Bölüm 50: Alevden Duvar

avatar
1719 2

Release That Witch - Bölüm 50: Alevden Duvar


 

 Çevirmen: Lodos

“Şimdi daha iyi misin?”

 

Anna, Nana’yı rahatlatmak için sırtını okşuyordu. Anna’nın da midesi kalkmış durumdaydı ama bir şekilde kendini bastırmıştı.

 

Yaralı adam içeri taşındığında bilinci hala yerindeydi ve sürekli: “Yardım, yardım!” diye inliyordu. Gözlerindeki çaresizlik ve yalvarmayı görmek etraftakilerin hepsini derinden üzmüş, adamın bağırsaklarının karnından dışarı sarktığını gören Nana dayanamayıp kusmuştu.

 

Ama yine de adamı iyileştirme konusunda ısrar etmişti. Hastanın bağırsakları göbeğinden tekrar içeri sokulduktan sonra Nana ellerini yaranın üstüne getirmiş, gözlerini kapatmış ve hastanın yaralarını iyileştirmeye başlamıştı.

 

“Ah…” Nana gerekli tedaviyi gerçekleştirdikten sonra yorulmuşçasına iç çekmişti. Anna’nın omzuna yattı ve: “İlk defa bugün borazan çalındı. Sence Majesteleri iyi midir?” diye fısıldadı.

 

“Bilmiyorum.” Anna başını salladı. Oraya gidip surlardaki durumu kendi gözleri ile görmek istiyordu. Roland’ın başının dertte olmasından korkuyordu. Bülbül’ü birazcık kıskanıyor olabilirdi. Kimseye fark edilmeden hareket edebilmek çok kullanışlı bir şey idi gerçekten.

 

Tam o anda surların yönünden bir patlama sesi geldi. Herkes yerin sallandığını hissetmişti.

 

Brian oturmakta olduğu yataktan fırladı ve huzursuz bir şekilde yürümeye başladı odanın içinde.

 

“Genç adam, rahatlaman lazım.” dedi Bay Pine. Bir yandan da sakince kılıcını siliyordu: “Bir şövalye savaşa girmeden önce sakinliğini kaybetmemelidir. Bu her şeyi daha da kötü yapar. Üstelik, bu durum kötü olmaktan uzak.”

 

“Çok özür dilerim efendim.” diye cevapladı Brian, utanmıştı: “Bir anlığına surlarda zor bir savaş verildiği aklıma geldi. Ben ise burada vaktimi boşa harcıyorum. Bu yüzden de rahat hissetmek bana biraz zor geliyor. En nihayetinde bu kasabayı savunmak benim görevim.”

 

“Belki.” Bay Pine omuzlarını silkti: “Ama kasabayı savunmak senin görevin değil. Madem Majesteleri’nin seni kıştan sonra bir şövalye yapacağını biliyorsun. O zaman şövalye olmanın ilk kuralının sadakat ve bağlılık olduğunu da anlamalısın. Şu anda Majesteleri senin Anna’yı korumanı istiyor. Bu yüzden senin sorumluluğun burada.”

 

“Bunu böyle anlatınca aslında…” Brian bir anlığına tereddüt edecek oldu ama sonra kendini tekrar yatağa bıraktı.

 

Çok geçmeden ikinci bir borazan daha duydular. Birinciden daha hızlıydı bu. Sanki bir yıldırım herkesin kalbini sarsıyor gibiydi.

 

Bay Pine kaşlarını çatmıştı.

 

Nana şok olmuş şekilde seslendi: “Anna!”

 

Bay Pine arkasını döndü ve cadının kapıya doğru koştuğunu gördü. Brian hızla ona yetişmeye çalışıp kendini önüne attı.

 

Anna sakin ve otoriter bir ses tonu ile: “Surları savunmak istediğini söylememiş miydin? Senin sıran. Beni surlara kadar kovaladığın sürece Majesteleri’nin emri ile çelişmezsin.” dedi.

