Cilt 5 Bölüm 59 [ Regulus Corneas ]

avatar
1243 7

Re:Zero Kara Hajimeru Isekai Seikatsu - Cilt 5 Bölüm 59 [ Regulus Corneas ]


Çevirmen : Clumsy



Bu olamazolamazolamaz. Bu da neyin nesi, anlamıyorum. Neden bunu yaşamam gerekiyor ki. Beni ne sanıyorsunuz siz. Ben “Açgözlülük” Günah Başpiskoposu Regulus Corneas’ım. Dünyanın en tatmin olmuş varlığıyım! En tartışmasız şekilde öne sürülen, en ufak bir tereddüt doğurucu yönü olmayan bir varlığım! Böyle olması gerekiyordu, öyleyse neden bunları yaşamak zorundayım ki!? Benimle kafa bulmayın, bu bir şaka değil. Hepsi de kendileriyle alakalı sorunlar olan saçma sapan absürtlükleri gayet normalmiş gibi kabul ediyor. O adam, o kadın ve o şövalye, sırf onlara birazcık merhamet ettim diye fazla ileri gidiyor, en baştan ciddi davransaydım onları paramparça, lime lime edebilirdim ama onlar kendi güçlerini yanlış hesap etmiyor mu? Utanmazca yanlış anlamalara düştükleri için, bu benim açımdan gülünç derecede yanlış, insanlara bulaşmaktan nefret ediyorum işte! İğrenç, can sıkıcı, sinir bozucu, çileden çıkarıcı, eziyet verici, pis, nahoş pislikler. Ben hep, hep iyiydim, yıllarca, on yıllarca, yüz yıllarca, onca zaman böyleydi, bir Günah Başpiskoposu olarak herkesten daha sadakatle hizmet veriyordum. Bir günah başpiskoposu olarak seçildiğimde ve bu cadı faktörünü teslim aldığımda, hepsini öldürdüm, düşük kazancına rağmen kötü içki alışkanlıklarının batağına düşen baba, gece gündüz dur durak bilmeksizin şikayet ve dırdır eden anne, adil olarak bana ait olanlara aç kurtlar gibi göz koyan açgözlü kardeşler, hepsi benim tarafımdan öldürüldü, bana bir aptalmışım gibi bakan komşuları da, beni ve evimi o umut vaat etmeyen köye iten kent halkını da, köyü ve kenti düşüncesizce terk ederek bu hale gelmelerine yol açan ülkenin beceriksiz başkanlarını da, hepsini paramparça ettim ve herkes gittiğinde nihayet yaşayabileceğim bir yolun varlığını fark ettim! Benim hiçbir şeye ihtiyacım yok. Her şey can sıkıcı. Ben zaten tatmin olmuşum. Sahip olmadığımdan değil, ihtiyacım olmadığından. Davet edilmeden gelen pisliklerin aksine benim hiçbir zaman hiçbir şeye ihtiyacım olmadı. Buna rağmen, bana bir şey vermeniz, bunu yapmanız dışarıdan, sizin bakış açınızdan, bana bakıp benim acınası, yetersiz bir varlık olduğumu düşündüğünüzü göstermiyor mu? Bana ihtiyaç duyulmayan şeyler empoze etmeye çalışan herkes öldürülmeli, yalnızca tatmin olmuş benliğimi bir başına bırakanların bu dünyada yaşamasına müsaade edilmeli. Kim olurlarsa olsunlar, yalnızca kendi bencil saçmalıklarından bahsediyorlar, o boklar. Kimin bana acımaya hakkı var. Kimin bana acıyıp beni çaresizliğe sürüklemeye hakkı var. Onlara izin verir miyim sanki. Benim hiçbir şeye ihtiyacım yok ve hiçbir şey de istemedim. Düşük kazancına rağmen kötü içki alışkanlıklarının batağına düşen ama yine de arada bir bana hediyeler alan bir baba benim için ölse daha iyi denilecek bir pisliktir. Gece gündüz dur durak bilmeksizin şikayet ve dırdır eden ama bir yandan da “canını sıktığım için üzgünüm” gibi bariz şeyler söyleyen bir anne benim için ölse daha iyi denilecek bir pisliktir. Adil olarak bana ait olanlara aç kurtlar gibi göz koyan ama bir yandan da yemeğim yere döküldüğünde kendi yemeklerinden bölüp bana veren açgözlü kardeşler benim için ölseler daha iyi denilecek pisliklerdir. Sizi boklar, bana keyfi iyilikler yapmayı kesin. İyilik yapmanız demek beni düşük görüyor, bana tepeden bakıyor olmalısınız demek. Başkalarına tepeden bakan lanet olasıcalar, özellikle ailelerine tepeden