Bölüm 17: Büyükelçi Part -1

avatar
2037 2

Release That Witch - Bölüm 17: Büyükelçi Part -1


 

 Çevirmen: Lodos

  Uzun Şarkı’dan gelen Büyükelçi Petrov, faytondan çıkıp çürümüş tahta kokusu ile karşılaştığında: “Burası hala eskiden olduğu kadar gürültülü.” Kendisini baştan aşağı rahatsız eden nemli ve bulanık hava, burnunu çekip gökyüzüne bakmasını sağlamıştı. Bunlar yakında bir yağmurun düştüğünün işaretiydi.

 

  Patronunu yün bir manto ile sarmalamaya çalışan asistanı “Son gelişinizden beri bir yıl oldu. Burada taştan başka bir şey yok.” dedi.

 

  “Bir buçuk yıl oldu.” diyerek belirtti Petrov. “Her mevsim Lord Dük buraya başka birini yollar. Ben de en son geçen yaz gelmiştim. Sadece taşlar değil, burada başka şeyler de var mesela kürkler…”

 

  Asistan sersemlemiş halde bakıyordu: “Ne?”

 

  Petrov başını salladı ve daha fazla konuşmadı. Tahtayı geçtiğinde ve yosun kaplı ahşap iskeleye ayak bastığında, üstünde durduğu kalaslar öyle gürültülü bir şekilde çatırdamıştı ki bu, Büyükelçi’yi bu iskelenin çok değil sadece az bir yıl sonra parçalarına ayrılacağı izlenimine götürmüştü. Evet, taş ve kürklere ek olarak Sınır Kasabası’nın toprakları da küçümsenemezdi. Ama sadece numaralar ve kağıtlarla uğraşmış orta halli bir asistandan böyle geniş bir anlayışa sahip olması beklenemezdi.

 

  Sınır Kasabası ile Uzun Şarkı Kalesi arasında kalan arazi el değmemişti ve dar bir kanala sıkıştırılmıştı. İki taraftan da Geçilmez Dağ ile Kızıl Su Irmağı’nın arasında hapsolmuştu. Eğer Sınır Kasabası bir ileri karakolu olarak çalışsaydı ve sınırları koruyor olsaydı Uzun Şarkı rahatlıkla bu araziyi ele geçirip onu işlemeye başlardı. Ve iki tarafta da var olan doğal bariyer ile onu yönetmek çok basit olurdu. Buradan çıkan mahsul de Uzun Şarkı’daki yükselen nüfusu beslemeye ve Sınır Kasabası’nın bağımsız kalmasındansa Uzun Şarkı’ya katılmasına yeterdi.

 

  Tek dezavantajı ise bu işlemin zor olacağı ve üç ile beş yıl arasında süreceğiydi.

 

  Ne kadar ayıp ki; iş yatırıma geldiğinde soyluların çoğunun fakir iş adamlarından farkı olmuyordu.

 

  Asistan açık alanı göstererek sordu: “Madenler nerede? Biz gelene kadar oraya istiflenmeleri gerekmiyor muydu?”

 

  Petrov yavaşça iç çekti: “Önce Majesteleri’ne saygımız göstermeliyiz.”

 

  Asistan bir öneride bulundu: “Durun… Sayın Büyükelçi, neden bir hoş geldin partisi için beklemiyoruz ki?”

 

  Petrov bir partinin olup olmayacağından emin bile değildi. O yüzden: “Hadi gidelim, ahırlar hemen önümüzde.” dedi.

 

  Bu iki arazinin bağımsız olmasını zorlaştırıyordu. Kral, Prens Roland’ı veliahtı olarak gönderdikten sonra, genç bir adam nasıl davranabilirdi ki? Her şeyi silip süpürürdü. Ve değerli taşlar ile madenlerin yemek karşılığı takas edilmesine çok göz yummazdı. Büyükelçi, Prens’in en sevdiği şeyin para olmasından korkuyordu.

 

  Aslında o da aynısını yapardı çünkü kimse oradan çıkan madenlerin bu kadar düşük fiyata satılmasını tolere edemezdi. Bu gösteriyordu ki; insanların çoğu Uzun Şarkı Kalesi’nin sadece Kızıl Su Irmağı’na giden bir istasyon olduğunu düşünmüştü. Onun devamında da çok fazla yerleşim yeri bulunuyordu; Söğüt Kasabası, Yenik Ejderha Tepesi ve minerallerini piyasa fiyatında satabileceği ya da köle alabileceği yerlerden biri olan Kızıl Su Şehri. Bütün bunlar Uzun Şarkı’dan sadece çok daha az uzaktaydı.

