Bölüm 43: Güçlü Ol

avatar
1863 2

Release That Witch - Bölüm 43: Güçlü Ol


 

Çevirmen: Lodos

“Anna abla?”

 

Nana gürleyen ayak seslerini duyduğunda kapıya koşup çabuk bir bakış attı. Gelen kişinin kim olduğunu anladığı anda hayal kırıklığına uğramıştı. Gelen Majesteleriydi.

 

Roland Nana’nın yanına varınca: “Anna hala çalışıyor olmalı, birazdan uğrar.” dedi.

 

“Çalışmak mı? Nana son zamanlarda bu kelimeyi Prens’in ağzından çok sık duyar olmuştu: “Yani gri çamur tozunu mu yakıyor demek istiyorsunuz?”

 

“Şimdilik, evet.”

 

Nana tekrardan masasına giderken somurtuyordu. Benim zaten bir işim var, diye düşündü. Benim işim burada durmak ve kasabayı savunurken yaralanan askerleri iyileştirmeyi beklemek dedi, kendi kendine.

 

Roland nazik bir gülümseme ile sordu: “Nasıl gidiyor? Anna burada olmadığında sıkılıyor musun?” Bir yandan da şöminenin dibine doğru oturmak için bir sandalye arıyordu.

 

“İyiii…” Nana çenesini eliyle destekledi ki başını sallayamasın ve doğru bir cevap veremesin. Yani bu, yaralıları iyileştirmek istememesinden değildi.. ama bazı yaralar cidden çok korkunç görünüyordu.

 

Brian’ı iyileştirdiği zamanı hala hatırlıyordu. İlk defa o zaman bir insanı tedavi etmişti. Brian’ın her yeri öylesine kanla kaplanmış durumdaydı ki sanki kan banyosu yapmıştı. Kırmızı-kahverengi bir kan pıhtısı mide çukurunda katılaşmıştı. Ağzı kuru balık gibi görünüyordu ve bir yandan da beyaz sıvılar ve kan kusuyordu. Sonrasında ise Nana bayılmıştı.

 

Bu büsbütün rezillikti.

 

Nana başını kaldırıp Roland’a gizli bir bakış attı. Sandalyesine yaslanmıştı ve horluyordu. Prens yorgun görünüyor diye düşündü Nana. Onun işi ise; sur inşa etmek, asker eğitmek ve kasabayı Şeytani canavarların istilasından korumaktı.

 

Roland onun yardımını istemeye geldiğinde ilk başta bir tereddüt etmişti ama sonrasında reddetmemişti.

 

“Yaşamaya devam etmek isteyeceğiniz bazı şeylerle karşılaşacaksınız, zorlansanız dahi yaşamaya devam etmek isteyeceksiniz.”--- Nana ilk başta bunu anlamamıştı ama gözlerini kapattığında Anna parlak mavi gözleriyle tıpkı bir göl gibi yavaşça onun etrafını sarmış bir şekilde zihninde belirmişti. Bu yüzden Roland’ın verdiği görevi kabul etmişti.

 

Ablası gibi gördüğü Anna kadar güçlü olmak isityordu.

 

Aniden aşağı merdivenden ayak sesleri duyuldu ve Nana hızlıca sandalyesinin üstünden atladı. Anna’nın bu sefer gelip gelmediğini öğrenmek için kapıya gitmek istedi fakat görünmez bir el aniden onu durdurdu.

 

“Bir saniye… Bu odada bir kişi daha var.”

 

Nana memnuniyetsizlikle göğsünü okşadı: “Beni korkuttun, Bülbül Abla.”

 

Çok geçmeden hastanede görevlendirilmiş olan Brian içeri girdi ve: “Bayan Pine, lütfen aşağıya geliniz. Yanmış bir hastanız var.”

 

İşte bu onun işiydi, değil mi?

 

Nana derin bir nefes aldı ve: “Tamam, geliyorum.” dedi.

