Bölüm 19: Ders

avatar
2013 3

Release That Witch - Bölüm 19: Ders


 

 

Çevirmen: Lodos

Kışın ilk yağışı nihayet düşmüştü. İki gün sürmüştü.

 

  Roland çalışma masasına eğilmiş, pencereden yağmurun altındaki puslu kasabaya bakıyordu. Rüzgar, pencereye birkaç çatırtıya sebep olacak bir yağmur dalgası getirmişti. Kasaba yağmur sebebiyle çok çirkin görünüyordu. Evler ve sokaklar önceki düzenli görünümleri düşünülürse şu anda eğri büğrü görünüyorlardı. Etkili su kanalları olmaması nedeniyle kaldırımlar da su ile beraber akıyormuş gibiydiler. Uzaktan, yol üstündeki sular kristal dereler gibi görünüyordu.

 

  Uzaktaki dağlar ve ormanlar pusa kaplıydı. Sanki Dünya üzerindeki kayıp bir dünya gibiydi.

 

  Modern zamanlarda olsa böyle bir yer turist saldırısına uğrardı. Ama Roland’ın asıl görmek istediği beton ve çelikten oluşmuş bir ormandı. Yağmur sebebiyle sur inşaatı da durmak zorunda kalmıştı. Bu durum onu olumsuz olarak etkiledi ve iki gün önceki Büyükelçi’nin cesaretini epey bir kırdığı konuşmanın ona sağladığı tatmini sildi attı.

 

  “Sen az önce, soluduğumuz havanın bir sürü farklı gazlardan oluştuğunu mu söyledin, ciddi misin yaa?”

 

  Anna’nın berrak sesi Roland’ın düşüncelerini böldü. Meraklı bir şekilde ona bakıyor bir yandan da o güzel mavi gözlerini kırpıştırıyordu.

 

  Anna’nın yanında duran Baş Şövalye: “Bayan Anna, Majesteleri ile konuşurken ifadelerimize biraz daha dikkat edersek iyi olur.” diyerek Anna’yı uyardı.

 

  Roland arkasını döndü: “O kadar yaygaraya gerek yok. O şu anda benim öğrencim.” Yağmur yağdığından ve de çok bir işleri olmadığından dolayı Roland Carter’ı ve iki cadıyı sınıfa çağırmıştı. Evet, onlara doğa bilimi hakkında bir ders vermek istemişti. Taş ustası Karl’ın okulundan esinlenmişti. Bir taş ustası okul açabiliyorsa kendisi gibi bir makine mühendisi de açabilirdi. Neden ortada bir fark olsundu ki? Cahillik yüzünden değil miydi? Tarihin herhangi bir zaman diliminde eğitim, medeniyeti daha da ileriye taşıyabilmek için en etkili yoldu.

 

  Aslında Maliye Bakanı’nın da katılmasını istemişti ama yönetim işleriyle çok meşgul olduğundan dolayı Roland’ın teklifini kibarca reddetmişti. Roland nedenini bilmiyordu ama

Barov kışın başından beri çok istekliydi ve tek başına Sınır Kasabası’ndaki bütün işleri sırtlanıyordu.

 

  Yeni bir bilgi öğrenme umuduyla Anna’nın gözleri parlıyordu. Nana da daha fazla yaralı hayvan tedavi etmeyeceğinden dolayı şimdilik mutluydu. Carter’a gelince; onun da yapacak hiçbir işi yoktu ve açıkçası Prens’in yine ne gibi saçmalıklardan bahsedeceğini merak ettiği için gelmişti.

 

  Ders başladıktan kısa bir süre sonra şövalyenin gözleri kapanmaya başlamıştı. Nana da hafif sersemlemiş bir şekilde dersin başından beri Doğa Bilimi kelimelerine bakıyordu. Öyle görünüyordu ki; bir tek Anna duyduğu hiçbir şeyi unutmamaya ve her şeyi öğrenmeye çabalıyordu. Üçünün ders hakkında düşünmelerine izin vermek için Roland derse bir ara vermekten başka çare bulamadı.

 

  Anna’nın sorusuna gelince de Roland başını salladı ve gülümsedi: “Evet, hatta birbirlerine çok benzerler.”

 

  Carter şüphelerini ifade etti: “Majesteleri, anlayamıyorum. Mademki hepsi benziyor e o zaman nasıl farklı farklı gazlar olduğunu söyleyebiliyorsunuz?”