 

Brian bunu duyunca bir anlık şaşırdı. Sonra başını kaldırıp sorgularcasına Bay Pine’a baktı.

 

Bay Pine, ‘Ne kadar da harika bir kız!’ diye düşündü. Söylediklerinde yanlış hiçbir şey yoktu. Majesteleri onun sağlık ocağında kalmasını emretmemişti. Nana’dan Anna’nın ateş oluşturabildiğini duymuştu. Yani durum eğer ciddi ise; bir cadının savaşa katılması durumu tam tersine çevirebilirdi.

 

Bu sonuca ulaşınca başını salladı: “Onu iyi koru!”

 

Brian: “Emredersiniz efendim!” diye bağırdı ve burnu yanıyormuş gibi hissetti.

 

İkisinin gittiğini gören Nana sordu: “Baba sen de onlarla gitmeyecek misin?”

 

Baron gülümseyerek: “Benim savaşım burada, senin yanında benim güzel kızım. İster şeytani canavarlar isterse de şeytanın kendisi olsun, sana zarar vermelerine asla izin vermem!” dedi.

 

Sağlık ocağı ile sur arasındaki mesafe çok uzak değildi. Brian ve Anna koşarak surun doğu tarafına giden taş yolu kullanmışlardı. Gözetleme kulesi ve çevresindeki surların dış hatlarını görecek kadar yaklaştıklarında durumun epey sıkıntılı olduğunu anlamışlardı.

 

Surda epey büyük bir gedik açılmıştı. Roland kişisel muhafızları tarafından korunuyordu ama birkaç kişi daha yoldaydı. Ayı şeklinde bir canavar askerlere doğru süratle geliyordu. Durdurulamıyordu. Askerlere vurduğunda ise hepsini havaya fırlatmıştı.

 

Anna ve garip kıyafetini görenlerden biri ona doğru koşup bağırdı: “Hey, burası çok tehlikeli. Derhal git buradan!”

 

Anna onu duymazdan geldi ve doğrudan surlarda açılan gediğe doğru koştu. Canavar askerler ile savaşa savaşa yolunu açmıştı ve şimdi de dönmüş Anna’ya doğru koşmaya başlamıştı. Brian Anna’nın yanına adımladı ve onu korumaya hazır bir biçimde durdu. Vücudunu alçalttı ve kılıcını savurdu. Şeytani canavarın hamleden kurtulmaya çalışmak gibi bir derdi yoktu. Ve bacakları ile kılıcın kenarına vurdu. Kılıç aniden uçmuştu. Ama momentum o kadar güçlü idi ki; kılıç uçarken canavarın ön ayakları da kesilmişti, kırılmış bile olabilirdi.

 

Yerde yuvarlanıyor, sudan çıkmış balık gibi nefes almakta zorlanarak etrafa bakıyor ve bağırmaya çalışıyordu. Hiç kimse yanına yaklaşmaya cüret edemiyordu çünkü herkes darbe almaktan korkuyordu. Ama Anna canavarın yanına kadar gitti ve ellerini yere koydu. Canavar bir anda alevler içinde kalmıştı. Bir anda bir kömür topağına dönüşmüştü.

 

Kalabalığın içinden alevler püskürünce Roland, Anna’nın bizzat geldiğini görmüş oldu. Soğuk soğuk terlemeye başlamıştı bile.

 

Senin kendini göstermeni böyle planlamamıştım!

 

Temelleri Nana ile atmayı planlıyordu. Çoğu insan Nana sayesinde cadıları kabullendikten sonra Anna’nın varlığını duyuracaktı.

 

Önceden yapılan bütün planlar suya düşmüştü. Bu yüzden hızlıca döndü ve: “Beni bırakın, gidip kızı koruyun.” dedi.

 

Anna kendini kaybetmiş olamazdı. Bu kasabanın endüstriyel gelişimi açısından çok önemliydi. Eğer yaralanırsa bu paha biçilemez bir kayıp olurdu.

