Bölüm 28: Korkunç Yara

avatar
1974 4

Release That Witch - Bölüm 28: Korkunç Yara


Çevirmen: Lodos

 

Roland onu kendisi için çalıştırdığında asıl durumun sandığı kadar basit olmadığını anladı.

 

Arka bahçede dört ya da beş gün çalışmanın sonunda nihayet matkap uçları tamamlanmıştı.

 

Anna’nın ateşini kullanarak demiri kolaylıkla bin beş yüz derecenin üstündeki sıcaklıkta eritebilmişti. Herhangi bir ısı sınırı olmadığından az sayıda çabuk ve kolayca dövme çelik üretebiliyorlardı. Erimiş demiri demir çubukla karıştırarak dökme demirdeki karbon ve diğer katışımlar havada okside olur ve bu işlemi birkaç kez tekrar ettikten sonra da elinize saf çelik geçmiş olurdu.

 

Sorun ilk buharlı motordaydı.

 

Bu ilkel makine çalışırken etrafa çok gürültü ve titreşim yayıyordu. Bunun sonucu olarak da matkap demiri delme işlemini bitiremiyordu. Kaba işçilikte bu çok da önemli olmazdı. Ama iş namlu olunca belli ki işe yaramıyordu.

 

Bu durumu düzeltmek için buharlı motordan çıkan gücü kontrol etmeye yarayan bir merkezkaç düzenleyicisi yapması, titreşimi azaltmak ve dişli devir sayısını düzenlemek için de çarkları kullanması gerekiyordu. Ayrıca işleme çarklarının da basit bir tornalamaya ihtiyacı vardı. Elindekilere  baktığında ise; Roland Şeytan’ın Ayları’na kadar hedefine ulaşamayacağını düşündü.

 

Eninde sonunda yapabileceği tek şey eski yönteme uyarak demirciye kademeli bir şekilde demiri dövmesini söylemek olacaktı. Büyük sayıda çakmaklı tüfek üretim planı başarısız olmuştu. Sınır Kasabası’ndaki demirci sayısına bakılırsa aylık en fazla üç yahut dört namlu üretilebilirdi. Bu da ancak eğer ikinci buharlı motorun yapımına ara verilirse olacak bir şeydi.

 

Tek teselli namlunun başarılı bir şekilde üretilip üretilemeyeceği konusunda bir endişenin bulunmamasıydı. Çünkü demircinin yapması gereken tek şey; demiri yuvarlak borulara benzeyecek şekilde dövmekti. Boruları birbirine bağlama işini Anna yapacaktı. Tepki, delme aleti tarafından kesilmiş kaynaksız borunun çok yakınına geliyordu ve basitçe namlunun birden patlama riskini ortadan kaldırıyordu.

 

Roland’ın öncekini planını revize etmek dışında yapabileceği bir şey yoktu. Sınır Kasabası’nda yay ve arbalet kullanımında yetenekli olanlardan bir Çakmaklı Tüfek takımı kurmayı düşünüyordu. Bir tüfeğin eğitimi o kadar da uzun sürmediğinden, yakında savaşa hazır olurlardı.

 

Ama şu andan itibaren Şeytan Ayları’na kadar yalnızca dört tane çakmaklı tüfek üretilebilirdi. Bu yüzden de sadece çok kaliteli avcılar bu elit takıma girebilirdi. Roland bu işe Demir Balta’yı atamaya karar vermişti. On beş yıldır kasabadaydı ve en iyi avcı olarak tanınırdı.

 

*******************

 

Brian bu ayın yarısı boyunca mutsuzdu.

 

Özellikle de sokakta asker takımıyla karşılaştığında mutsuzluğu ikiye katlanmıştı… Neler olup bittiği konusunda kendisi ile bile çelişiyordu.

 

Majesteleri tarafından unutulmuş gibi hissediyordu.

 

Bir ay önce Baş Şövalye tarafından çağrıldığında içi heyecanla dolmuştu. Prens Roland ile yakın temasta bulunmak ve bizzat onun tarafından sorgulanmak çok şanlı ve şerefli bir şeydi onun için.

 

Sıradan bir avcı ailesinin içine doğmuş ve Sınır Kasabası’nda büyümüştü. Yeteneklerinin muazzamlığı sayesinde Devriye Lideri olmuştu. Geçmişine dayanırsa bir Şövalye olamayacağını biliyordu. Sadece bu fırsata layık olmayı ve yetkililer tarafından onaylanmayı bekleyebilirdi.