 

İki gardiyan bilincini kaybetmiş bir adamı yatağa doğru taşırken Nana da merdivenlerden aşağı iniyordu. Yatağın yanında ise kaygı dolu yüzüyle bekleyen kısa bir adam daha vardı. Brian hastanın yanına gidip nazikçe ellerini ve ayaklarını yatağa bağladı. Bağlamayı bitirdiğinde önceden hazırlanmış perdeler ile o alanı örttü ve kısa boylu adamı odanın dışına aldı.

 

Roland aşağı geldiğinde gözlerini ovuşturuyordu ve sordu: “Ne oldu?”

 

“Majesteleri, Kuzey Yamaç Bölgesi ciddi yaralanmış birini gönderdi. Haşlanmış gibi görünüyor.”

 

Prens Brian’a doğru yürüdü ve: “Buhar makinesi yüzünden yanmış, değil mi? Makine ile ilgili bir problem mi varmış? Adamı Nana’ya gönderdiniz mi?” dedi.

 

Brian kapıyı göstererek: “Muayenehanede şu an.” dedi.

 

Roland: “Bu mesele ile senin ilgilenmeni istiyorum.” dedi ve muayenehaneye doğru yürüdü.

 

Nana yavaşça yaralı adama yaklaştı. Baştan aşağı süzüyordu onu. Yapıştırıcıya dönmüş ve bir topu andıran yuvarlak yüz hatlarına ve kırmızı olması gereken deri kısmının aşırı kuru-beyaz halini görüyordu. Sanki yüzünü bir paçavra kaplamıştı. Boynunda küçük yumurta büyüklüğünde kabarcıklar vardı. Bazıları patlamıştı ve içlerinden kan ile beraber mukus sızıyordu yastığa doğru. Ateşin titreyen ışığında görünüşü Nana’nın kabuslarındaki şeytanlardan daha korkunçtu.

 

İki adım geriye gidip gözlerini kapattı. Gözlerini açtığında ise babasının endişe ile onu izlediğini gördü.

 

“Sen iyi misin?”

 

Nana Roland’ın ona söylediklerini düşünerek başını salladı – “Yaralıları tıpkı küçük hayvanları tedavi ettiğin gibi tedavi etmen gerekiyor.” Tekrardan yatağa doğru gitti ve ellerini gerdirdi.

 

Vücudunda inanılmaz bir his dolaştı ve avuç içlerine toplandı. Bir ışın demetinin ellerinden yeşil floresan renkli olarak aktığını ve yaralı adamın yüzüne iliştiğini gördü. O bu floresan ışığı rahatlıkla görebiliyordu. Ama diğerlerine görünmüyor gibiydi. Yaralar değişmeye başlamıştı. Yanmış deri sık sık dökülüyordu ve yerine yenisi görülür bir hızda geliyordu.

 

Yaralı adamın acıdan dolayı çıkardığı inlemeler yavaş yavaş azalmış ve nihayet son bulmuş, nefes alıp vermesi de rahatlamıştı. Derin bir uykuya dalmış gibi görünüyordu.

 

Nana bir oh çekti, rahatlamıştı. Bu seferki performansı öncekine göre çok daha iyiydi. ‘Antrenmanlardan dolayı epey ilerleme kaydetmiş olmalıyım’ diye düşündü.

 

Bay Pine: “Aman tanrım! Majesteleri’nin iyileştirme yeteneği derken bahsettiği şey bu muydu? Seni bunu yaparken ilk defa görüyorum!” dedi. Sonra sevinçle haykırdı: “Güzel kızım benim, harikasın!”

 

Brian büyük bir saygıyla: “Bu tanrıların gücü. Ben yaralandığımda beni iyileştiren de Nana Hanım idi. Kendisine çok şey borçluyum.” dedi.

 

‘Ah, ne kadar da şapşal!’ diye düşündü Nana. Utançtan yüzünü kapatması gerekmişti. Yoksa o gün onu kurtarıp getirenin Bülbül olduğunu bilmiyor muydu?