 

  "Bunu sana kanıtlayabilirim."

 

  Roland yalnızca kelimeleri kullanmanın insanların kafasını karıştırdığını biliyordu. Onlara örnek olarak basit bir deney yapmaya karar vermişti.

 

  Bir mum, bir bardak, ahşap bir çanak ve bir kase kireç suyu. Bunların hepsini önceden hazırlamıştı. Her ne kadar şu anda ellerinde açık kahverengi bardak varsa da  —normal bardaktan çok çok daha fazla opaktı—  hala deneyin amacına hizmet edebiliyordu. Her şeyden de öte bu basit deney süresince tepkimeyi gözlemeye o kadar da gerek yoktu.

 

  Roland bu deneyi daha önceden de yapmıştı. Ve sonuçlar her ne kadar bu dünyada sihirli güçler var olsa da Dünya ile aynı doğa kanunları vardı burada.

 

  Anna’nın mumu yakıp çanağın içine koymasına izin verdi.

 

  “Yanma işlemi özel bir gaza ihtiyaç duyar. Bu gaz aynı zamanda hayatın tümüyle ilgilidir. Eğer biz o gazı solumayı bırakırsak tıpkı bu mum gibi oluruz. Bakın şimdi.” Roland mumun üstüne bir bardak koydu ve alevler birkaç kez dalgalandıktan sonra sönüverdi.

 

  Şövalye onaylamazcasına: “Havayı tüketti Majesteleri, bu olağanüstü bir şey değil ki. Tabii ki havasız kaldığımızda ölürüz. Örneğin; suya düştüğümüzde.”

 

  Nana da art arda birkaç kez başını salladı.

 

  Roland sordu: “Yani siz şimdi bardakta hiçbir şeyin olmadığını mı düşünüyorsunuz?”  ve ardından kireç suyunu çanağın içine döktü. Su hızla yükseldi ve bardağın yarısı dolduğunda durdu.

 

  Bu çok klasik bir deneydi. Genelde ilkokullarda öğretmenler bu deneyi çocukların ilgisi Doğa Bilimi’ne yönelsin diye yaparlardı. Şu anda bile, hala o deneyi ilk gördüğündeki yaşadığı şaşkınlığı hatırlıyordu. Bilim ve mühendislik yoluna işte tam o anda atılma kararı almıştı.

 

  Nazikçe bardağın bir köşesini kaldırdığı anda aniden kireç suyundan birkaç hava baloncuğu yükseldi.

 

  Sonrasında da, üstünden buharlar tüten temiz kireç suyu göründü ve beyaz parçacıklar yavaşça bardağın içine yayıldı.

 

  “Eğer bardağın içinde hiçbir şey olmasaydı biz herhangi bir baloncuk veya suyun yüzeyinde bir değişim göremezdik. Bu havanın en az iki çeşit gazdan oluştuğunu kanıtlıyor. Diğer kısım yanma tepkimesinde hiç rol almazken yanan mum havanın sadece bir kısmını tüketir. İkisi de renksiz ve kokusuz olmasına rağmen doğaları birbirinin tam zıttı.”

 

  Carter bu iki gazın arasındaki ilişkiyi anlayabilmek için uzunca bir süre düşündü: “Evet… Öyle görünüyor. Ama bunu bilmenin bize faydası ne ki?”

 

  Anna aniden: “Eğer ilk gazı ele geçirebilirsek o zaman ateşin daha uzun süre yanmasını sağlayabiliriz. Diğer gazı ele geçirebilirsek de ateşi hızlıca söndürebiliriz!” dedi.

 

  “İşte bu, dâhiyane!” Roland onu sessizce kutladı. Küçük bir hata yapmış olmasına rağmen gazları kullanmadan ayırmayı ve saflaştırmayı tavsiye ederek kendini göstermişti. Herhangi bir modern eğitim almamıştı ama yine de meseleyi hızla kavramıştı. Bu onun zihinsel yeteneklerinin diğer insanlardan çok daha ileride olduğunun bir göstergesiydi —en azından Baş Şövalye’den iyiydi yani.—

 

