Bölüm 105: Ordu Marşı

avatar
1690 0

Release That Witch - Bölüm 105: Ordu Marşı


 

 Çevirmen: Lodos

Yankı, kalenin en yüksek noktasında oturuyordu. Gözcü kulesinden bütün kasabayı kuşbakışı görebiliyordu.

 

Şimşek onu sırtına aldığından buraya gelebilmişti, şimdi gün batımına kadar burada bekleyecek ve sonra da küçük kız geri gelip onu buradan alacaktı. Şimdiyse Şimşek çoktan Uzun Şarkı’ya gidiyor olmalıydı.

 

Hava bugün çok güzeldi. Uzaktaki nehir, güneş ışığının parıltısının altında dümdüz gibi görünüyordu. Nehir yavaşça batıya doğru akarken bir tarafında yeşil yapraklar, diğer tarafta da karlı bir manzara vardı. Güneşe karşı rahatça uzandığında, bütün vücudu güneşin sıcaklığında çevreleniyormuş gibi hissediyordu. Güneyin yakıcı güneşinden çok farklıydı buradaki güneş.

 

Rüzgar bile aynı değil diye düşündü. Zaten hayatı boyunca altı farklı rüzgar hissetmişti. Berrak Su Limanı’ndaki hafif tuzlu deniz meltemi, Kral’ın Şehri’ndeki sıcak ve nemli mevsim rüzgarı, Geçilmez Dağ boyunca yaptığı seyahat sırasında sürekli dondurucu soğukluktaki kuzey rüzgarı... Şimdi Sınır Kasabası’ndaki hafif esintinin dünyevi bir aroması vardı. Ne olursa olsun, buradaki rüzgar saf ve özgürdü.

 

Demirkum şehrinde hava ya çok sıcak olur, rüzgar olmazdı ya da kahredici bir fırtına olurdu. Ardından fırtına taşları ve çakılları havaya kaldırır ve uzaktan bakıldığında dev siyah bir canavar gibi görünürdü. Rüzgar her geldiğinde, bir evin içinde ya da kapalı olan herhangi bir yerde saklanmak zorunda kalırdı. Rüzgarı durdurabilecek hiçbir şey olmazdı.

 

Yankı kurtulmak istiyordu ama geçmişini hatırladığında intikamını almayı düşünüyordu, Demirkum şehrinden neredeyse dört yıl önce ayrılmıştı. Maalesef Osha klanı iktidar mücadelesi sırasında yenilmişti, babası teslim olduktan sonra yine de düşmanları tarafından öldürülmüştü. Bütün olanlara tanık olan Yankı, düşmana koşup onları indirmek istediği o anda arkadan hazırlıksız yakalanmıştı.

 

Geçen dört yıldan sonra klanından kaç kişinin hayatta kaldığını bilmiyordu. Berrak Su Limanı’na köle olarak satılmadan önce, Osha klanının kutsal düello anlaşmasını ihlal ettiğini ve Üç tanrı tarafından reddedildiğini duymuştu. Daha sonra Sonsuz Pelerin’e sürülmüşler ve Demirkum Şehri’ne dönmelerine izin verilmemişti.

 

Ama Yankı, bunun Tibia klanının yaptığı bir komplo olduğunu biliyordu. Kamçılarına siyah bir yağ sürüyorlar ve bu yağ ateşlendiğinde su dökseler bile sönmüyordu. Klanın en güçlüsü olan kardeşini etkisiz hale getirmelerini sağlayan bu numaraydı. Düelloda hazırlıksız yakalanmış bu yüzden de canlı canlı yanmıştı.

 

Sonsuz Pelerin’de sıcak kumun yanında olan tek şey toprak ananın yakıcı alevleriydi. Kardeşi deniz imparatorundan daha da manyaktı. Yakında klan halkı kemiklere dönüşecekti. Ama onun kaderi bir köle olarak daha da perişandı.

 

Yankı’nun gücü uyandığında – bir cadı olduğunun farkındaydı. Doğal olarak intikamını düşünüyordu ama sonuçta yeteneği bir işe yaramıyordu, yalnızca ses çıkarabiliyordu. Ne kadar çok tanrıya yalvarmış olursa olsun, dualarını hiç duymamışlardı.