 

Majestelerinin yaptığı sorgulama ona sanki o fırsatı yakalamış gibi hissettirmişti. Görünen o ki; Prens Roland sahip olduklarını vermeye değil de Şeytani canavarlar ile savaşmaya niyetliydi. Daha sonra da inşaatına başlanan Şehir Duvarı bu yılki Şeytan Ayları’nı Sınır Kasabası’nda geçirecekleri hakkında içinde hiçbir şüphe bırakmamıştı..

 

Eğer Majesteleri Şeytani Canavarların istilasını önlemek istiyorsa yüz yüze çarpışma için yeterince cesur adamlardan oluşan bir birlik kurması gerekiyordu. Brian, kendisinin üstün sorgulama, kılıç kullanma ve binicilik ile ilgili yeteneklerinden dolayı tam da bu işin adamı olduğunu düşünüyordu. Her sene cesaretini kanıtlamak için fenerdeki ateşi yakma görevine gönüllü olurdu. Ama Majestelerinin Şeytani canavarlar ile savaşılması için halktan sıradan bir askeri birlik kurmasını asla beklemezdi.

 

Evet, sivillerden oluşan bir birlikti. Daha da ötesi devriye ekibindeki on kişinin hepsi, buna kendi de dahildi, Baş Şövalye tarafından seçilmemişti. Bu sadece imkansızdı. Acaba Majesteleri bu ekipten herhangi birinin kendisinden daha iyi kılıç tutamayacağını tahmin etmiş miydi? Canavarların zalim yüzlerini görünce çil yavrusu gibi dağılacakları kesindi.

 

Ama Majesteleri gayet ciddiydi… Bu ayak takımını yalnızca eğitmiyordu. Onlara üniforma bile vermişti. Her öğle vakti, Brian bu grubun kahverengi ve gri renkli bir zırh giymiş halde iki sıra şeklinde sokaklarda koştuğunu görüyordu. Başlangıçta birlik epey dağınık durumdaydı ama gittikçe düzeliyorlardı.

 

Ama her gün kendisi herhangi bir terfi umudu olmadan sadece basit görevleri yapıyordu.

 

Bir gece yatakta dönüp dururken; hemen yan tarafındaki kapıdan yüksek bir ses geldi. Kapı açılmıştı ve biri sessizce içeri girmişti.

 

“Hey, uyanın! Hepiniz!” diye fısıldadı. Brian onun sesini tanımıştı. Bu devriye ekibinin bir üyesiydi. Lakabı da Korkunç Yara idi.

 

Odasında beş kişi vardı. Göktazı ve kendisi dışındaki üç kişi hızla kalktı. Ceketleriyle uyuduklarına göre de bu anı önceden bekliyorlardı.

 

“Yüzbaşı, uyan. Sana söylemem gereken çok önemli bir şey var.”

 

Korkunç Yara’nın Uzun Şarkı’da soylu bir akrabası vardı ve söylentiye göre epey sözü geçer bir soyluydu bu. Bundan dolayı ekipteki konumu da yüksekti. Brian onu görmezden gelemedi ve uyanıp sordu: “Ne oldu?”

 

Göktazı da uyanmıştı: “Saat çok geç, siz.. yatmıyor musunuz?”

 

“Sizin için iyi bir işim var. Bundan böyle bir Şövalye olarak anılmak istemez misiniz?”

 

Göktazı heyecanlandı: “N-Ne? Şövalye mi?!”

 

Brian’ın kalbi çarpmaya başlamıştı: “Tam olarak nasıl bir iş bu?”

 

“Hepiniz amcam Hirte’yi biliyorsunuz. Dük tarafından tanınmış bir reistir ve aynı zamanda da dükün dert ortağıdır.” Korkunç Yara sesini alçalttı: “Prens Roland Uzun Şarkı’yı başından atmayı planlıyor. Bu da Dükü bir hayli huzursuz etmiş durumda. Bunun sonucunda da Dük, Prens Roland’a batının tek bir efendisi olduğunu onun da kendisi olduğunu öğretmek istiyor.”

 

“B-b-bana b-bir s-suikast niyetinde ol-olduğunu mu..” Göktazı gerildiğinde kekelerdi ve cümlelerini tamamlayamazdı.

 

“O kadar da değil.” Korkunç Yara kıkırdıyordu. “Her şeyden öte o bir Prens. Eğer ölürse Dük bile koruyamaz bizi. Söylediğim gibi, iyi bir iş.”