 

“Biliyorum.” dedi Bülbül: “Ama lütfen kendi güvenliğine de önem ver.”

 

Anna surun gedik açılan kısmına gitti. Roland’ın muhafızları garip kıyafetleriyle onlara doğru gelen kızın yolundan çekilmiş, onun geçmesine izin vermişlerdi. Şimdi Anna onların arasında duruyordu ve kollarını da onların hepsine kalkan olacak genişlikte açmıştı. Ellerinden alev sarmaşıkları göndermişti. Yok olan bölümden yukarı çıkan sarmaşıklar sayesinde askerlerin surun yukarısına çıkmalarını sağlamıştı.

 

Herkes şaşkınlıktan ağızları açık şekilde bu sahneyi izliyordu. Ateşten bir duvarın yükseldiğini ve yavaşça surdaki gediği kapattığını onlara gösteren gözlerine inanamıyorlardı. Bu bir yanılsama değildi. Yüksek sıcaklıktan dolayı bütün askerler geri çekilmek durumunda kalmıştı. Etraftaki karlar hızlar erimişti ve beyaz sisler yükselirken bulutlar oluşturmuşlardı.

 

Canavarlar da korkmuştu ateşten. Yanlara kaçışıyorlardı. Aralarından bir iki tanesi ateş duvarını yarmaya çalışmıştı ama hiçbiri ateşten geçememişti.

 

Roland bu fırsatı kapmaya çalışarak yüksek sesle bağırdı: “Herkes surların gerisine geçsin! Hepiniz hizaya girin! Avcılar, atış serbest!”

 

Sonra kendisi de Carter’ın silahını alıp sura yaslandı ve alttaki canavarları birer birer vurmaya başladı.

 

Prens’in bizzat kendisinin savaştığını görmek oradakileri motive etmişti. En nihayetinde bu çağda bir soylunun veya kraliyet ailesinden birinin öne çıkıp askerler ile birlikte savaştığı çok nadir görülen bir şeydi. Bunu görmek herkesin moralini yükseltmişti.

 

Kalabalık senkronize bir şekilde: “Sınır Kasabası’nı savunun! Prens için savaşın!” diye slogan atmaya başlamıştı. Aynı zamanda savunma hattını muhafaza ediyor ve hizalarını koruyorlardı.

 

Savaş hava kararana dek devam etti. Bütün canavarlar öldürülmüştü!

 

Ateşten duvar yavaştan yok olmaya başlamıştı. Anna-tamamen bitmiş şekilde-alnını sildi.

 

Sonra Roland inanılmaz bir sahne gördü.

 

Roland’ın muhafızları yumruklarını kalplerine götürüp Anna’nın önünde eğildiler. Sonra askerler de muhafızlardan etkilenmiş gibi selam verdiler. Gariptir ki; hiç kimse bağırmamış ya da lanet okumamıştı. Sadece Anna’yı sessizce izlemişlerdi. Sınır Kasabası savaştan sonra sepsessizdi.

 

Daha önce görülmemiş böyle inanılmaz bir güce şahit olmak elbet korkutucu idi; ama bu güç onların yararına kullanılmıştı. En büyük düşmanlarına karşı kullanıldığını gördüklerinde korkuları giderek silinmiş, yerine güven ve minnet duygusu gelmişti.

 

Roland’ın kalbi Anna’ya doğru yürürken çıldırmış gibi idi. Yanına gittiğinde Anna’yı tamamen solmuş buldu. Dengesizce yürüyordu, yere çöktü çökecekti.

 

Roland, Anna’yı omuzlarından tuttu ve endişeli bir şekilde sordu: “Sen iyi misin?”. Anna, Prens’in güvenliliğini gördü kendini zorlayarak ona gülümsedi ve kollarına doğru düştü.

 

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18324 Üye Sayısı
  • 791 Seri Sayısı
  • 37546 Bölüm Sayısı


creator
manga tr