bakanlar, onlardan nefret edilmesi normal. Ölmeleri normal. Benim hatam değil. Ben hiçbir hata yapmadım. Sizin hatanız, siz siz bana acıracıracır, bana acınasıymışım gibi davranır ve beni bir başıma bırakırsınız. Dünyadaki en değersiz insan gibi hissettirilmenin tadına bir bakın bakalım. Benim çevremde yalnızca bana acımayanlar bulunabilir. Bana acıyanlar bu dünyadan silinmeli. Kahkaha sesi duyuyorum. Bana bakıyorsunuz, değil mi. Bana bakıp güldünüz, değil mi. Neyim gülünesiymiş benim. Bende sizi güldürecek ne gördünüz. Hepsi de gülüyor, gülüyor. Yalnızca çenelerini konuşturmaktan anlayan bir avuç güçsüz pislik. Benim kalbim neden onlar yüzünden kırılmak zorunda ki. Yoluma çıkmayın beni engellemeyin bana acımayın ben acınası değil ben acınası değilim, asıl siz çaresiz ve cahil olmanıza rağmen hala “Açgözlüsünüz”! Sırf natamam benliklerinizi tatmin etmek için tüm ömrünüz boyunca sürünmek zorundasınız, esas acınası açgözlülük sizsiniz! Ben farklıyım ben öyle değilim ben hiçbir şey istemiyorum. Arzuları olmayan ben sizin natamam benliklerinizden daha iyiyim. Bana acımayın. Aslında beni kıskanıyorsunuz, bana gıpta ediyorsunuz, bana hayranlık besliyorsunuz ve bana ulaşamadığınız için çenenizi çalıştırıp duruyorsunuz. Bu doğru bu doğru olmalı bunun doğru olduğu bariz. Dur, dur, dur bir saniye. Durun işte. Bana bakmayın benim ismimi söylemeyin benim hakkımda konuşmayın. İyi ya da kötü, kesin şunu, bana dikkat etmeyin, beni görmezden gelin ve kendi halime bırakın. Tamamlanmış benliklerin çiğnenmemesi gereken bir kalbi olsa da sizin gibiler neden benimle iletişime geçmekte bu kadar ısrarcı oluyor. Bunu biraz olsun anlayamıyorum. Siz ve ben farklı insanlarız. Riske girerek karşılık almayı düşünseniz bile, aklınıza ne getirirseniz getirin, asla mantıklı olamaz daima bir hata olur. Siz kafadan hastasınız. Sakin olun ve düşünün ve o zaman anlayacak olmalısınız. Benim dışımda tüm insanlar bir hararet içinde süzülüyor. Başkalarından bir şeyler beklemek, anlaşılabilir olan bu gerçeğin hiçbir anlamının olmadığını, işe yaramadığını ve güvenilmezliğini anlamak kolay olmalı. Bu tamamen buna sevgi diyen son derece mide bulandırıcı hareketler olan aptalca ahmakça üreme faaliyetlerinden ibaret sevgi arkadaşlık ve güvendir diyen sizlerin hayali. Ne demek istediğinizi anlamıyorum. Bunu neden yaptığınızı. İster anne olmak için olsun ister çocuk, bir aile oluşsa bile, böyle kelimelerle süslense bile, benden farklı olacak, o şey ölse de ölmese de benimle ne ilgisi olacak ki. Onlar yaşamaya devam ederken ben ölürsem, benim işim biter. Ben yaşarken onlar ölürse bunun tek anlamı benim devam edişim olur. Sevgi ve ilgi yalnızca insanlar bağımsız olamasın diye var. İnsan dediğin ilk başta bağımsızdır. Böyle yanılsamalarla hareket edenlerin iyiliği için, başkaları tarafından tepeden bakılmak aptalca olduğu için, güzel kadınları toplayarak bir arkadaşlık başlattım ve ihanete uğramamak için yalnızca bakireleri talep ettim, benden daha ne istiyorsunuz ki. Böyle bencilce bir davranışı atlamayın. Haklarımı bu derecede ihlal ediyor ama hala daha fazla ihlal edip edemeyeceğinizi mi soruyorsunuz? Bu noktadan vurmayı düşünüyorsunuz! Düşünceleriniz bu kadar çarpık olabilir sanıyorsunuz! Tüm bunları bana yüklerken, benden daha ne isteyebilirsiniz ki. Acınmamak için daha ne yapmam gerekiyor. Dünyanın en acınası insanı mıymış, neyin nesiymiş! Bu kadar bayağı bir “Açgözlülük” batağına düşmüş halde ho~şlandığı kişiyle bağ kurmak isteyen bir kadının söylediği hiçbir şeyin haklılık payı olamaz!

