Cilt 5 Bölüm 30 [ Ay Işığı Altındaki Kaplan ve Kedi ] (2/2)

avatar
1425 0

Re:Zero Kara Hajimeru Isekai Seikatsu - Cilt 5 Bölüm 30 [ Ay Işığı Altındaki Kaplan ve Kedi ] (2/2)


Çevirmen : Clumsy 


Garek: “——”

 

Garfiel’in sorusunu soruşuyla atmosfer değişmişti.

 

Seviyeli bir sesle cevap vermeden önce Garfiel’in sorusunu bir müddet sessizce düşünen Garek,

 

Garek: “Ne demek istiyorsun?”

 

Garfiel: “Gerçek anlamını kastediyorum. Reid nolursa olsun sağlam bi oyun oynar, di mi? Kelime oyunları benim tarzıma uymuyor. Söylesene, karının ismi Reala değil de Reshia mı?”

 

Garek: “—gu”

 

Garfiel’in direkt sorusuna tuhaf bir karşılık vermiş, yanıtlamadan önce yutkunmaya vakit harcamıştı.

 

Garek: “Sen… sen, benim karım hakkında… Karım hakkında bir şey mi biliyorsun?”

 

Garfiel: “Harika benliim de onu bilmek istiyo.”

 

Garek: “——”

 

Garfiel Garek’in titreyen sesine içtenlikle karşılık vermişti.

 

Garek ise bu kelimeler hakkında düşünürmüşçesine sessizliğe gömülmüştü. Onun yanıtını bekleyen Garfiel Mimi’nin elini avcunun içine alırken Mimi de her zamanki gibi ona gülümseyerek attığı bakışla karşılık vermekteydi.

 

Garek: “… sana tüm hikâyeyi anlatmalıyım sanırım.”

 

Garfiel Mimi’nin gülümseyişine bakarken Garek iç çekerek bu cümleyi kurmuştu.

 

Sesine bitkinliğin ve güçsüzlüğün ağırlığı çökmüştü. Garfiel ise kaşları çatık şekilde onun sıradaki cümlesini bekliyor, düşünüyordu.

 

Ardından,

 

Garek: “Karım, Reala… 15 yıl önceki tanışmamızdan öncesine dair hiçbir şey hatırlamıyor.”

 

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

 

Garek Reala ile şehir direktörü oluşundan önce, Pristella’ya yerleşmiş normal bir tüccar olduğu sıralarda tanışmıştı.

 

Bir görüşmeye gitmek üzere ejder vagonuyla ilerlemekte olan Garek, yolunun toprak kaymasıyla yıkılan bir tepenin kalıntıları tarafından kesildiğini fark etmişti.

 

Borcunu ödemek zorunda olmanın doğurduğu ağır stres altında bir de böyle bir talihsizlikle karşılaşınca da öfkelenmeden edememişti.

 

— Ardından canlı canlı gömülmüş bir kadın bulmuştu. Bu bir mucizeydi. Başka bir açıklaması olamazdı.

 

Uzun yoldan gitmeyi reddeden Garek, orijinal rotasını izleyip izleyemeyeceğini çaresizce merak etmişti.

 

O sıralarda şiddetli yağmur bir anda kesilmiş ve Garek yeniden etrafını tam anlamıyla görebilir hale gelmişti.

 

Tepenin yıkılışının hemen ardından geldiği için kadının gömülü kalma süresi nispeten kısa olmuştu.

 

İşte üst üste gelen bu tesadüflerin sonucunda da hala nefes almakta olan kadını bulup kurtarmıştı.

 

Garek, çamura bulanmış kadının etrafında herhangi bir çanta bulamamış, bilinçsiz haldeki kadını vagona aldıktan sonra hızla en yakın şehre gitmiş ve onu hastaneye götürüp toparlanmasını beklemişti.

 

Garek: “O sırada durumu fazlasıyla kritikti. Ateşi çok yüksekti, heyelandan kaynaklı bir sürü yara beresi vardı ve hatta tedavi esnasında bir kez kalbi durmuştu.”

 

Hem Şifa Enstitüsü hem de Garek ona yardım etmek için mücadele vermiş, toparlanması için dualar edilmişti. Peki Garek neden onun kurtulmasını böyle çaresizce istemişti? Gerçekten de kendisi bilmese de bu eylemlerini açıklayan bir sebep söz konusuydu.

 

Herkese çabaları için en içten teşekkürlerini sunmuştu.

 

Garek: “Sıkı bir mücadele verilmiş ve hala ağır yaralı olmasına rağmen nihayet uyanmıştı. Tüm bunlar bir hafta sürmüştü… Ben de bu sürede şehirde kalarak onun iyileşmesini beklemiştim.”

 

Görüşmeye gidemeyişi, Garek’in şirketinin geleceğinin kararmasına sebep olmuştu.

 

Böyle bir durumda vakit kaybı para kaybı demekti. Ve Garek neden kendisini seyahat etmekten alıkoyduğunu hala anlayabilmiş değildi.

 

Ardından, bir haftanın sonunda, kadın uyanmıştı.

 

Uyanışından sonra etrafında toplanan kalabalığı görüp titrek, güçsüz bir sesle konuşmuştu.

 

Garek: “Ben kimim?”, “İlk kelimeleri bunlar olmuştu.”

 

Kadın ismini unutmuştu. Yo, yalnızca ismini değil. Her şeyi unutmuştu.

 

O kimdi ve nerede olması gerekiyordu? O tepe çökmeden önce ne yaşanmıştı?

 

Ailesini hatırlamıyordu ve orada kalmaktan başka şansı yoktu.

 

Sahip olduğu tek şey kaza esnasında giymekte olduğu kıyafetlerdi. Ve üzerine dikili armada yazılı isminden çıkartılabilen harfler ‘Re’ ile sınırlıydı.

 

Garek: “Ben de bir çiçek isminden esinlenerek ona Reala demeye karar verdim. Sonra da yaraları iyileşene dek ona bakmayı planladım.”

 

Yaraları yavaş yavaş iyileşmiş, taburcu vakti yaklaşmıştı.

 

Reala, gidecek hiçbir yeri olmamasına rağmen, neşeli bir kadın olmaya devam etmişti. O acı kaza hiç yaşanmamış gibi davranmış, irtibatta olduğu herkese gülümsemelerini bulaştırmıştı.

 

Onun durumunda tedirgin hissetmemek imkânsız olmalıydı.

 

Kişinin hatıralarını kaybetmesi, varlığının silinmesine eşdeğer sayılırdı. Ama o, gerekli şeyin bu olduğunu hissettiği için gülümsemeyi sürdürebiliyordu.

 

Ya da belki de etrafındaki insanları umursadığı için gülümsüyordu.

 

Ama en önemli sebep, kendisini talihsiz bir insan olarak görmüyor oluşuydu.

 

Garek: “Onunla yüzleşirken ne kadar gerildiğimi hala dün gibi hatırlıyorum. Muhtemelen hayatımın en gergin anıydı, ona evlenme teklif ettiğim andaysa gerginliğim iyice artmıştı.”

 

Ve Reala Garek’in teklifini kabul ederek onunla Pristella’ya gitmişti.

 

Garek’in onu bir başına bırakmayı reddetmesinin ve uyanması için onca zaman beklemesinin sebebi inanılmaz basitti.

 

Garek ona ta en başında, onu o yıkıntıların altından çıkardığı ve yüzündeki çamuru sildiği anda aşık olmuştu.

 

Garek: “Reala’yı yanıma alana dek şanssız giden işlerim hızla gelişmeye başlamıştı. Etrafımdakiler bunu benim yeteneğime bağlasa da esasında hepsi Reala sayesindeydi. Ben onunla kutsandım, böylece bugünkü gibi bir iş adamına ve iyi bir babaya dönüştüm.”

 

Garfiel: “——”

 

Garek: “Karımı seviyorum ve iki çocuğumuz da çok tatlı. Eskiden onun geçmişini umursardım ama artık eskiden kim olduğunun önemi yok, karım ne olursa olsun benim hayatımdaki en önemli kişi olmaya devam edecek.”

 

Garek karşılaşmalarıyla başladığı konuşmayı bu utangaçlıkla sonlandırmıştı. Başından sonuna dek sessizliğini koruyan ve dikkatle dinleyen Garfiel ise göğü izlemekteydi. Yıldızlar karanlığın her noktasına yayılmıştı.

 

Görkemli dolunay ve yıldızlar, onun şu anki düşüncelerini küçümsüyor olmalıydı.

 

Garek: “Sana bunu sorduğum için çok üzgünüm ama sormadan geçemeyeceğim.”

 

Garfiel: “——”

 

“Sen ve… karım arasındaki ilişki nedir?” Bu — ah, ne acımasızcaydı bu…

 

Garfiel’in bakışları gökyüzünden Garek’e dönmüştü.

 

Garek’in naif gözleri Garfiel’e kararlılıkla karşılık veriyordu. Empati sahibi biriydi ve Garfiel’in söylediklerini yanlış yorumlayacak kadar anlayışsız, düşüncesiz değildi.

 

Garfiel de hangi yanıtın doğru olacağını gayet iyi biliyordu.

 

Garfiel: “——”

 

Ağzını açıyor, kapıyordu.

 

Nefes alıyor, nefes veriyor, nefes alıyor, nefes veriyordu.

 

Kalbi hızla çarpıyor. Başı dönüyor. Başında bir acı, bedeninde bir öğürme ihtiyacı duyuyordu.

 

Göğsündeki henüz şekillenmemiş duygular silsilesi onu yığılıp kalmanın eşiğine getirmişti.

 

—Mimi elini sımsıkı tutmaktaydı.

 

Garfiel: “Harika benliimin…”

 

Garek: “——”

 

Garfiel: “Karınızla… hiçbi ilişkisi yok.”

 

İşte. Söylemişti, yüksek sesle söylemişti.

 

Bu cümleyle Garfiel’in kalbindeki silsile hızla ortadan kalkmıştı.

 

Geride yalnızca kaybın verdiği bir boğulma hissiyatı kalmıştı. Bu sırada önünde durmakta olan Garek, bir hata etmiş de Garfiel’in yüzüne bakmak istemiyormuş gibi başını eğmiş, titrek bir sesle konuşmaya başlamıştı.

 

Garek: “Üzgünüm, çok üzgünüm…”

 

Doğal olmayan, acılı bir görünümle eğilmişti.

 

Fakat Garfiel, Garek’in tepkisini görmek istemiyordu.

 

Artık canına yetmişti. Gitmek istiyordu, acısının sona ermesini istiyordu.

 

Yanlış giden neydi? Kimin hatasıydı? Kendi hatası mıydı, yoksa Garek’in hatası mı? Kim suçlanmalıydı? Kim saldırmalı, kim vurmalı, kim uçurulmalıydı?

 

Kalbindeki acıya son vermek, onu yok etmek, silmek için ne yapabilirdi?

 

???: “Tatlım, bu harika oldu, Bay Görkemli ve Mimi hala buradaymış.”

 

Garfiel: “——!?”

 

Bu ses büyük bir yoğunlukla yankılanmıştı.

 

Keder ve çalkantıysa o yoğunluğu öldürücü dereceye çıkartmıştı. Garfiel için bu ses, bir bıçaktan keskindi.

 

Garek: “Reala, neden…?”

 

Reala: “Aceleyle çıktınız ama sizi eli boş göndermek istemedim, o yüzden…”

 

Reala gözlerini kırpıştırarak şaşkın Garek’in yanından geçmiş, sonra da sersemlemiş, kaskatı kesilmiş haldeki Garfiel’in önüne ulaşarak elini uzatmıştı.

 

Reala: “Bu benim yaptığım bir tatlı, bir sufle. Pek pahalı bir hediye olmasa da gurur duyduğum bir şeydir. Umarım kabul edersin.”

 

Garfiel: “…m.”

 

Gülümsemesinde en ufak bir kötülük belirtisi bulunmuyordu. Garfiel ise inatla konuşmayı reddediyordu.

Garek’le gerçekleştirdiği konuşma eski yaralarını deşmiş, onun Reala’yla konuşamaz hale gelmesine yol açmıştı. Bunu anlayabilen kişi nasıl rol yapılacağını da anlıyor olmalıydı.

 

Ama,

 

Mimi: “Oh! Bir tatlı, ne eğlenceli! Harika, bunu Küçük Hanımla paylaşacağım!”

 

Reala tatlı kabını kayıtsız bir şekilde gülümsemekte olan Mimi’ye uzatmıştı. Birinin ortamdaki havayı anlayamaması da bir yere kadardı.

 

Garek şaşkın görünüyordu, Garfiel’inse nutku tutulmuştu. Ama Reala her şeye rağmen Mimi’nin tepkisi karşısında neşeli bir kahkaha atmakla yetinmişti.

 

Reala: “Hoşuna gitmesine çok sevindim ve Küçük Hanımınla da paylaşırsan çok sevinirim.”

 

Mimi: “Tamamdır~! Ankaşı… anlaşıldı~!”

 

Garfiel tarafından sıkılmayan eliyle selamını veren Mimi, tatlı kabını kollarının arasına alarak Garfiel’in sırtına vurmuştu.

 

Ve sonra da Garfiel’in öksürmeden edemeyeceği bir yoğunlukta vurmuş olduğu için gülümsemişti.

 

Mimi: “Peki, bu sefer gerçekten gidiyoruz! Görkemli Kaplan ve Görkemli Mimi sizinle sonra görüşecek~!”

 

Reala: “Öyleyse iyi yolculuklar ve bir de suya düşmemeye dikkat et lütfen, Bay Görkemli.” Mimi Garfiel’in elini tutarak uzaklaşırken Reala da arkalarından el sallamıştı.

 

Gülümseyen Mimi de arkasını dönerek enerjik bir şekilde el sallamıştı. Bu gülümseyen vedanın acılı yönü yalnızca iki adamın suratına yansımıştı.

 

Garfiel: “……”

 

Garfiel bu şekilde Mimi tarafından kanal boyunca sürüklenmekteydi.

 

Mimi ve Garfiel, Reala görüş açılarından tamamen kaybolana dek tek kelime etmemişti.

 

Garfiel: “Hey, ufaklık…”

 

Mimi: “Buraya~ gel~!”

 

Garfiel: “——!?”

 

Garfiel Mimi’ye seslenmek istemiş ama sözü bir anda kesilmişti.

 

Hala Garfiel’in elini tutmakta olan Mimi ise çabucak üç katlı taş bir binaya sıçramış, tutunulacak yerleri kullanarak tırmanmaya başlamıştı.

 

Tabii ki arkasından çekilen Garfiel de onunla aynı hızda ilerlemek zorundaydı. Ve birkaç sıçramanın sonunda ikili, binanın tepesine ulaşmıştı.

 

Mimi: “Mimi~ çok iyi hissediyor~!”

 

Garfiel: “Ayağım da çok iyi hissediyo! Az önce beni ne demeye çekiştirdin ki…”

 

Mimi serin rüzgarların tadını çıkartıp ne kadar rahatladığını dile getirirken Garfiel şikâyet etmeye başlamıştı. Fakat o sırada kendisini izleyen Mimi’nin gülümsemesinin silindiğini görmüştü.

 

Yuvarlak gözlerinde kendi yansımasını gören Garfiel, kalbinde çalkalanan tedirginliğe bir anlam veremiyordu.

 

Mimi’nin ifadesi Garfiel’i sessizliğe sürüklemişti.

 

Mimi: “Garf, ağlamak istiyor musun?”

 

Garfiel: “Ha? Ne diyosun sen, benim harika benliim niye ağlasın ki?”

 

Mimi: “Garf’ın güçlü olduğunu biliyorum ama bu cesur rollerine devam etmemelisin. Çünkü Reala Garf’ın annesi, haksız mıyım~?”

 

Garfiel: “——”

 

Garfiel, Mimi’nin bu beklenmedik sorusu karşısında nefesini tutmuştu.

 

Kız olayların akışını başarıyla yakalamıştı. Garfiel’i eskiden beri tanıyor olsaydı bu sonuca varması kolay olabilirdi. Ama Mimi, Garfiel’in ailesi hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Dolayısıyla gerçeği çözebilmiş olması bir hayli etkileyiciydi.

 

Sonra da konuyu hiç dolandırmadan ortaya dökmüş ve sarsılan Garfiel’i tereddüde düşürmüştü.

 

Garfiel: “Sen… neden… böyle düşündün…?”

 

Mimi: “Garf ve Reala’nın kokuları acayip~ benziyor ve Reala’nın çocukları da birazcık Garf gibi kokuyor, o yüzden acaba durum bu olabilir mi diye merak ettim.”

 

Çıkarımı bir mantığa dayalı değildi, doğuştan gelen bir yeteneğe dayalıydı ve bu yüzden gerçeği görebilmişti.

 

Eğer Mimi bu sonuca seçtiği kelimeler yüzünden varmış olsaydı Garfiel bunu gizleme teşebbüsünde bulunabilirdi ama böyle bir şeye karşı çıkma ihtimali yoktu.

 

Dizlerinin bağı çözülen Garfiel, sersemlemiş bir şekilde gökteki yıldızları izliyordu.

 

Yıldızlar ve ay da hiç değişmemiş şekilde Garfiel’e tepeden bakıyordu.

 

Mimi: “Haklıyım yani? Reala Garf’ın annesi?”

 

Garfiel: “… Harika benliim bilmiyo. O kadın hala harika benliimin annesi mi acaba?”

 

Garfiel, Mimi’nin sözleri karşısında yüzünü bir eliyle örtmüştü.

 

Bunun gerçekliğini bilemiyordu. Reala’nın Reshia olduğu kesindi.

 

Ama Reala, Garek’in söylediği ve kendisinin davranışlarıyla gösterdiği gibi kendisinin Reshia olduğunu tamamıyla unutmuştu.

 

Her şeyi unutan Reala yeni bir başlangıç yapmış, çocuklarını yetiştirmiş, mutlu bir hayat sürmüştü.

 

Garfiel: “Ah, şimdi düşündüm de o iki çocuk da harika benliimin kardeşleriymiş.”

 

Kendisi bunu yeni fark etmiş olsa da üvey kardeşlerinin arasında kendisinin Frederica ile arasındakine çok benzeyen bir ilişki vardı. Başka bir deyişle onlar, kendisinin küçük kardeşleriydi. Bu küçüklüğünden beri özlemini çektiği bir ilişkiydi.  

 

— Mevcut şartlar olmasa ve bu ilişkinin tadını çıkarabilse hoş olmaz mıydı?

 

Garfiel: “Harika benliim soyundan bahsetse de değişen hiçbişi yok…”

 

Reala Reshia olarak geçirdiği zamanı unutmuştu.

 

Ve Garfiel ona her şeyi anlatsa bile onun Reala olarak geçirdiği on beş yıl değişmeyecekti.

 

Bunun tek etkisi Reala’ya on beş yıllık gereksiz bir suçluluk hissi vermek, Reala’yı kaybettiğini hissettirmek olacaktı. Garek karısının depresyonuna tanık olacak, çocuklarıysa annelerinin acılarını hiç anlayamadan izlemekle yetinecekti.

 

Tüm bunlar yalnızca Garfiel’in kendi iyiliği için yaşanacaktı.

 

Reala’nın bir zamanlar Reshia olduğunu kabullenmesi Garfiel’den başka hiç kimseye fayda sağlamazdı.

 

Fredrica da Lewes de Reshia’nın kurtulduğunu bilmiyordu. Garfiel bir şey söylemedikçe de bunu asla bilmezlerdi.

 

Reala’nın ailesinin canları da o güne dek geçmiş yüzünden sıkılmamıştı. Ama bunu öğrendikleri takdirde o mutlu günlerin devam etmeme ihtimali çok yüksekti.

 

Tüm bunların başarıyla çözümlenmesinin tek yolu Garfiel’in her şeyi gizlemesi ve oluruna bırakmasıydı.

 

Garfiel: “Harika benliim neden…”

 

Neden bunları bilincinin derinliklerine, kendi içine gömme cesaretine bile sahip değildi?

 

Kaplan, neredesin? Bana doğru yolu göster.

 

Her şeye katlanabilirse, her şeyi tek başına üstlenirse… Bunun için gerekli gücü nerede bulacaktı?

 

Söyle bana kaplan… kaplan. Gerçek bir kaplan, en güçlü varlık olarak hiç kimsenin karşısında kaybetmezdi.

 

Garfiel: “——”

 

Kafasını tutuyor, içinde kaynaşıp çalkalanarak dolup taşan acı verici duygularla boğuşuyor, onları kaybediyor ve buluyordu.

 

Mimi: “Sorun değil…”

 

Bir an sonraysa başının kibarca okşanmakta olduğunu fark etmişti.

 

Garfiel: “——”

 

Mimi, yere yığılıp kalan Garfiel’e arkasından sarılmıştı.

 

Çenesini kafasına yaslamış şekilde ufacık avcuyla Garfiel’in kafasını okşamaktaydı. Sırtındaki o hassas dokunuş, elinin ileri geri kımıldayışı Garfiel’in zihnindeki acıyı ve endişeyi giderek dindiriyordu.  

 

Garfiel: “Neden, bunu neden yapıyosun…”

 

Mimi: “Hmm, Garf’ın ağlamaya ihtiyacı varsa~, Sanırım erkeklerin ağlamasına izin verilen özel bir yer varmış! Neresi olduğunu unuttum ama Küçük Hanımın bana bunu anlattığını hatırlıyorum~!”

 

Bir an için yanıt verecek gibi görünmüş ama düşünceleri hızla dağılmıştı.

 

Garfiel kalbinin sarsılmaması için, sesinin titrememesi için sözlerini dikkatlice seçmişti.

 

Garfiel’i saran Mimi ise kıkırdıyordu.

 

Mimi: “Şey, unutmuş olsam da~, bir kadının göğsü bu hissi vermez mi? Vermez mi? Verir! Bir erkeğin ilgilendiği bir kadının göğsünde ağlamasında sorun yoktur~!”

 

Garfiel: “…senin gibi bir ufaklıkla kim ilgilenecekmiş…”

 

Garfiel’in ilgilendiği kadın, o istediği zaman asla kibar olmayan ama en beklemediği zamanda kibarlık eden, sonra da onu yumruklarıyla hırpalayan, baş edilmesi inanılmaz zor bir kadındı.

 

Karşısındaki kızsa ona hiç benzemiyordu. Ama Mimi hala gülümsemeyi sürdürüyordu.

 

Mimi: “Olsun! Garfiel ilgilenmese de Mimi çoktan büyülendi bile! Garfiel’i gördüm~ ve onunla ilgilenmeye başladım! Yani! