Bölüm 15: Yanılgılar

avatar
1984 2

Release That Witch - Bölüm 15: Yanılgılar


 

Çevirmen: Lodos

  Şövalye aldığı emirler sonrasında ayrılınca Roland masaya geri döndü: “Madem ki küçük hayvanları iyileştirebiliyorsun, neden hala cadıların kötü olduğunu düşünüyorsun ki?”

 

 “Öğretmenim cadıların sıradan insanların yapamadığı şeyleri yapabildiklerini söyledi. Bazen o kadar da kötü görünmezmiş ama bu daha fazla insan çekebilmek için Şeytan’ın bir oyunu imiş.” Kız sesini alçalttı: “Ben… Ben Şeytan’ı hiç görmedim, yemin ederim.”

 

  “Tabi ki görmedin. Bu sadece Kilise’nin yalanlarından biri. Senin öğretmenin de aldatılmış demek ki.” Roland rahatlamıştı.

 

  “Kilise’nin yalanları mı?” Nana haykırdı: “Neden?”

 

  Roland başını salladı ve sessizliğini korudu. Açıklamaya çalışsa bile onlar anlamayacaktı. Uygarlık belli bir seviyeye ulaşmadığında böyle garip şeyler hep olurdu. Kendi çıkarlarına olmayacak olsa bile insanlar genellikle doğal afetler ve açıklanamayan olaylar için kendi kafalarından bir şeyler uydururlardı. Tarihsel olarak konuşuyorum; suç daima kadınlara atılmıştı.

 

  Ve bu dünyada, eğer cadılar kaynağı bilinmeyen bir güce sahipse, bu onları Kilise için daha kolay bir hedef haline getiriyordu. Kilise istese onların Tanrı vergisi güçleri olduğu kanısına varıp onları azizlerden de sayabilirdi. Ya da Şeytan’ın avukatları olduğu bilgisi yayılarak onların avlanılması sağlanabilirdi. Ama eğer ilk seçenek seçilirse monoteizm büyük ölçüde güç kaybederdi. Çünkü cadıların Kilise ile benzeşen hiçbir tarafı yoktu. Diğer tanrılara da inanan Kilise, eğer cadıları da aziz olarak tanırsa ve herkes seçilen kişi olursa Kilise’nin hangi Tanrısı gerçek Tanrı olurdu ki?

 

  Politeizmin bir arada bulunmasının ön koşulu taptıkları Tanrıların gerçek olması ve birbirlerini kısıtlayabiliyor olmalarıydı. Tanrılar gerçekten var olmadığından —sadece kulaktan dolma bilgiler olduğundan— dolayı neden diğer taraf dünyayı paylaşmalı ki? E o zaman herhangi bir inanış yalnızca kendilerinin Gerçek Tanrı’ya inandıklarını iddia edebilirlerdi. Ve onlara göre kafir olanların etkisiz hale getirilmeleri gerekirdi. Bu yüzden cadıları yok etmek haricinde hiçbir efor sarf etmemek için ikinciyi seçerlerdi.

 

  Bunun tercih edip etmemeyle falan alakası yoktu. Mesele sadece kazançtı.

 

  Kale mutfağında canlı bir tavuk vardı. Şövalye onu kanatlarından taşıdığı için durmadan tekme atıp çırpınıyordu.

 

  Bir sonraki hareketten sonra Nana ağzı açık şekilde bakıyordu. Roland gümüş bıçağını çekti ve şövalye sıkıca tutarken tavuğu bir kez bıçakladı. Kendine göre bir yol izlemeden önce de Nana’ya tavuğu iyileştirebilmesi için bir şans verdi. Defalarca kendi yolunu kullanmıştı çünkü.

 

  En nihayetinde tavuk öldüğünde, Roland Nana’nın kabiliyetini daha da iyi anlamıştı.

 

  Hasar almış, bölünmüş, kırılmış ve ezilmiş yerleri onarabiliyordu. Ama vücudun bir kısmı tamamen yoksa örneğin, tavuğun ayağı kesilip gitmişse yerine getiremiyordu. Ama kırık yerleri tamir edebiliyordu. Yani ölüm ve hayat ile oynayamıyordu. Tavuk bir kere öldüğünde tedavisi de işlevsiz kalıyordu.

 

  Tüm tedavi boyunca Roland Nana’nın bahsettiği “yapışkan sıvıyı” görememişti. Elini basitçe tavuğun yarasına koymuş ve sonrasında da yara gözle görülebilir bir hızla kapanmaya başlamıştı. Birkaç denemeden sonra Nana daha fazla enerji veremiyordu. Ama en azından Anna kadar fazla terlememişti.

 

  Bir tek Nana huzursuzdu. Tavuğa böyle davranılmasının çok fazla olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden deneyler bittikten sonra uzun bir süre gözünü bile kırpmadan Roland’a bakmıştı.

 

  “Hadi, dik dik bakmayı bırak ve bir şeyler ye.” Roland dikkatini başka tarafa çekebilmek için “ikindi çayı” fikrine başvurmuştu. Bu numara Anna üstünde birkaç kez işe yaramıştı. Buna bakarak da o yaştaki kızların lezzetli tatlıların cazibesine karşı koyamadıkları kanısına varmıştı. Doğrusu, Nana öncekinden daha iyi iş çıkarmamıştı.

 

  Pastaları yedikten sonra Roland Nana’yı gönderdi. Anna kafası karışmış şekilde sordu: “Neden kalmasına izin vermedin? O da benim gibi, ikimiz de cadıyız, değil mi?”

 

  “Ailesi hala Nana’nın cadı olduğunun farkında değiller.”

 

  Anna fısıldadı: “Bu sadece zaman meselesi.”

 

  “Evet, er ya da geç.” Roland iç çekti: “Ama ne kadar geç, o kadar iyi. Sen babanı… özlüyor musun?”

 

  Başını salladı ve gözleri durgun bir göl gibiydi. Babasının ona ettiği ihanet onu tamamen hayal kırıklığına uğratmıştı sanki. Ama hiçbir akrabası olmasa bile, hala arkadaşları vardı.

 

  “Nana çok sık gelecek, aslında benim niyetim onu antrenman için iki günde bir buraya getirmek.”

 

  Bunu duymak Anna’nın gözlerini kırpıştırmasını ve başını sallamasını sağlamıştı.

 

  “Onunla beraber Karl’ın okuluna gidip diğer çocuklarla birlikte ders görmeye ne dersin?”

 

  Anna cevap vermedi ama Roland onun hislerini anlamış gibi hissetti.

 

  Roland kararlı bir şekilde: “Bu durum çok sürmeyecek… Ben burada olduğum sürece eninde sonunda sıradan bir insan gibi yaşayabileceksin ve gittiğin yerlerde ne avlanacaksın ne de darağacına gönderileceksin. O günler gelecek. Söz veriyorum.”

 

*******************

 

  Karl van Bate projenin kontrolünü ele aldığından beri Roland tembelleşmişti.

 

  Her öğleden sonraları kalenin bahçesinde kalıyor, Anna veya Nana ile çalışıyordu. Anna’nın antrenmanı için daha fazla kıyafete ihtiyaç yoktu. Her bir parmağı ateşte olsa bile şapkasını kaza ile yakmadan ateşi ustaca yönetebiliyordu.

 

  Aynı zamanda Nana da bir takım cadı elbisesi giymişti. Her ne kadar antrenman yapmaya isteksizse de sırf ikindi çayı için somurtarak da olsa yapıyordu. İki cadının salınmasını izlemek Roland’ın ahlaksız tutkularını yeterince tatmin ediyordu.

 

  Ara sıra Kuzey Yamaç Dağı’nın eteğine giderek projenin gidişatını kontrol ediyordu. İnşaatte iki haftadan sonra şehir surlarının yaklaşık yüz metresi inşa edilmişti. Teodolit mesafe ölçerin (hassas bir ölçüm aleti) yokluğunda Karl ustalardan birinden mesafe ve düzlüğü belirleyebilmek için bir sopa ile her gün aynı saatte Güneş’in gölgesini ölçmesini ve o sopayı oraya koymasını istemişti. Her on sopa mesafesinde bir; şehir surlarının durumunu daha iyi görebilmek için bir adet gözlem kulesi kuruluyordu.

 

  Bu kadar büyük bir iş ister istemez kasaba soylularının gözüne batıyordu. Meselenin ucu kendilerine dokunmadığı için Barov’dan bilgi almak haricinde başka bir şey yapmamışlardı. Roland bunu düşünememişti. Bu insanların aile meslekleri genelde Uzun Şarkı Kalesi’ndeydi ve burada kasabayı korumak için kalmayacakları kesindi. Bir grup insanın kendi aralarında bütün bu inşaat ve diğer meseleler hakkında dalga geçtiklerini hayal eder gibiydi.

 

  Sadece soyluluk değil, iş adamlığı da hemen hemen aynı şeydi. Önceki yıllarda kürk tacirleri Sınır Kasabası’nda satın alınacak bir şeyler bulamayınca Uzun Şarkı’ya geri döndüler. Elleri boş dönmenin hoşnutsuzluğunu Hükümdar Roland’dan çıkarıyorlardı. Roland’ın Şeytan Ayları gelmeden önce bitirmek istediği inşaatın haberi Gökhisar Krallığında aptalca bir hareket sayılmıştı. Bu haberler taa Kızıl Su Irmağı’nın ötesinde bile duyulmuştu.

 

  Bu noktada kimse onun kasabayı koruyabileceğini düşünmüyordu. İşin aslı onlara göre bu o kadar uzak bir ihtimaldi ki kimse bunun hakkında düşünmemişti bile. E sonuçta, Prens Roland cesaretli bir savaşçı izlenimi vermiyordu. Her ne tasarlıyorsa en sonunda itaatkar bir şekilde Uzun Şarkı’ya geri çekilecekti.

 

  Tıpkı böyle, büyük kitlelerin tartışması arasında Roland ilk kışı getirdi.

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18122 Üye Sayısı
  • 789 Seri Sayısı
  • 37385 Bölüm Sayısı


creator
manga tr