 

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

 

Regulus: “Ra—ah!!”

 

Yükseliyor, yükseliyor, Regulus’un bedeni rüzgarla birlikte gece göğünde süzülüyordu.

 

Koltukaltından saldırıldığı anda [Aslanın Kalbini] aktive etmiş ve kalp atışlarını durdurarak yenilmezlik evresine geçmişti. Sonucunda darbenin verdiği hasar etkisiz hale gelmiş olsa da—

 

Regulus: “Ku, ku— hk”

 

Soluk soluğaydı ve görüşü acıyla bulanıklaşmış halde homurdanıyordu.

 

Regulus’un kalbiyle birlikte zamanı durdurma yetisi maksimum beş saniyeliğine işliyordu. Bu süreçte [Aslanın Kalbini] sorunsuzca bir kadına devredebilecek olsa da bundan daha ileriye gitmek, Regulus’un bedeninin toparlanamayacağı anlamına gelirdi.

 

Ayrıca [Aslanın Kalbini] kaldırdığı takdirde durmuş bir kalbin ansızın serbest kalışının doğurduğu daimî acı kaçınılmazdı. Yüz yılı aşkındır böyle bir acı ve çile tatmamıştı.

 

Regulus: “Dalga, geçiyorsunuz…”

 

Acı içerisinde kanmışçasına nefret kusarak yükselen Regulus, artık anlaşılabilir konuşmalar yapamıyordu. Uçan bedeni yörüngede sıkışıp kalmış, kim bilir ne kadar momentum aşılanmış, Pristella’ya kuşbakışı manzara sağlayan bir yüksekliğe ulaşmıştı.

 

Su Kapısı Şehri Pristella— orada karısının boş koltuğunu doldurabileceğini [İncilde] okumuştu, kalbinin yalnızca şans hissiyle dolduğu belliydi.

 

Regulus: “Ne kadar… aptalca bir gelişmeaaaahh!”

 

Onca gayretle topladığı karılarının kaybıyla [Açgözlülük] statüsü bile sarsılmış, tek yeteneği bozuk çenesinde yatan lanet olasıca bir çocuk tarafından hakarete uğramış, daha yeni tanıştığı rezil bir kadın tarafından acınmıştı.  

 

Daha büyük bir utanç olamazdı. Böyle bir utancı daha önce tattığını anımsayamıyordu. Tam da bu iğrenç hissi tatmak istemediği için bir başpiskopos olmamış mıydı? Hala bu tarz bir muamele görebildiğine göre gerçek, kendisine anlatılanlardan farklı olmalıydı.

 

Regulus: “Yeter, yeter, yeter… hk!”

 

Merhametli davranmayı düşünmeye gerek yoktu. Hoşgörü gösterisi burada sona erecekti. Bunun [Aslanın Kalbinin] bir rakip tarafından çözülmesiyle ya da o olağanüstü Kılıç Aziziyle hiçbir alakası yoktu.

 

Kalbini beş saniyeliğine durdurabildiği takdirde Regulus onları defalarca öldürebilirdi. Şu ana dek kendisini tutma sebebiyse onların çaresizce ifadelerini görmek, ölüm çığlıklarını işitmek istemeyişiydi.

 

[Aslanın Kalbinin] yenilmezlik evresi yaratma etkisi sayesinde Regulus, istediği takdirde dünyanın fizik kanunlarını bile hiçe sayabilirdi. Rüzgârı aşacak hıza ulaşabilir, mantığa meydan okuyan o anda dünya sakinlerinin kavrayamayacağı kadar yoğun bir güçle onları birer cesede dönüştürebilirdi.

 

[Açgözlülüğün] otoritesiyle kendisini gökte daha da yükseltirse şehre dağıtacağı kumlarla onları öldürmek gayet kolay olurdu. Diğer Günah Başpiskoposları da şehirdeydi fakat onların yaşaması veya ölmesi zerre kadar umurunda değildi. An itibarıyla önceliği, üzerindeki aşağılanmayı temizlemekti. Galibiyetleriyle böbürlenen o ahmakların suratlarını dehşete bürüyecekti.

