Yankı Part -1

avatar
1598 0

Release That Witch - Bölüm 108: Yankı Part -1


 

 Çevirmen: Lodos

Şeytan Ayları biteli iki hafta olmuştu. Eriyen karlar Shishui Nehrine akıyordu.

 

Bembeyaz manzara yavaşça azalıp kaybolmuştu. Böylece her iki taraftaki ağaçlar bir kere daha filizlenerek, doğa bir kez daha yeşillenmeye başlamıştı.

 

Sınır Kasabası’nın doğusundaki araziyi, Anna çoktan ağaçlardan ve karlardan temizlemişti ve Majesteleri’nin isteğine göre, Birinci Ordu için geçici uygulama alanı olarak kullanılıyordu. Pratik sahasında, Carter elinde silah tutuyor, süngeri düzgün bir şekilde takabilmiş mi diye kontrol ediyordu.

 

Bu majestelerinin en yeni icadıydı ama otomatik çalışan makineyle veya modifiye edilmiş kar tozu ile karşılaştırıldığında, yeni buluş biraz basit görünüyordu. Carter ilk kez yeni silahı eline aldığı anda kaliteli bir silah olmadığını anlamıştı.

 

Kısaca, keskin demir bir üçgendi, orta çizgiyi temel alarak aşağıya doğru iki küçük demir parçası vardı. Keskin kenarı olmasına rağmen, silahla kesik atması kesinlikle imkansızdı – bıçak çok kısaydı, bükülürse hemen kırılırdı. Diğer ucu sadece başparmak kalınlığındaydı. Bir düşmana yatay bir şekilde saldırmayı başarmış olsaydı bile, Carter düşmanın kıyafetlerini bile parçalayabileceğinden emin değildi.

 

Bu silahın yalnızca bir kullanımı olabilirdi o da saplamaktı ve yine kullanılabilmesi için silahla bağlantılı olması gerekiyordu. Yalnız başına kullanılırsa, hançer bile daha iyi bir silahtı. Bir Şövalye’ye göre sadece bir saldırı seçeneği olan böyle vasıfsız bir silah yapmak, demiri israf etmekten başka birşey değildi. Topraklarında bir demirci böyle bir silah yapmaya cesaret ederse, adamı bağlayıp sertçe döverlerdi.

 

Fakat böylesine kötü bir silah olmasına rağmen, Carter hala Majesteleri’nın özgünlüğünü ve tüm detaylara olan tutkusunu görebiliyordu. Örneğin, tabancayla süngü arasındaki bağlantı tasarımı. Namlunun ucunda dik açılı iki tane delik vardı, süngü üzerindeki iki küçük demir parçası deliklere takıldıktan sonra, süngü namlu etrafında yarım tur çevriliyor ve süngü sabitleniyordu. Bu fikir sayesinde delikler ve demir parçaları mükemmelce uyum sağlıyordu, Eğer biraz fazla gevşek olursa, silahçı iki demir parçasıyla deliklerin arasına biraz kağıt sıkıştırabilirdi. Hiç kağıt yoksa, ağaç yaprakları da kullanılabilirdi.

 

“Süngüyü tüfeğe yerleştirin!”

 

Anahtar kelimeyi duyduklarında, silah takımı süngülerini çantalarından çıkarıp silahın namlusuna yerleştirdiler. Şimdiye kadar sadece kırk çanta üretebilmişlerdi.

 

Bu hareketi neredeyse tüm sabah boyunca yapmışlardı ve şimdi çoğu asker süngüyü sabitlemeyi iki ila üç kez ayarlamada halledebiliyordu. Majesteleri’nin dediğine göre süngü sadece son çare olarak kullanılmalıydı. Adamlarının sadece süngüyle, yakın saldırı başlatmalarını istemiyordu. Carter ise bu açıklamayı onaylamıyordu. Bir adam şahsen bir düşmana silah saplamadığı sürece, onları çocuk olarak görmeye devam edecekti. Sadece ilk kanı gördüklerinde sıradan madencilerden veya avcılardan, bir askere dönüşebilirlerdi.