 

  E Uzun Şarkı daha sonra ne yapacaktı? Nehirden geçişi kısıtlayıp Prens’in kafilesini mi engelleyeceklerdi? Hayır, bu vatana ihanet olurdu. Babası tarafından çok sevilmediği bilinse de kutsal unvan ve kraliyet kanı göz ardı edilemezdi.

 

  Ahırda, yaşlı atlardan daha iyisi yoktu. Onlar da ne kadar iyiyse tabii? Zayıf ve sıskaydılar, tüylü kürkleri vardı ve ilerledikçe yavaş yavaş titrerlerdi. Büyükelçinin onları nehrin oradaki kaldırım taşlarının üzerinden yavaşça taşıyan bu iki sefil atı kiralamak için iki kraliyet altını ödemesinden başka seçeneği yoktu.

 

  “Bakın! Efendim bu Söğüt Kasabası’ndan gelen bir kargo gemisi mi?

 

  Asistan’ın bağırması, Büyükelçi’nin gözlerini asistanının işaret ettiği yere çevirmesini sağladı. Yavaşça bir yelkenli gelmişti. Bir direkli ve sancağında yeşil bir yaprak taşıyan, sancağın üstünde de bir palanın asılı durduğu bir yelkenli. Bu deniz yollarına ait bir yelkenliydi, yani bir kargo gemisiydi.

 

  Başını sallayan ve ifadesiz bir surat takınmış olan Petrov, görmüş olduğu şeyden dolayı tetiklenmesinin asıl sebebini gizlemişti.  Prens Roland’ın o kadar erken davranmasını beklemiyordu. “Eğer Prens Roland Kızıl Su Irmağı’nın aşağısındaki kasabalarla ticaret yapmaya başlamışsa elinde bulundurduğu avantajı da yavaş yavaş kaybedecek demektir. Babasını, cevheri piyasa fiyatından yüzde otuz daha ucuz şekilde almaya ikna etmeyi amaçlıyordu. Hiç olmazsa bir sürü farklı çeşit eşyaya dönüştürülebilecek değerli taşlar vardı elinde. Neyse ki; bu mesele birilerinin kontrolü altında ve bunun kararı sadece ona bağlı değil. Hanımeli Ailesi bile tek yanına altı soylu aile almadan böyle bir karar veremez.”

 

  Onlar bunca zamanda neler olup bittiğini bilmiyorlardı hatta ufak bir cevapları bile yoktu… Ya da belki madendeki bu az üretim onların dikkatini çekmeye yetmiyor gibiydi. Diğer beş ailenin tarafsız kalmasıyla ve kendinden çok emin görünen öz babasının, oğlunun tavsiyesini reddetmesiyle son buldu. Ama hepsi madenin az çıkmasına bakarak büyük bir hata yapmıştı. Pazarlıksız maden ticaretinin yemeğe dayanması aslında eğer ticaret adil hale gelirse çok büyük bir kazanca dönüşebilirdi. Bununla birlikte, Sınır Kasabası satıldıkça kazanacakları para da artacaktı. Bu da takip eden yıllarda maden ürünlerinin artacağını gösteriyordu.

 

  Aynı zamanda da Petrov bu cevher üzerindeki anlaşmanın fark edilmemesini umuyordu. Ama depo alanının boş olmasına bakılırsa da Prens’in değerli taşlarını basit bir buğday ile takas etmeye hiç niyeti yok gibi görünüyordu. Çoktan yeni alıcılar çağırmıştı.

 

  Hala Sınır Kasabası ile iş yapmak istiyorsa yüzde otuz onun son kozu olurdu. Söğüt Kasabası muhtemelen uzun yoldaki ulaşım ve nakliye masrafları ile zaten kendilerinde de bir maden kaynağı olmasını bahane ederek piyasa fiyatının yarısını isteyecekti. Yenik Ejderha Tepesi ile Kızıl Su Şehri’nin vereceklerinin daha da aşağı olacağını düşünüyordu. Sonuç olarak; Prens Roland iş yapmaya Uzun Şarkı ile devam edecekti. Özellikle de değerli taşlar için.