 

Bu amaçsız momentum sona erdiğinde yere inişi o heriflerin ölüm ilanı olacaktı. Öncesinde olsa olsa yüzeysel bir galibiyet için heyecanlanabilirlerdi—

 

Regulus: “—Aaaaah!?”

 

Nefret söylemlerinin ardı arkası kesilmeyen Regulus, sırtına yediği saldırıyla çığlık atmıştı.

 

Yan taraftan bakıldığında Regulus’un yükselen momentumunun ani bir duraksama yaşadığı, zorla havaya çakılıp kaldığı görülebilirdi. Adeta göklerden… onu yerine mıhlayacak bir müdahale gelmişti.

 

Reinhard: “Bu normal bir düello olsaydı rakibim savaşma arzusunu yitirdiğinde kılıcımı geri çekerdim.”

 

Havada Regulus’un sırtına tünemiş olan ses sahibi, hiç acele etmeden böyle söylemişti.

 

Tabii Regulus, havanın ortasında sırtında hangi varlığın belirebileceğini anında anlamıştı. Ve bu farkındalıkla ürperdi. An itibarıyla ne kadar yükselmiş olduğunu kavramıştı.

 

Reinhard, vurduğu Regulus’tan daha hızlı hareket ederek bu yüksekliklere erişmeyi başarmıştı.

 

Reinhard: “Böbürlenmeye niyetim olmasa da zıplama kabiliyetime bayağı güvenirim. Zamanında yerden sıçrayıp uçan bir ejderhanın sırtına bile inmiştim.”

 

Regulus: “Lanet olasıca, canavar…!”

 

Reinhard: “Aynen öyle. Ben canavarları avlayan bir canavarım. —Senin de kaderini kabullenme zamanın geldi.”

 

Reinhard’ın ayakları Regulus’un sırtından ayrıldı.

 

Onun sesi kesilir kesilmez Regulus, mücadeleci bir ruh hissetti. Ömrü boyunca ardı ardına güçlü rakiplerle karşılaşmış olsa da hiçbir şey öğrenmemişti.

 

Kendisiyle yüzleşmek adına karşısına çıkan o güçlü rakipleri bir esnemeyle karşılayan biri olarak bilinçli hafızası sınırlıydı. Ve bu hafızaya dayanarak tepki vermeye çalışıyordu.

 

—[Aslanın Kalbi] aktive olmuş, aynı saniyede bir saldırı gelmişti.

 

Regulus: “Aaaaah!!!”

 

Reinhard elini Regulus’un sırtının ortasına doğru bir bıçak gibi savurmuştu.

 

Gerçek bir bıçaktan daha delici olan bu saldırıyı karşılayan ama yenilmezliğiyle sindiren Regulus, tek hareketle aşağı doğru itildi.

 

Ve zemine doğru hızla itilen Regulus, dosdoğru taşlara daldı. Fakat [Aslanın Kalbi] etkisi devam ettiği için bedeni yutulmuşçasına yerin derinliklerine inmeyi sürdürüyordu.

 

Regulus’un bedeni bir çizgi halinde kaldırıma nüfuz ediyor, sert bir kaya tabakasını delip geçerek toprak boyunca ilerliyordu. Çaresizce toprağı delip geçmeye devam ederken de ansızın bir şeyi fark etmişti.  

 

Bu momentuma dokunulmadığı takdirde bedeni yerin en alt katmanlarına dek inecekti. Daha önce daha aşağı bir seviye olup olmadığını hiç düşünmemişti. Ama bu dünyanın kara katmanı sonsuz değildi. Etraf Büyük Şelale ile çevriliyken bu işin sonu, o akıntıların ulaştığı yer olsa gerekti.

 

Peki bu şekilde alçalmaya devam ederse kendisini nerede bulacaktı?

 

Regulus: “Böyle bir şeye, nasıl katlanabilirim ki… guu!?”

 

Kelimenin tam anlamıyla sınırsız bir dehşet Regulus’un nefesini tutmasına yol açmış, kalbinin limitlerine ulaşmıştı.