 

Altı ay sonra Berrak Su Limanı’nda yaşadığı sırada bir anlayışa varmıştı. Üç Tanrı tarafından sevildikleri düşüncesi aslında sadece kendilerini kandırmalarıydı. Kilise’nin yargı yetkisi içerisinde, cadılar dört krallıkta da avlanıyorlardı. O günden itibaren Yankı, intikamdan umudunu tamamen kesmişti.

 

Tam o sırada aniden uzaktan bir duman dalgası yükselmişti. Shishui Nehri’nin doğu kıyısına baktı ve ağaçların arasından birkaç yeşil alevin ışığını gördü. Yanan ağaçların kara dumanıyla, erimiş kar buharı gökyüzünde karışarak gri renkli bir duman oluşturuyordu. Bu Anna’nın yeşil aleviydi. Sınır Kasabasın’a ilk kez geldiklerinde Wendy, Anna ve Nana hakkında bilgi vermişti. Yankı, Anna’nın yeteneğini duyduğunda çok kıskanmıştı.

 

Anna, alevleri özgürce kontrol edebiliyordu hatta kılıçları eritecek sıcaklığa bile ulaşabiliyordu… Demirkum şehrinde yaşadığı zaman güçlü bir yeteneği olsaydı, Tibia klanının adamlarının onlara zarar vermesine asla izin vermezdi.

 

Yankı başını iki yana salladı. Böyle düşünceler gereksizdi. Muhtemelen halkı çoktan kemiklere dönüşmüştü. Hala hayatta olduğu için kendini şanslı sayabilirdi.. Majesteleri kendisini kabul etmeye istekli olduğundan, Majesteleri tarafından verilen emirleri yerine getirmeliydi.

 

Boğazını temizledi ve Prens’in istediği şarkıyı mırıldanmaya başladı. Bu neşeli kısa bir şarkıydı, Prens sadece bir kez melodiyi mırıldanmıştı ama o bütün şarkıyı tamamen ezberlemişti.

 

Müzik, Yankı için yeni bir şey değildi, üstün bir köle olarak pek çok şeyi öğrenmişti. Baştan çıkarıcı danslarda cilveli bir şarkı mırıldanmakta ustalaşmıştı ama Majesteleri tarafından verilen müzik tamamen farklıydı... Tamamen ritim ve enerjiyle doluydu. Özellikle de flüt sesini taklit etmesini istediğinde, her notası bir ritim/vuruş gibiydi. Bunu duyan insanlar dans etmek istemezlerdi.

 

Aynı anda çeşitli enstrümanları söylemek zorken sonradan eklenen davullar ve yaylı çalgılar da vardı. Bu nedenle, aynı anda birbiri üzerine gelen üç farklı sesi taklit etmesi gerekiyordu. Bunun gibi bir şeyi daha önce hiç yapmamıştı. Daha önce, müziğin bu şekilde çalınabileceğine asla inanmazdı!

 

Başlangıçta davulların flütlerin ritmini bozmadığından zor bir şekilde emin olmuştu. Böylece Roland elleri veya ayaklarıyla ritim tutma ipucunu vermiş ve daha sonra yavaşça iki sesi birbiriyle kaynaştırmaya başlamıştı.

 

Birkaç gün pratik yaptıktan sonra, Yankı yavaş yavaş bu tür bir müzikte ustalaşmıştı. Birkaç kez çaldıktan sonra nihayet, başka bir enstrüman ekleyecek kadar kendine güveniyordu.

 

Yankı yeni melodiyi ilk kez çaldığında notları biraz değiştirmek zorunda kalmıştı. Neşeli flüt sesi gövdeyken, kızgın davullar kemiklerdi, ve son görünümü güzelleştiren telli enstrümanlarsa ruh idi. Üç enstrüman en sonunda tamamen uyumlu oluncaya kadar, temposunu tekrar tekrar arttırmıştı. Şarkı söylemeye başladıktan sonra kendini durdurana kadar ses yükseldikçe yükseliyordu.

 

 *

 

“Saldırı gücüm senden daha yüksek. Kazanıyorum.”

 

Roland son kartını masaya koydu, karşısında olan Soraya yüzünü kapatıp, düşük bir sesle konuştu.

 

“Bir tur daha. dedikten sonra bir süre düşündü ve kartları karıştırdı: “Bu sefer senin on kartını alayım.”

 

“Şey” diyen Prens öksürerek: Vakit geç oldu, ve yapacak birkaç işim var, başkalarına gitmelisin.”

 

Farklı kartları bir zemine sıraladıktan sonra, bir sonraki hareketleri kartları kopyalamaktı. Şablonu önünde olan Soraya’nın çizim hızı, bir yazıcıya yakınıdı. Çok az bir süre sonra, Roland’ın aynı birimlerden birkaç kopyası olmuştu. Doğal olarak ilk rakibi Soraya’ydı.

 

Kuralları ona anlattıktan sonra, ilk kart savaşı başlamıştı. Oyun sırasında, cadıların düşünme sürecinin sıradan insanlardan tamamen farklı olduğunu hemen fark etti. Soraya,yeteneklerini kullanmanın doğru yolunu hızla bulmuştu. Birkaç tur oynadıktan sonra Roland hala kazanmaya devam ediyordu, ama bu sadece birkaç özel kart kullanmasından dolayıydı. Soraya kendisine özel kartları vermesini istediğinde utanç verici bir şekilde reddetmişti.

 

“Pekala. diyen Soraya, kartları kollarında topladı ve kapının yönüne doğru koştu. O sırada, açık pencerelerden neşeli bir melodi geliyordu. Bunu duyan Soraya durakladı, döndü ve pencereye doğru koştu, dışarıya bir göz atarak “Bu Yankı mı?” diye sordu.

 

“Evet, tamamen ustalaşmış gibi görünüyor.” diyen Roland koltuğuna yaslandı ve tanıdık gelen müziğin zevkini çıkarmaya başladı.

 

Sınır Kasabası’nın ilk ordusu yakında kapsamlı manevraların ilk aşamasına girecekti. Duvarda duran hedefe yapılan atış eğitimiyle karşılaştırıldığında, kapsamlı manevra vahşi bir ortamda gerçekleştirilecekti.

 

Askerlerin aynı hızda yürümesi için, davullara ve sloganlara güvenmek zorundaydı ama şimdi Yankı sayesinde, aynı anda birden fazla enstrümanı taklit edebilirdi. Şimdi sadece İngilizce öğrenmek zorundaydılar. O zaman birkaç ünlü marş müziğini yapabilirlerdi.

 

Basit davullarla karşılaştırıldığında, marş şarkıları sadece yürüyüş hızını kontrol etmekle kalmaz, aynı zamanda morali de arttırırdı. Elbette, en ünlü marş şarkısı “The British Grenadiers’dı”. Ama Roland sadece adını biliyordu, melodiyi tam bilmiyordu.

 

Fakat bu bir sorun değildi; “The British Grenadiers’ın” satırlarını daha sonra yeniden düzenleyebilirdi.

 

“War of Resistance” sırasında, çalınan bu şarkı Yangtze Nehri’nin kuzey ve güneyindeki tüm uluslar tarafından duyulabilirdi ve neredeyse herkes bunun melodisini biliyordu, sonuçta ünlü “Guerrilla’s Song’du”.

 

Soraya başını Prens’e çevirdiğinde duyduğu müziği takip ederek hafifçe şarkıyı söylediğini gördü. Daha önce hiç duymadığı bir dilde şarkı söylüyordu, ama yine de melodi ve sözler birbirine mükemmel bir şekilde uyuyordu.

 

“Biz keskin nişancılarız!

 

“Her mermimiz bir düşmanı indirir!

 

“Hepimiz kanatlı askerleriz!

 

“Uzun dağlardan ve derin sulardan korkmayız!

 

Karanlık ormanlarda!

 

“Yoldaşlarımız yaşarlar!

 

“Uzun dağların üzerinde!

 

“Sayısız kardeşimiz var!

 

“…”

 

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18429 Üye Sayısı
  • 792 Seri Sayısı
  • 37667 Bölüm Sayısı


creator
manga tr