 

Demir Balta da eğitilenlerin arasındaydı. Daha önceden sadece bir avcı olduğunu söylemiş olsa da, Carter’ın becerilerini görebildiği kadarıyla, bu adamın daha önceden özel bir dövüş eğitimi aldığını kesinlikle söyleyebilirdi. Yetenekleri, bir şövalyeden daha kötü değildi. Majesteleri Carter’a, askerlere yeni silahın nasıl doğru bir şekilde kullanılacağını öğretmesini istemişti. Bu emri aldıktan sonra Carter biraz kabahatli hissetmişti. Süngü daha önce hiç görmediği bir silahtı, bu yüzden nasıl kullanılacağını bilemiyordu.

 

Bununla beraber prototipi gördükten sonra, Carter bir kez daha güvenle dolmuştu. Sonuçta, süngü, kısa mızrakla benzerdi. Buna ek olarak özel bıçağı sayesinde, mızraktan çok daha kolay kullanılabilirdi.

 

Eşsiz bıçak tasarımı olduğu için, süngü antremanı yöntemi de çok özelleşmişti. Nasıl yarık atıcağına, yükselteceğine, engellemelerine veya süngüyle süpürmeleri gerektiğini öğrenmelerine gerek yoktu. Sadece tek bir hareket vardı, saplama. Böylece şövalye tüm askerleri sıraya yerleştirip saplama için en uygun yöntemi öğretmeye başladı – bir ayağını diğeri önüne koyarak dizini bük ve kollarını maksimum güçle ileri it.

 

Bu tür tekrarlayan eğitim yöntemleri son derece sıkıcıydı. Dolayısıyla Carter, herkesin bu tür pratik uygulamalarını titizlikle yaptığında şaşırıp kalmıştı. Kıştan önce hepsi bir sürü zayıf ve tembel sivildi, ama şimdi iyi bir acemi grubu gibi davranıyorlardı. Carter bağırarak emrettiğinde hemen harekete geçiyorlardı ve daha önceden eğittiği askerlerden daha fazla çaba harcadıklarını da kabul etmişti. Elbette, eğer onlara kılıç vermiş olsaydı ya da Majesteleri’nin dediği gibi “soğuk silah” verseydi, hala üç vuruşta yenilirlerdi ama iradeleri açısından, ilerlemelerinin kabullenilmesini hak ediyorlardı.

 

Bir saatlik eğitimden sonra Carter silah ekibinin oturmasına izin vererek ara verdi. O anda Majesteleri pratik alanında gözükmüştü, yanında kaput giymiş bir kadın da vardı. Bu şövalyeyi şaşırtmamıştı. Pratik başlamadan daha önce Majesteleri, bugünkü pratiği bir cadı tarafından destekleneceğini önceden haber vermişti.

 

Bununla birlikte Carter, cadının o kadar uzun olacağını düşünmemişti, gözleriyle ölçebildiği kadarıyla, Majesteleri kadar uzundu ama yine de hala zarif ve iyi görünümlü diye düşündü Carter. Sonra düşüncesinden geri gelerek, askerlerin ayağa kalkıp Dördüncü Prens’i selamlamalarını sağladı.

 

“Majesteleri!” Askerler ellerini kaldırarak bağırdılar.

 

Selamlarını alarak başını salladı: “Çabalarınız için sağolun” dedi ve Carter’la yalnız konuşmak istediği için etrafta onunla dolaşmaya başladı ama o anda bir asker Prens’in olduğu tarafa doğru koştu. Bunu fark eden Carter’ı kaşlarını çattı, elini kılıcının kabzasına koydu ve bir adım öne geçerek Prensi arkasına aldı. Bülbül’se çok daha hızlı tepki vermişti, eli sisin arasından çıkmış ve Roland’ın kolunu yakalamıştı. Durum hafiften yanlış giderse, Prensi sisin içine çekecekti.

 

Ama sonra onlara gelen kişiyi fark ettiler, aslında bu kişi Demir Balta’ydı.