 

Beş saniye geçmişti. Sirenler çalmaya başlarken Regulus, muhakemesi konusunda kafasının karıştığını fark ediyordu. Kendi bedenindeki kalbi beş saniyeden fazla durdurması mümkün değildi. Maksimum çıkabileceği saniye bile ondan azdı. Ve bunu başarabilse dahi alçaldığı mesafe daha fazlaydı.

 

Peki şu anda, tam da yeri delip alçalmayı sürdürürken kabiliyetini ortadan kaldırsa ne olurdu?

 

—Düşünecek vakit yoktu. Kalp durması veya beyin ölümü falan her ne ise, aptallığın bir sınırı olmalıydı.

 

Regulus: “Uuuuuuuu—!”

 

Kendisini bekleyen şoka hazırlanmak adına dişlerini sıkan Regulus, kararlılığını kuvvetlendirdi.

 

Atmayı sürdürmeyi talep eden kalbinin sesini duyan Regulus, [Aslanın Kalbi] etkilerini kaldırdı, yenilmezliğini bir kenara bıraktı ve fizik kanunları onarıldı—

 

Regulus: “Bu, ue—!”

 

Tüm bedeni, tüm kemikleri, kırılıp dağıldı.

 

Regulus’un bedeni darbenin etkisiyle acımasızca bir saldırıya uğradı.

 

Gayet doğaldı. Regulus’un bedeni serbest düşüşten çok daha yüksek bir süratle yere çarpmış ve topraktan aşağı inişi süresince de momentum hiç kaybolmadan devam etmişti. Bedeninin paramparça olup etrafa dağılmamasının tek sebebi yeraltında dağılması için yeterli yer olmayışıydı.

 

Tabii yatay olarak dağılamayacak olsa da dikey, bambaşka bir hikayeydi.

 

Regulus: “Aa, ue…”

 

İçi boş bir ses eşliğinde mahvolan gözlerinden kanlı gözyaşları taşıyordu. Regulus’un bedenine nüfuz eden etki, onu tamamıyla mahvetmişti.

 

Paramparça bir bedenden dahi büyük bir hasar aldığını söylemek abartı olmazdı, karnındaki organlar bile birbirine dolanmıştı. Normalde kusursuz beyazlıkta olan saçları kan ve çamurla kaplanmış, idrarını tutamayan alt karnı işlevini yitirerek atıklarını serbestçe salmaya başlamıştı.

 

İnsani formunu yitirmiş bir et kütlesi olarak varlığını devam ettiriyordu.

 

Ve en şaşırtıcısı, işte bu et kütlesi hala hayata tutunuyordu.

 

Regulus: “Aa, au…”

 

Hayata tutunma konusunda emsalsiz bir inat— ya da daha ziyade, kine çevrilmiş üstün bir inat.

 

Geriye kalan şey, hayata tutunma bağlılığı değildi. Yalnızca yukarıda hayatta kalanlara yönelik bir kindi. Böylesi bir durumda bile hala mücadele eden şey, boş bir kibirdi.

 

Eğer, ciddileşecek olursam, sizi şerefsizler— buydu işte.

 

Regulus: “Au, uu.”

 

Yine de bu saplantı kirletilmemeliydi.

 

Acınmayacak bir varlık olma peşinde bir ömür tüketmiş, yüz yılı aşkın saldırılar ve hırpalanmalar sonrasında bile kökleri zarar görmemiş, hayatta kalmak için en uygun kararları vermiş bir şeytandı.

 

Perişan bir şekilde, kısa aralıklarla ardı ardına [Aslanın Kalbini] kullanarak toprağı kazıyordu. Yenilmezlik evresine girdiğinde yaralarının bir önemi kalmıyordu. Acının yokluğunda yaralı bedenini bile zarar görmeden kullanabiliyordu. Regulus, boş elleriyle toprağı dur durak bilmeksizin kazmayı sürdürüyordu.

 

Bedeni baş aşağı gömülmüştü ve bir daire çizerek kendisini düzeltti. Yüzü yukarı baktığındaysa geriye yalnızca yavaş yavaş yukarı tırmanmak kaldı. Belki de bunu başardığı vakit, o kendini beğenmiş kurtçukların ukala ukala düşüşünü kutlayışlarını görürdü.

 

Bağışlanamaz. Asla bağışlanamazdı.