 

  Ama sorun, babasının imzalamaya karar verdiği sözleşmeyi kabul edip etmeyeceği idi. Ama ya diğer aileler bu anlaşmanın bir teslim olma ve diğer ailelerin çıkarlarını açık etmek için bir delil olduğunu düşünürlerse?

 

  En nihayetinde hepsi Sınır Kasabası’na Uzun Şarkı’nın alt bölgesi ve bir şeye ihtiyaç duyduklarında alabilecekleri bir depo gibi muamele etmişlerdi.

 

  Son ziyaretinden beri Lord’u değişmiş olan kasabanın güneydoğu köşesindeki kaleye doğru atlarını yavaşça sürdüler.

 

  Muhafızlar, Büyükelçi’nin geldiğini görüp Lord’a haber vermeye koştular.

 

  Daha sonra Prens Roland hızla Petrov ile buluşmak için kalktı. İkisi salonda buluştuklarında Prens oturmuş, bekliyordu.

 

  "Sayın Büyükelçi, lütfen oturun."

 

  Roland ellerini çırptı ve hizmetçiler ellerinde harika görünen yemeklerle içeri girdiler. Kızarmış tüm bir tavuk, mantar ile güveçlenmiş domuz paçası, tereyağlı ekmek ve büyükçe bir porsiyon sebze çorbası vardı sofrada. Sınırda olsun veya olmasın Prens bir şey istedi mi alıyordu.

 

  Petrov doğal olarak kendini geri tutamamıştı. Uzun Şarkı’dan Sınır Kasabası’na gelmek iki gün almıştı o da anca iyi dalgalarla. Eğer fazla direkli bir şilep ile seyahat etmiş olsaydı çok daha yavaş hareket ederlerdi ve buraya varmaları üç ile beş gün arasında sürerdi. Geldikleri yelkenlide mutfak olmadığı için iki gün boyunca pastırma ve buğday keki yemek zorunda kalmışlardı. Güzel güzel kaynayan yemekleri görmek, ağzını sulandırmakla kalmamış boğazını bile ıslatmıştı.

 

  Ama gençliğinden beri eğitildiği sofra nezaketi gereği kendisini bastırıyordu. Ama Prens’e bakılırsa kendisi böyle nezaket kurallarını çok umursamıyor gibi görünüyordu, özellikle de bıçak ve çatal kullanımı konusunda. Petrov onun yemekleri tutmak için iki küçük çubuk kullandığını fark etmişti. Çatal ve bıçağı sadece eti kesmek için kullanıyordu. O küçük çubuklar çatala göre sanki daha... işlevliydi.

 

  Yemek bitmek üzereyken Roland aniden sordu: “Ne düşünüyorsun?”

 

  “Ne… hakkında?” Büyükelçi dalmıştı.

 

  “Bunların hakkında.” Prens elindeki çubukları salladı Petrov’un cevabını beklemeden konuşmaya devam etti: “Bıçak ve çatal halktan olan biri için çok lüks. Onların gümüşten yapılmasından bahsetmiyorum bile. Ve yemekleri de çıplak elleriyle yiyen biri de ağzına çok kolaylıkla pislik almış olup hastalanabilir. Dinliyor musun beni?''

 

  Büyükelçi soruyu zar zor anlamasından dolayı nasıl cevap vereceğini bilemiyordu. Belki de yediğimiz yemekteki pislik bizi hastalıklara karşı savunmasız yapıyordu. Ama nasıl olabilirdi ki bu? İnsanoğlu çok uzun zamandır elleriyle yemek yiyordu, ve kimse böyle bir şeyden dolayı ölmemişti.

 

  “Puslu Orman’da sayısızca tahta çubuk var. Hepsi de temiz ve ulaşılabilir. Yani halk da elleriyle yemek yerine onları kullanmalı.” Prens içkisinden bir yudum aldı ve: “Tabii ki şimdilik et bizim insanımızın sofrasına biraz uzak ama işler değişecek.” dedi.

 

  Petrov bu konu onun için bu kadar da zor olmadığından dolayı rahatlamıştı. Defalarca onaylamalarını ve kutsamalarını dile getirdi ama aslında içinden bu işi onaylamıyordu. Halkın et yemesine izin vermek mi? Bu çok saçma ve aptalcaydı. Gökhisar’da bile yoktu böyle şeyler. Bu çorak topraklı Sınır Kasabası’nda mı olacaktı?

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18392 Üye Sayısı
  • 792 Seri Sayısı
  • 37607 Bölüm Sayısı


creator
manga tr