 

Ve dahası, Prens’e doğru koşmuyordu, bunun yerine cadıya doğru koşmuş ve yanına gelince dizlerinin üzerine çökmüştü. Bu diz çöküş bir Krallık’ın diz çöküşü değildi. Hayır, bütün vücudu yerde duruyordu, başı kollarının arasında içeriye eğilmişti ve: ”Klan Liderim!” diye haykırıyordu.

 

Silah ekibinin eğitimi zorunlu bir mola vermek durumunda kalmıştı.

 

 *

 

 “İlk öncelikle bana, burada neler döndüğünü anlatabilir misin?”

 

Kalenin salonuna geri dönen, Carter, Echo ve Demir Balta bir araya gelmişti, Roland Lord pozisyonunda otururken, memnuniyetsizce böyle sormuştu.

 

Disiplin! Her zaman disiplini sürdürmeliydi! Bu, askerler için en önemli kurallardan biriydi ve artık bir ordu olmuşlardı. Çelik gibi bir disipline sahip olmalıydılar! Klan liderini görünce sadece konuşmamak değil, Kralını görseydi bile bir ayak parmağını çizgiden dışarı adım atmamalıydı. Bu tek gereklilikti!

 

Roland’ın en başından beri Demir Balta’yla ilgili çok iyi izlenimleri vardı ancak bugün yaptığı hareketiyle sadece iç geçirebilmişti. Bu yüzden yaptığı son analizinden Roland şunu görmüştü: İçindeki kültür kalitesi pratik yeteneklerine ayak uyduramıyordu. Açıkça disiplin kelimesinin anlamını bilmiyordu.

 

“Majesteleri! Demir Balta artık daha fazla bekleyemiyordu. Diz çökerek, pişmanlığını gösterecekti ki, diz çökmenin yarısına vardığında Roland tarafından durdurulmuştu.

 

“Dik dur ve konuş!”

 

“Emredersiniz efendim...Demir Balta gergin bir şekilde yutkunduktan sonra konuşmaya başladı: “Demirkum şehrinde büyüdüm, Osha Klanına ve yeni Klan Lideri Gümüş Ay’a sadakat ve bağlılık yemini ettim.”

 

“Hayır Kabago, Klan Lideri ben değilim... Echo hızlı bir şekilde reddetti.

 

“Hayır, öylesin,” diye tersleyen Demir Balta: “Baban ve kardeşin Osha geleneklerine uygun olarak öldü, ölümlerinin ardından Osha klanının, klan lideri siz oldunuz. Berrak Su Limanı’na satıldığınızı duyduğumda hemen oraya gittim ama sizi bulamadım, öldüğünüzü düşündüm.’’

 

“Ama ben -”

 

Roland, Echo’yu keserek: “Tek tek. İlk önce Demir Balta hikayesini bitirsin. ”

 

“Hayatımın sonuna kadar size itaat edeceğim, Majesteleri.”

 

 

Hikayesi karmaşık değildi. Roland, olan olayların ardındaki genel mevzuyu çabucak anlamıştı.

 

Echo, aslen Demirkum şehrinden, Osha klanının bir üyesiydi. Eski adı Gümüş Ay idi ve babası Osha klanının lideriydi.

 

Kum ulusunun halkının, kolay bir yaşamı yoktu. Demirkum şehrinde sadece sınırlı bir nüfus yaşayabiliyordu, bu yüzden her üç yılda bir her klan kutsal düelloda yer almak zorundaydı, kazanan altı klan şehir içinde yaşama hakkına sahip oluyor diğer klanlar ya şehrin dışında yaşıyordu ya da Yeşil Deniz’e gidiyordu. Bu yerler yaşamak için tehlikeli yerlerdi. Su teklif etseler bile, şeytani canavarlar ve kum fırtınaları kum insanları için büyük bir tehdit oluşturuyordu. Böylece her kutsal düelloda, çeşitli klanın savaşçıları kazanmak için hiç çaba göstermiyordu.

 

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18330 Üye Sayısı
  • 791 Seri Sayısı
  • 37561 Bölüm Sayısı


creator
manga tr