 

Alay edilmek, küçümsenmek, acınmak, benzersiz bir acıydı. Yaşamında müsaade etmediği bu acılara ölümünde bile müsamaha gösteremezdi. Aah, doğru ya. Tek ihtiyacı doğrudan hareket etmekti. Onu görseler de görmeseler de hepsini bir güzel ortadan kaldırırsa artık hiç kimse ona zorbalık edemezdi. Keşke bunu en baştan yapmış olsaydı. Bu defa aynı hatayı kesinlikle tekrar etmeyecekti. Yüzeye dönecek, üçünü de öldürecek ve böylece her şey sonlanacaktı.

 

Regulus: “——”

 

Artık ses çıkartamıyor olan Regulus, nefretini güce çevirmiş şekilde toprağı kazmayı sürdürüyordu.

 

Yüzeye çıktığında o heriflerin yaşamak için yalvarışının tadını çıkarttığından emin olacaktı. Özellikle kendisini sürekli aşağılayan o kadın, onunla aynı oranda alay ettiğinden emin olacaktı. 79. karı, işte bu rolü üstlenmesi gerekiyordu. Lafı açılmışken, o boşluğu esas doldurması gereken kadın şu ormanda, hani nefret edilesi Petelgeuse’in de olduğu ormandaki elf kadındı—.

 

——.

 

————.

 

——————.

 

Aaaaaaah. Ah, ah, ah, ah. Ah, ah, ah, ah, ah.

 

Hatırlıyordu. Artık, hatırlıyordu.

 

O kadın! Sahi ya, o kadındı. Yo, o zamanlar bir çocuktu!

 

79 numarayı almaya gittiğinde dur durak bilmeksizin ağlayıp bağıran o küçük veletti! O küçük velet büyümüş, bir kadına dönüşmüştü!

 

Şimdi anlıyordu, gözü ona değer değmez söz konusu boşluğu onunla doldurmak isteme sebebini anlıyordu. Basitti. Annesinin yedeği olması, bu pozisyonu o kızın alması çok doğaldı.

 

Beni küçük gören 79 Numarayla o aptal Petelgeuse’nin ufak velediydi. Neden daha önce fark etmedim ki. Yo, şükürler olsun ki şimdi fark ettim.

 

Onları fark etmeden öldürmüş olsaydı bu işten doğru düzgün keyif alamazdı. Artık günahlarının farkında olduğu için onları öldürmenin bir değeri olacaktı. Aşağılanmasının intikamını almanın verdiği başarı hissini tadacak mıydı? Uzun zamandır yitirmediği o hissi, bir arzuyu yerine getirmenin önemini tecrübe edecek miydi?

 

Onu lekeleyişimi izle, 79 Numara. Onu yakalayışımı izle, Petelgeuse.

 

Hepinizin sevdiği, bana acıma cüreti gösteren o kız.

 

Regulus: “Aah, hehe.”

 

Boğazının derinliklerinden taşan bir dürtüyle heyecandan başı dönüyordu.

 

Eksik dişleri ve çatlamış dudaklarından oluşan ağzıyla gülümsedi. Hayatta kalma umudu belirmişti. Kendisini aşağılama cüreti gösterenlere vahşilik etme fikri keyif vermeye başlamıştı.

 

Tırmanıyor, tırmanıyor, tırmanıyordu ve sonra—

 

Regulus: “——?”

 

Yukarı çıkmaya çabalayan Regulus, ansızın parmak uçlarının bir şeye temas ettiğini hissetti. Ve sağ elinin artık makul pozisyonlarda olmayan parmaklarını geri çekti, kör gözüyle bir bakmaya çalıştı. Kana ve çamura bulanmış bedeni kan dışında bir şeyle belli belirsiz şekilde ıslanmıştı.

 

O şeyi yalamaya çalıştı. Çamurun acı tadıyla karışmış olsa da suya benziyordu.

 

Su. O şey suydu. O şeyin su olduğunu anlayan Regulus anında boğazının kuruduğunu hissetti. Bir damla yeterli değildi. Boğazını rahatlatmak, midesini doldurmak istiyordu. [Aslanın Kalbinin] etkileri duraklamış ve Regulus’un bedeni zaman döngüsüne dönmüş, yüz yılın ardından nihayet bir şeyler yiyip içme fırsatı bulmuştu.

 

Şimdilik su iş görürdü. Tadı olağanüstüydü. O bunu düşünürken arzularına uyum sağlarcasına kafasının üzerinden yeni bir su öbeği döküldü.

 

Hafiften çamurlu suyu yudumladı. Tüm dişleri dökülmüş, dili parçalanmış olsa, akan kanının ardı arkası kesilmese de bu suyun tadı bir harikaydı. Çok tatmin ediciydi. Bu his varlığını koruyordu.