 

Bay Pine meraklı bir şekilde sordu: “Ne zaman oldu bu? Neden benim haberim yok bundan?”

 

“Oh… Onun güçlerinin tanrı ile hiçbir alakası yok. O güçler cadıların kendilerine ait.” Roland perdeyi açıp içeri girmişti. Öksürdü ve konuyu değiştirdi: “Yaraları ne durumda?”

 

Brian heyecanla cevapladı: “Esasında iyileşti. Sanki hiç yara almamış gibi! Majesteleri, Bayan Nana’nın da yardımı ile Şeytan Ayları boyunca savaşan herkesin hayatta kalma şansı var!”

 

“Savaş alanında ölmezler ise hayatlarını kurtarma konusunda bir problemimiz olmaz.” Diyerek onayladı Prens. Brian’a yaralı adam uyandığı için de susmasını belirtircesine söylemişti bunu: “Adın Titus, değil mi?”

 

Titus kafası karışmış bir şekilde baktı ve: “Ben… Neler oldu? Rüya mı görüyorum ben?” diye sordu.

 

Roland: “Hayır, rüya görmüyorsun. Hala hayattasın.” dedi.

 

“Siz…! Ben sizi meydanda görmüştüm, Majesteleri!” dedi ve sanki yıldırım çarpmışçasına yataktan fırladı ve dizlerinin üstüne çöktü: “Yüce Ekselansları, yoksa beni siz mi kurtardınız?”

 

“Hayır, sizi kurtaran Pine ailesinin kızı idi. Kendisi bir cadı ve iyileştirme yetenekleri var.”

 

Nana’nın beyni donmuştu. Prens doğrudan onun cadı olduğunu söylemişti, iyi mi hissetmeliydi? Tabii ki yaralı adamın gözlerindeki bakış birden değişmişti: “Bir kadın… O bir cadı mı? Majesteleri, onlar Şeytan’ın…”

 

Bay Pine onun kızı hakkında böyle şeyler söylediğini duyunca sinirle feryat etti: “Öyle saçma şeyler söyleme! Benim kızımın Şeytan’la hiçbir işi olmaz. Senin hayatını o kurtardı be adam! Sence Şeytan sana böyle bir yardım eli uzatır mıydı?”

 

“Hayır, hayır! Lütfen kabalığım için beni bağışlayın!” Titus kafasını eğebildiği kadar eğdi ve: “Hayatımı kurtardığınız için teşekkür ederim, Bayan Pine.” dedi.

 

Nana kendini birden açıklanamaz derecede rahatsız hissetti. Yapabilseydi odadan koşarak çıkacaktı ama zihninde bir ses ona sürekli bir şeyi tekrarlıyordu: “Güçlü ol.”

 

Titus gönderildikten sonra Bay Pine endişe ile sordu: “Bu sizce iyi olacak mı Majesteleri? Bu gidişle korkarım kızım normal bir hayat süremeyecek.”

 

Prens onu teselli edercesine: “İyi tarafını düşünün Bay Pine. Böyle bir durumu lehimize çevirmemiz lazım. Böylece bu çıkmazdan kurtulmuş olacağız ve Nana da gelecekte tamamen özgür yaşayabilecek. Öbür türlü ilerleyen yıllarda mutlaka bir gün ifşa olacak. Ve korkarım hep inzivada yaşaması gerekecek.”

 

Tamamen özgürlük mü? Nana bunun ne demek olduğunu pek anlamıyordu. Çünkü şu anda da kendisini epey özgür hissediyordu. Ama eğer Majesteleri’nin dediği şey gerçekleşirse Anna ablası da kendisi gibi tek başına kaleden ayrılabilecekti. Belki Profesör Karl’ın okuluna bile dönebilirlerdi, ha?

 

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18330 Üye Sayısı
  • 791 Seri Sayısı
  • 37561 Bölüm Sayısı


creator
manga tr