  Roland sabırla cevaplamaya girişti: “Doğru. Ne zaman ki insanlar ateşi kullanmayı öğrendi, işte o zaman hayvanlardan ayrıldılar. Belki de her şey bir tesadüf sonucu başladı. Bir yıldırım bir ağaca düştü ve ağaç yanmaya başladı ya da iki taş arasındaki bir kıvılcım büyüdü. Ama tabi kimse onu fark etmeyip kullanmasaydı hala hayvanlardan bir farkımız olmayacaktı. Bu deneyin amacı merak ve düşünme eyleminin insanı asıl ileriye taşıyan şeyler olduğunu size göstermekti. Doğada çok fazla benzer kuvvetler var, gizlenmiş şekildeler sadece. Bizim onları keşfedip kullanmamızı bekliyorlar.”

 

  Roland sözünü bitirdikten sonra bile Carter’ın şüpheleri dinmemişti. Nana ise gözleri açık halde Roland’a bakıyordu, şaşkındı ve ne söylediğini tam anlamıyla idrak edememişti. Sadece Anna düşünüyormuş gibi aşağı doğru bakıyordu.

 

  Roland bazı gelişmiş teorileri öğretmenin insanları aydınlatmaktansa onların kafalarını karıştırdığını fark edip iç çekti. Onların zekaları sadece gözleriyle gördükleri şeylere inanmak üzere kurulmuştu sanki. Çünkü ancak o zaman doğadaki gizli güçlerin ne kadar şaşırtıcı olduğunu anlarlardı.

 

  Tam o anda şömine rafında asılı duran ibrik  —içindeki buharın kapağını oynatması yüzünden—  tıngırdadı.

 

  “Ah, su kaynamış.” Şövalye ibriği bir maşa yardımıyla aldı ve biraz geçmeden tıngırdama sesi kesildi. Maşanın etrafına birkaç kat bez sardı sonra da herkesin fincanına sıcak su doldurdu.

 

  Roland fincanına uzandı ve maşanın sıcaklığını hissederken şu düşüncelere daldı. Ateşin icadından beri; suyun kaynaması prensibi vardır. Sayısız insan suyun kaynadığına şahit olmuş ve onu kullanmışlardır. Ama hiçbiri kıvrıla kıvrıla yükselen sudan çıkan buharın bu kadar muazzam bir enerjiye sahip olabileceğini düşünmemişti.

 

  Birkaç yüz yıl içinde insanoğlunun gelişirken kullandığı en büyük kuvvetlerden biri olabilirdi ve kolayca da insanlık tarihini değiştirebilirdi. Prensipte basit olsa bile sınırlı teknoloji nedeniyle çiftçilik denen şey var olduğu sürece asla birinci plana alınmazdı. Ama bu dünya farklıydı. Roland böyle düşünüyordu. Burada cadılar vardı. Büyü kullanarak savaşmak barbarların işiydi… Onun yerine, büyüyü medeniyeti geliştirme konusunda anahtar olacak bazı yenilikler yaratmak için kullanmak büyünün asıl kullanım şekliydi.

 

  Gün batımına kadar sohbet ettiler. Beraber yedikleri akşam yemeğinden sonra da Roland yatak odasına gitti.

 

  O çağlarda gece hayatı yoktu. Ve çoğu insan eğer sevişmiyorlarsa yatağa erken gidiyorlardı. İlk başta bir hizmetçiyi çağırıp fiziksel bazı şeyler yaparak Prens olmanın avantajlarını kullanmak istemişti. Ama en nihayetinde çok utandığı için yapamamıştı.

 

  Odasındaki mumu yaktıktan sonra arkasından gelen bir alkış sesi duydu. Sonra da biri konuşmaya başladı: “Muhteşem bir dersti. Majesteleri’nin gerçekten bilgili bir adam olmasını beklemiyordum.”

 

  Bu ses tanımadığı bir kadına aitti. Roland aniden ensesinden akan soğuk terler hissetti. Eğer Roland’a hissettirmeden yatak odasına kadar girebilmişse belki de bir suikastçıydı. Roland aniden kapıya doğru koştu ama daha kapı koluna ulaşamadan kulağına doğru esen soğuk bir rüzgar hissetti. Anlık şoktan sonra kendine geldiğinde yanağının bir parmak mesafesi yanına saplanmış gümüş hançeri fark etti.

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18390 Üye Sayısı
  • 792 Seri Sayısı
  • 37602 Bölüm Sayısı


creator
manga tr