 

—Suyun akışı ansızın kuvvetlenirken Regulus’un bedeni bir kez daha dibe düşmekteydi.

 

Regulus: “Aa, uu, vaaah?”

 

Dibe düşüyordu. İçeri akıyordu. Kaçacak hiçbir yer olmayan toprağın içinde sular yavaş yavaş içeriye doluyordu.

 

Burası yeraltıydı, ekstra bir alan yoktu. Regulus’un bedeni göz açıp kapayıncaya dek sulara batmış ve hareket özgürlüğünü yitirmişti.

 

—Belki de Regulus o ana dek neler olup bittiğini anlayamamıştı.

 

Yukarıdan gelen bu suların kaynağı Pristella kanallarının toplandığı noktaydı.

 

Reinhard’ın saldırısı sonucunda Regulus sokakları aşarak alçalmaya başlamıştı. Bedeniyle açılan yeraltı tüneliyle kendi kazdığı yol arasındaysa kapalı olan dört kanal akıntısı bulunmaktaydı. İşte şu anda o sular hiç duraksamadan Regulus’a hücum ediyor, katili tamamıyla batırıyordu.

 

Bu, suların sokakların, şehrin ve vatandaşların tahribatına olan öfkesinin ifadesi gibiydi.

 

Regulus: “Kuu, fuah.”

 

An itibarıyla boğulmakla meşgul olan Regulus’un doğal olarak bunu fark etmediğini söylemeye gerek yoktu.

 

Toprağa hapsolan Regulus, doğrudan ciğerlerine dolan suyun baskısı yüzünden paniklemiş ve çaresizce mücadele etmeye başlamıştı. Lakin bu toprağın içerisinde mücadele edebileceği bir alan yoktu. Tek yapabildiği sulu çamurların arasında kıvrılıp kendisini [Aslanın Kalbiyle] korumaktı.

 

[Aslanın Kalbi] aktif olduğunda özgürce nefes alabiliyordu. Aynı şey mahvolan bedeninin acısı için de geçerliydi.

 

Ancak [Aslanın Kalbi] yalnızca beş saniye işe yarıyordu. Kalbinin limitine ulaştığını hissettiğinde ölüm korkusuyla etkiyi sonlandırıyor ve bir kez daha cehenneme sürükleniyordu.

 

Ölüm sebebi değişip duruyordu.

 

Ne olursa olsun iki sebebi de seçemezdi. Ne olursa olsun iki sebebi de ortadan kaldıramazdı. Katlanmaktan başka çaresi yoktu. Yapabileceği tek şey bu akıl almaz duruma içerlemekti.

 

Zaman limiti ortadan kalkmıştı.

 

[Aslanın Kalbini] art arda kullanabiliyor olsa da nefes alma konusunda durum farklıydı. Ve [Aslanın Kalbini] yeniden kullanmak için bir iki saniye beklemesi gerekliydi.

 

Kalp yetmezliği.

 

Boğulma.

 

Kalp yetmezliği.

 

Boğulma.

 

Kalp yetmezliği—.

 

Boğulma—.

 

Sonu yokmuşçasına devam ediyor, acı ve ıstırap ne sonlanıyor ne duraksıyordu.

 

Ağzını açtı ve sularla çamurlar hep birlikte ağzına doluştu. Ciğerlerinin ve iç organlarının ardı ardına ihlal edilişiyle bağırdı. Ve çıt çıkartamayan gırtlağıyla bağırmayı sürdürdü.

 

Yanıt gelmiyordu. Etrafında, hiç kimse yoktu.

 

Buna rağmen bağırmaya devam etti. Bağırışlarından tüm insanlığın ölmesini umut ettiğini anlatan bir nefret dökülüyordu.  

 

Ölümünün ardından alaylı kahkahalara izin vermiş olacaktı.

 

O kızın annesinin ve Petelgeuse’in intikamı için keyiflenmesine izin vermiş olacaktı.

 

Fakat o kızın kendisinin ölümüne keyifleneceğini, heyecanlanıp mutluluk saçacağını düşünmek bile kusma isteği uyandırıyordu.

 

Bir yaşam amacının, devam etme motivasyonunun nihayete ermesinin keyif vereceği kesindi.

 

Onun varoluşunun Regulus’un ölümünden etkilenmesinin, ışıldamasının, bunun öneminin bilinmediğini söylemek yanlış olmazdı.