 

Brian bu anlaşmanın Korkunç Yara’nın söylediği kadar basit olmadığını anladı. Ama şövalye olmanın çekiciliğinden dolayı da kendisini tutamadı ve: “Biraz daha anlat bakayım şu işi.” dedi.

 

“Buğday. Eğer yiyecek olmazsa Uzun Şarkı’ya geri dönmek dışında bir çaresi kalmaz. Dük, Prens Roland tarafından satın alınmış buğdayları yakarsak bizi Şövalye yapacağına hatta ve hatta Uzun Şarkı’nın doğu taraflarında arazi bile vereceğine söz verdi. Bu mükemmel bir fırsat. Ha yüzbaşı, ne diyorsun?”

 

“Sen sen çıldırmışsın. Majesteleri çok-çoktan bu seneki Şeytan Ayları’nın dört aydan faz-fazla süreceğini söyledi. Eğer buğdayı yak-yakarsak biz ne yiyeceğiz?” Göktazı başını sallayarak tekrarladı. “İki yıl-yıl önce olanları hepi-hepimiz mi unuttuk?

 

Diğer adam küçümseyerek: “Bunun bizimle ne ilgisi var? Her türlü ben burada kalmaya niyetli değilim. Dük Ryan’ın görevini hallettikten sonra Uzun Şarkı’da iyi bir hayat yaşıyor olabileceğim.”

 

Diğerleri de hep bir ağızdan homurdandı: “Haklısın. Bu çöplükte kalıp sonsuza dek kömür mü yemek istiyorsun?”

 

Brian’ın kalbi çarptı: “Kahretsin, çoktan işbirliği yapıyorlar.” Sadece o ve Göktazı Sınır Kasabası’nda büyümüştü. Geri kalanlar ülkenin diğer taraflarından gelmişlerdi ve kasabaya karşı bir his beslemiyorlardı. Onları durdurmak anlamsız olduğunu hissederek konuyu değiştirdi: “Ama buğday çoktan kaleye nakliye edildi. Şövalyeler tarafından korunan bir girişten nasıl gireceğiz ki?”

 

Korkunç Yara bir kahkaha attı: “İşte bu yüzden senin katılmanı istedim. Gençliğinden beri bu çöplüktesin. Buraları senden iyi bilen yok. Bir keresinde dağın arkasındaki kuyunun kaleye giden bir suyolu ile bağlantılı olduğunu söylemiştin. Onu kullanarak hızlı bir şekilde kalenin bahçesine ulaşabilirsin. Küçükken bile emekleye emekleye geçermişsin içinden. Yani eğer bana katılırsan gelecekte bir şövalye daha da önemlisi Dük tarafından tanınmış bir insan olabilirsin.”

 

Hayır… Şövalyelerin cesur olmaları ve adaletsizlikle savaşmaları gerekiyor. Baskının güçlerinden korkmamaları onun yerine zayıf olanı korumaları gerekiyor. Sırf Dük’ün kini, nefreti tatmin olsun diye neden bütün sakinleri açlık ve ölüm tehlikesi ile baş başa bırakıyoruz ki? Böyle bir Şövalye yalnızca hiçbir başarısı bulunmayan boş bir kabuktur.

 

Tam reddedecekken Göktazı bağırdı.

 

“Bir, bir grup delisiniz. Buradan ayrı-ayrılmanıza izin vermeyeceğim. İhbar et-etmek…” Göktazı’nın sesi kesildiğinde konuşmasının ortasındaydı.  Arkasını döndü, bir ekip arkadaşı küçümser bir gülümseme ile arkasındaydı. Siyah bir hançer sırtına saplanmış ve sapına kadar vücuduna girmişti. İki kez sendeledi. Ağzını bir şey söylemek istercesine açtı ama bir atın nefes alış verişi gibi bir ses haricinde bir şey çıkmadı.

 

Saldırgan hızlıca hançeri iki kez hareket ettirdi sonra da şiddetli bir şekilde geri çekti. Göktazı aniden cansız bir bez bebek gibi sallandı ve yavaşça yere düştü.

 

“Ee, şimdi?” Korkunç Yara, Brian’a yaklaştı. Öyle ki Brian, Korkunç Yara’nın ağız kokusunu bile alabiliyordu. “Sanıyorum şimdi karar verdiniz. Değil mi yüzbaşı?” dedi Korkunç Yara.

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18429 Üye Sayısı
  • 792 Seri Sayısı
  • 37668 Bölüm Sayısı


creator
manga tr