Bölüm 30: Pustan Gelen

avatar
1911 3

Release That Witch - Bölüm 30: Pustan Gelen


 

 Çevirmen: Lodos

Düşman, silahlarını düşürmeden önce Brian’ın yalnızca iki saldırısını engelleyebilmişti.

 

Brian öfke ile düşündü: Bunlar bir devriye ekibinden daha çok sanki bir grup holigan gibiler. Zorbalık ve şantaj dışında neler yaptılar acaba bize? Göktazı ve ben Lord tarafından verilmiş görevleri büyük bir titizlikle yerine getirdik ama sonumuz devriye ekibindeki iki garip adam olmak dışında bir şeye varmadı.

 

Ama… Hayır, hayır tıpkı böyle oldu. Bu pislikler Uzun Şarkı’ya katılabilmek için kasabaya ne olacağını umursamadılar ve Göktazı’yı öldürmek için de adice bir yol kullandılar.

 

Bu kabul edilemez!

 

Kılıcını korkmuş rakibinin boynuna indirmek üzere kaldırdı.

 

Tam o anda hedeften bir gölge peyda oldu ve hızlıca Brian’ın kalbine yakın bir yeri bıçakladı. Bu saldırı bir anda olup bitmişti. Yani Brian fark ettiğinde çoktan iş işten geçmişti.

 

Çaresizlik içinde yere doğru çöktü, vücudu zangırdıyordu. Ve biraz da acı hissediyordu göğsünde.

 

Birkaç kez yuvarlandıktan sonra Brian aniden ayağa kalktı ve savunma pozisyonuna geçti. O bıçak saldırısı yalnızca ceketini ve derisini sıyırmıştı. Çok ciddi bir şeyi yoktu. Ama asıl mesele saldırıyı kimin yaptığıydı! Devriye ekibindeki hiç kimse de böyle yetenekler yoktu, emindi!

 

“Ha? Cidden kaçabilmişsin saldırıdan.” Adam takım arkadaşını itti ve öne çıktı.

 

Ateşin yaydığı ışık sayesinde Brian bu adamı tanımadığını anladı. Boyu çok uzun değildi ama elleri gerçekten çok uzundu, neredeyse diz kapaklarına kadar uzanıyordu. Yüzü de tanıdık değildi. Brian bu yüzü daha önce hiç görmediğine yemin edebilirdi.

 

“Sen devriye ekibinden değilsin… Kimsin sen?”

 

Kapının yanındaki beş adamla çok anlaşamıyor olsa da en azından onları tanıyordu. Belli ki bu adam onlardan birinin yerine geçmişti ve bunları takip edip kaleye sızmıştı. Brian’ın onu gecenin karanlığında tanıyamamış olması şaşırtıcı değildi ama Korkunç Yara nasıl fark edememişti, anlamıyordu. Onlar da şaşırmamış olduğuna göre demek ki Korkunç Yara bu adamı bilerek almıştı.

 

Adam kayıtsızca gülümsedi: “Cevabı zaten biliyorsun, neden bana soruyorsun ki? Amaan neyse, zaten her türlü öleceksin.”

 

“Kahretsin, beni yaraladı!” Korkunç Yara bağırdı. “Engerek, onun ellerini ve ayaklarını kes. Kanının yavaşça aktığını görmek istiyorum!”

 

“Maalesef, Bay Kihls. Önce Reis’in verdiği görevi tamamlamalıyım.”

 

Daha fazla beklemeden adı Engerek olan adam saldırıya devam etti. Hareketleri hızlı ve gizliydi. Ayrıca anormal uzunluktaki kolları Brian’ı biraz zorluyordu. Geri çekilmek zorunda kalmıştı ve belli ki karşı saldırı yapmak için de fırsat bulamıyordu.

 

Endişelenmeye başlamıştı: Ne kadar ilgisizler! Epeydir dövüşüyoruz, yukarıdaki insanlar illa ki fark etmişlerdir, değil mi?

 

En başta Göktazı’nın intikamını kendi elleriyle almak istiyordu ama şu an tek istediği Majesteleri’nin muhafızlarının gelip bu adi herifleri alt etmelerine kadar biraz daha dayanmaktı.

 

Engerek aniden saldırıyı durdurdu: “Bir şey bekliyor gibi görünüyorsun. Sanıyorum Prens’in adamlarının gelip seni kurtarmasını? Maalesef bu taş kale senin her zamanki takıldığın barlardan ve otellerden biraz farklı. O ahşap evlerde insanlar eğlenirken bile yerlerden sesler çıkar. Ama burada kapı kapalı olduğu sürece ciğerlerindeki bütün nefesi kullanarak bağırsan bile yukarıdaki hiç kimse hiçbir şey duymaz.”

 

Brian, düşünceleri anlaşıldıktan sonra tereddüt etmek dışında bir şey yapamadı. Ve Engerek de tam bu fırsatı bekliyordu. Rakibini yanıltmak için kılıcını ona doğrulttu. Diğer eliyle de omzundaki arbaletin tetiğini çekti.

 

Kısa ok omuzdan çıkıp bir karışlık mesafe aldı. Ve Brian makinenin vızıldama sesini duyduğu sırada da ok çoktan ciğerine kadar saplanmıştı.

 

Dayanılmaz acı aniden göğsüne doldu. Brian elindeki kılıcı Engerek’e attı ve kaçmak için arkasını döndü. Ama ciğerinden çıkıp nefes borusuna dolan kan nefes almasını iyice zorlaştırıyordu. Çok uzaklaşamadı. Eşiğin orada tökezledi ve sendeleyerek yere düştü.

 

Engerek onu tuttu. Rakibinin işini bitirmek istiyordu ki Korkunç Yara tarafından durduruldu.

 

Dişlerini gıcırdatarak: “Bırak da ben yapayım. Beni bıçaklayanlara ne olacağını öğrenmiş olur böylece.” dedi.

 

Engerek’in yüzü bir an gerildi ama sonunda kenara çekildi: “ Hallet şu işi. Ve asıl işimizi unutma.”

 

Korkunç Yara Brian’ı saçından tuttu ve bağırdı: “İnan bana, acı çekerek öleceksin.”

 

Brian onun yüzüne kan tükürmek istedi ama vücudundaki bütün güç kanıyla beraber akıp gidiyordu. Çok zamanının kalmadığını anlamıştı. Kalbi vicdan azabı ile dolmuştu. Hiç tanışmadığı karısı veya şövalye olma hayali gibi acılarla. Ama en çok pişmanlık duyduğu şey ise… Göktazı’nın intikamını alamamak idi.

 

Dur, o neydi?

 

Gözünü kırptı. Bir kutunun tepesinde oturan bir kadın gördü. Loş ışık altında görüntüsü çok net değildi. Ama o nefis vücut kadın olduğunun kesin kanıtıydı.

 

Lanet olsun, bu bir illüzyondu… Odaya girdiğinde hiç kimseyi görmemişti. Cennetteki tanrılar onun yakarışlarını duyup onu rahatlatmak için bir fantezi mi yaratmışlardı yoksa?

 

“Hey! Siz başkalarının bölgesinde adam dövmeye utanmıyorsunuz bir de birini benim gözümün önünde öldürmeye mi çalışıyorsunuz? Sizce de bu biraz ayıp değil mi?”

 

Brian, Korkunç Yara’nın ellerinin titreyip saçını bıraktığını anlamıştı. Kınlarından çıkan kılıçların şakırdama seslerini ve bağrışmaları duyabiliyordu: “Kimsin sen?!”

 

Brian kafası dumanlanmış şekilde düşünüyordu: Tepkileri çok… Dur bir saniye! Bu bir illüzyon değil miydi?

 

Kadın varilden atladı ve kıyafetindeki tozu toprağı temizledi: “Tabi ki buralıyım!”. Ateşin loş ışığında Brian kadının elbisesinin garip bir desene sahip olduğunu gördü. Yan yana dizilmiş üç üçgen ve ortada bir göz. Göz yayılan ışığın altında altın renginde parıldıyordu.

 

“Ya siz beyler? Su yolundan gelen fareler misiniz yoksa?” Sesi çıtır çıtır ve tatlıydı. Ama yine de duygusuz bir tondu. Bu mantıksızdı… Bir cinayet sahnesi gören birinin bu kadar sakin davranması beklenemezdi.

 

Engerek de bunun farkındaydı. Hüzünlü bir şekilde bakarak diğerlerinin etrafında yürüyordu ki aniden kadını bıçakladı.

 

Kadın başını bile çevirmedi sadece sanki normal bir şeymiş gibi elini salladı. Engerek kadının silahını bile göremeden vücuduna doğru esen soğuk bir rüzgâr hissetti.

 

Bir çığlık atıldı. Korkunç Yara kuşkuyla baktı ve Engerek’in acele içinde saldırmaya çalışıp geri çekilmeye çalıştığını gördü. Kılıcın olduğu asıl yer şimdi boşu.

 

Kılıç gibi kolları da yere düştü.

 

Korku aniden Korkunç Yara’nın boğazına kadar sardı. Diğerleri bilmiyor olabilirdi ama o Engerek’in savaşırken ne kadar fena, sinsi ve tehlikeli olabildiğini biliyordu. Reis’in bu adamı seçmesinin sebebi buydu. Reis tarafından seçilip işe alınan birinin gücü asla hafife alınmamalıydı. Brian bile en fazla yedi sekiz dakika dayanabilmişti saldırılarına. Ama şimdi bir kadın tarafından soğukkanlı bir şekilde saldırıya uğramıştı ve tüm kolu parçalara ayrılmıştı.

 

Engerek yarasını tutarak bağırdı: “Neyi bekliyorsunuz? Çabuk olun, öldürün onu.”

 

Çok fazla kan kaybetmesinden dolayı Brian’ın görüşü bulanmaya başlamıştı. Ayak sesleri, çarpışma sesleri ve silah sesleri gibi kargaşadan çıkma sesler duyuyordu. Ve de birinin yere düştüğünde çıkan sesler. Tam olarak ne olmuştu? Gözlerini çevirip bakmaya çalışıyordu…

 

Ve devriye lideri anlam veremediği bir şey gördü.

 

Kadının silueti bir hayalet gibiydi. Kalabalığın arasında bir gözden kayboluyor bir görünüyordu. Her saldırı düşmanın yaşamsal bir bölgesine isabet ediyordu. Bir dövüş gibi görünmüyordu. Sanki bir dans gibiydi. Daha önce hiç kimsenin bu kadar uyumlu şekilde silah kullandığını görmemişti. Kılıcın gölgesi yukarı aşağı inip çıkıyor ve inanılmaz bir yörünge çiziyordu. Diğerleri ise ona kıyasla hantal bulutlar gibi kalıyorlardı. Boş yere saldırmaya çalışıp boş yere düşüyorlardı… En sonunda gururlu bir şekilde ayakta duran tek kişi o kadındı.

 

Bu da Brian’ın bilincini kaybetmeden önce gördüğü son şeydi.

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18323 Üye Sayısı
  • 791 Seri Sayısı
  • 37546 Bölüm Sayısı


creator
manga tr