 

İşte bu yanlış, tamamen beklenmedik, mantıksız neşe yüzünden o kızı tatmin etme düşüncesi katlanılamazdı.

 

Ölümü, o kızın kalbinde büyük bir etki doğuracaktı—.

 

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

 

Regulus Corneas taş sokakları paramparça etmiş, toprağın içine gömülmüştü.

 

O katilin bedeniyle kazılan mezara da Su Kapısı Şehrinin suları çılgınca doluşmuştu. Katilin ne derece derinlere battığı bilinmiyordu. Fakat otoritesinin sınırları gereği dünyanın diğer tarafından çıkması— gibi bir olasılık yoktu.

 

Büyük ihtimalle etki yeraltında bir yerlerde tükenmiş ve böylece katil, momentumun etkisiyle ezilip kalmıştı. Henüz ezilmemiş olsa bile içeriye dolan sular o katile asla kaçış fırsatı tanımayacaktı.

 

Güçlü otoritesinin keyfini çıkaran katil, nihayet yok ettiği şehre katkısını sunarak boğulmuştu.

 

Subaru: “… Emilia-tan, kederli görünüyorsun.”

 

Emilia Regulus’un hareketsizce batıp kaldığı çukuru izliyordu. Onun suratında bir yas izi gören Subaru ise bu karşılığı vermişti.

 

O katile en ufak bir acıma belirtisi bile gösterilmemeliydi. Emilia’nın da aynı hisleri paylaşması, adil olması gereken yeraltı vefatı konusunda kendisini kötü hissetmemesi gerekiyordu—

 

Subaru: “Emilia-tan’ın nezaketi harika olsa da bu nezaketi onun için ziyan etmemen gerekir diye düşünüyorum. Gerçekten var olabilecek en umutsuz herifti.”

 

Emilia: “… Benim için endişelenmene minnettarım. Ama durum bu değil. O yüzden değil.”

 

Subaru: “Ne?”

 

Emilia, endişelenen Subaru’ya doğru kafasını yavaşça iki yana salladı.

 

Sonra da uzun kirpiklerin örttüğü gözlerini uzunca bir süre sessizce eğerek—

 

Emilia: “Regulus’u, sanki… Onu ilk gördüğümde daha önce bir yerlerde tanışmışız gibi hissettim.”

 

Subaru: “Yani bu ilk karşılaşmanız değildi? Öyleyse, neresiydi?”

 

Emilia: “İşte onu, hatırlayamıyorum.”

 

Subaru’nun sorusuyla karşılaşan Emilia, şüphe içerisinde kafasını eğdi.

 

Mucizevi bir şekilde bu olay tam da gömülen Regulus’un çığlıklarıyla çakışmıştı.

 

Katil, kimselere ulaşamayan sesiyle Emilia’nın ölümüne keyiflenmemesi adına çığlıklar atıyordu.

 

Annesinin ölümü ve hayırseverinin delirmesi, ikisiyle de yakından ilişkiliydi. Belki de asla unutamayacağı bir dönüm noktasıyla karşı karşıya olan bu kızın kendi ölümünden tatmin duymasını istemiyordu.

 

İşte yüzeye ulaşmasına imkân olmayan katilin son arzusu buydu.

 

Emilia: “—Regulus, seninle nerede tanıştık?”

 

Regulus Corneas, Emilia’yı hiçbir şekilde etkilememişti.

 

Yani ironik bir şekilde, isteği tam anlamıyla yerine gelmişti.

 

#İlk kısmı çevirirken canımdan bezsem ve boğulma sahnelerinde içime bir fenalık gelse de nihayet ilk mücadelemizi bir sona ulaştırdık gibi görünüyor. Bu bölümün ne hissettirdiğini Regulus’u sevenlerden de nefret edenlerden de dinlemek isterim. Şahsen hiç sevmediğim bir karakter olsa da yaptığı her şeyin ardındaki sebepleri ve yaşantısını öğrenmek beni biraz etkiledi. Bakalım siz ne düşünüyorsunuz… Sıradaki bölümde Emilia-Subaru cephesiyle başlayıp Capella cephesine geçeceğiz ve bayağı uzun olduğu için ikiye böleceğim. Yeni bölümde görüşmek üzere!






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18405 Üye Sayısı
  • 792 Seri Sayısı
  • 37612 Bölüm Sayısı


creator
manga tr