Bölüm 25: Milis Kuvvetleri

avatar
2138 4

Release That Witch - Bölüm 25: Milis Kuvvetleri


 

 Çevirmen: Lodos

  Roland sordu: “İşe aldığın adamlar bunlar mı?” Paçavralar giymiş insan kalabalığına baktı. Geriye dönüp acilen oradan uzaklaşmamak için kendisini tuttu.

 

  “Majesteleri bu adamların hepsi sizin kriterlerinize göre seçildi.” Carter parmakları ile sayarak konuştu: “Erkek, sabıkası yok, on sekiz kırk yaş arası ve herhangi bir fiziki engeli yok… Her birini dikkatlice kontrol ettim.”

 

  Roland daha fazlasını isteyemeyeceğini biliyordu. En nihayetinde bu dünyanın yaşam şartları o kadar zordu ki insanları düzgünce giydirmeyi geç onların karınlarını doyurmak bile kolay değildi. Sahip olduğu Prens kimliği, kalenin dışında sırtlarında kıyafet midelerinde bir parça yiyecek olmayan mültecilerin durumunu görmekten alıkoymuştu. İşin aslı Gökhisarda iken ceset toplamak bir meslekti. Bu mesleği yapan insanlar ise sokaklarda açlıktan ölenleri toplar ve onları yakarlardı.

 

  [Bu dünyada savaş nasıl bir şeydi ki?] Roland gözlerini kapattı ve düşüncelere daldı. Çete dövüşlerinden biraz daha düzenli ve zarifti sanki. Genel olarak konuşulması gerekirse; Bir Lord bir savaş açmaya karar verirse ya da savaş yaparsa (Roland kendilerinin şu an yapmakta olduklarının savaş ile bir ilgisi olmadığını düşünüyordu) kendi emri altındaki bütün soyluları toplardı ve o soylular da kendi emrindeki bütün küçük soyluları toplarlardı. Yani bir dük reislerini, bir reis vikontlarını, bir vikont da baronlarını toplardı ve böylece sürüp giderdi.

 

  Bu soylu aileler de genelde kendi emirlerinde bir takım şövalyeler ve paralı askerler bulundururlardı. Bu adamlar da savaşın asıl kahramanlarıydılar ve zırhları ile ekipmanları çok sağlam olurdu. Aynı zamanda onlar da savaşa katılmaları için kendi altlarındaki adamları ve köylüleri toplarlardı. Dürüst olmak gerekirse aslında onların amacı sadece ordunun ön saflarındaki boşlukları bu zavallılarla kapatmaktı. Savaşta en çok acıyı da bu grup çekerdi. Soyu ailelerden gelme savaşçılar ise savaş alanında ölmedikleri sürece esir alınırlardı ve fidye karşılığında takas edilmek için iyi bakılırlardı.

 

  Roland Sınır Kasabası’ndaki o birkaç soylu aileye kendisi için savaşmaları konusunda güvenemezdi. Doğrusu onların Sınır Kasabası ile falan da bir işleri yoktu. Zaten çoğunun Baron ünvanı Uzun Şarkı Lord’u tarafından verilirdi ve arazileri de Uzun Şarkı’ya aitti.

 

  Yani böyle bir çağda tamamen sıradan erkeklerden oluşmuş bir timi anlamak için biraz hayal gücüne ihtiyaç vardı. Belge okumak ya da verilen emirleri anlamak için fazla cahillerdi. Herhangi bir profesyonel eğitim görmemelerinden bahsetmiyorum bile. Bu adamlar on yaşından beri kılıç tutarak büyümüş şövalyelerle kıyaslanamazdı bile.

 

  Carter, Roland’a yaklaştı ve yavaşça: “Majesteleri, bu yöntem hiçbir zaman kabul edilebilir değildi. Onlara bir baksanıza. Hangisi bir kılıç tutabilir? Korkarım ki; şeytani canavarları görür görmez dağılacaklardır. Bunlar canavarların savunmalarını kırmak yerine bizim için daha kötü bir etki de bırakabilirler. Benim tavsiyem şehir duvarını korumamız için Söğüt Kasabası’ndan veya başka bir yerden eğitilmiş askerler bulmaktır. Bu adamları da başka görevler için kullanırız.”

 

  Roland Carter’ın önerisini reddederek: “Hayır, ben onlar kullanacağım.” dedi. Sadece para için savaşan o “paralı asker” denilen şeyden nefret ederdi. Ayrıca bu orduyu da yalnızca canavarlara karşı koysunlar diye kurmuyordu. Tarih dersinden öğrendiklerinden güçlü ve dinamik bir ordunun kendi halkından kurulması gerektiğini biliyordu. Bunu kanıtlayan bir çok modern, feodal ve çağdaş ordu vardı.

 

  Carter omuz silkerek: “Emredersiniz, nasıl isterseniz öyle yaparız. O zaman ben kılıç derslerine başlayayım mı? Her ne kadar çok bir şeye yaramayacak olsa da…” dedi.

 

  Roland: “Kılıç mı? Hayır. Onlara önce ordu düzenini ve koşmayı öğretmelisin.” dedi ve bunu söyledikten sonra kendini tuttu. Birden aklına Baş Şövalye’nin hiç böyle bir deneyimi olamayacağını düşündü ve: “Bana geçen sefer getirdiğin avcıyı çağır. İkiniz de yapacağım işe önem vermelisiniz.”

 

                                                *******************

 

  Vaner’in bugün yaşadığı şeyler önceki yirmi yılda yaşadığı her şeyden daha inanılmazdı.

 

  Kendi gözleriyle Prens Roland’ı görmüştü! Prens onun önünden yürümüştü ve hatta ona gülümsemişti. Tanrım, Prens sarhoş falan mıydı yoksa?

 

 

  Üç gün önce Prens Roland meydanda bir konuşma yaptığında bu kışın öncekilerden farklı olacağını biliyordu. Uzun Şarkı’ya gitmek yerine kalıp kışı Sınır Kasabası’nda geçireceklerdi. Prens’in çoğu söylediği şeyi aklı almıyordu ama yine de tüm kalbiyle katılmıştı bu fikirlere. Vaner’ın erkek kardeşi iki yıl önce Uzun Şarkı’daki bir gecekonduda ölmüştü. Bir ay boyunca ne bir yemek yardımı ne de başka bir şey olmuştu. İskelede taşıdığı kargolar sayesinde kazandığı birkaç bakır ile aldığı siyah ekmekleri paylaşırdı kardeşiyle. Ama o kış çok soğuktu. Rüzgar, yaşadıkları döküntü kulübenin her yerinden içeri giriyordu ve yedikleri şeyler ise onları sıcak tutmaya yetmiyordu. Kardeşi bir hastalık ile beraber bilincini kaybetmişti ve bir daha hiç uyanmamıştı.

 

  Sınır Kasabası’nda ise en azından topraktan bir evi vardı ve şimdilik günler süren kar yağışlarından korkmuyordu. Ayrıca iskeleye ve iskeleden de kaleye taşınan yığınla yiyecek görmüştü. Bu yüzden de Prens Roland’ın askerlik için adam aradığını duyunca koşa koşa gelmişti.

 

  Aylık on gümüş parayı duyunca kendisini ikna etmesi o kadar zor olmamıştı. Deneyimli bir taş ustası ancak bu kadar alıyordu! Artık eskisi kadar genç değildi ve önümüzdeki ilkbaharda da tavernada garsonluk yapan Sheryl ile evlenmek istediğine göre; biraz para kazanması akıllıca olacaktı.

 

  Bildirinin bir askerin görevleri hakkındaki yazdıklarını hiç okumamıştı. Ya Lord için bir şeyler taşıyacaklardı ya da devriye gezeceklerdi. Onlardan Şehir Duvarı’na gidip Şeytani canavarlar ile dövüşmelerini isteyecek halleri yoktu ya!

 

  Mülakat biraz sert geçmişti. Zırhlar içindeki Şövalye’nin gözleri Vaner’ı biraz gerse de neyse ki düzgün duruşu sayesinde geçmişti. Hem de iyi görünümlü epey bir kişi elenmiş olmasına rağmen geçmişti. En sonunda ise sadece yüz kişiye yakın adam kalmıştı.

 

  Onları eğitenin bizzat Majesteleri olacağı ise hiç aklına gelmemişti Vaner’in.

 

  Geçenler dün Sınır Kasabası’nın batısındaki çayırlık bir alana getirilmişlerdi. Önlerinde uçsuz bucaksız Puslu Orman uzanırken hemen arkalarında da Şehir Duvarı inşaatı sürüyordu.

 

  Prens onlara ordu dizilimine geçmelerini ve sonra da kenara çekilmelerini emretmişti. Birkaç gün önce yağmur yağmıştı ve yerler hala lapa gibiydi. Yere saplanmış ayakkabısından içeri giren nem bütün vücudunu rahatsız etmişti. Prens’in onlardan istediği duruşun kolay olmamasından bahsedilemezdi bile. Ellerini uyluklarının yanlarında tutmaları ve sırtlarını dikleştirmeleri gerekiyordu.

 

  Vaner’ın yorulması için on beş dakika yetmişti. Bu adamı taş ocaklarında çekiç sallamaktan çok daha fazla yürüyordu. Dişini sıktı ve dayandı çünkü Majesteleri hareket edenin öğle yemeğinde yumurta alamayacağını söylemişti. En son ne zaman yumurta yemişti Allah bilir. Diğerleri de tüm güçleriyle dayandıklarına göre hepsinin aynı şeyi düşünüyor olmasını anlamak o kadar da zor değildi.

 

  Sadece yarım saat ayakta durduğu gerçeğini göz ardı edersek Prens bırakmalarını söyleyene kadar Vaner çoktan tere boğulmuştu. Ama diğer taraftan da sonuna kadar başaramayanlar yumurtalarını kaybetmenin pişmanlığını yaşıyorlardı.

 

  Ama yine de Vaner bu eğitimin amacını anlayamamıştı. Birkaç parça tane daha katı yiyecek kutusu taşırlarsa bu şekilde ayakta durabilirler miydi?

 

  Eğer onları bizzat Prens Roland yönetmiyor olsaydı epey önceden feryat etmişti.

 

  Dinlenmeden sonra Majesteleri’nin ikinci emri daha da garipti. Herkese ayakta durmaya devam etmelerini emretmişti. Eğer hiç kimse hareket etmezse her birine öğle yemeğinde ekstra birer yumurta verileceğini söylemişti. Ama eğer şimdi bir kişi bile başarısız olursa herkes yemeklerine bir yumurta hakkını kaybedecekti.

 

  Vaner birilerinin yutkunma seslerini duyabiliyordu.

 

  Bu da ne, yoksa soylular artık böyle şakalar mı yapıyordu? Bir havuç ve bir çubukla Prens herkese yön veriyordu! Ama Vaner kendisinin aptal bir eşek yerine konmasına izin veremezdi.

 

  Ama ya geri kalan herkes kabullenmişse bu durumu? O zaman öğle yemeğinde iki yumurta yiyebilirdi.

 

  Bu çok çekiciydi. Yumurtalar yüzünden ağzı sulanan Vaner en iyisini yapmaya karar vermişti.

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18422 Üye Sayısı
  • 792 Seri Sayısı
  • 37653 Bölüm Sayısı


creator
manga tr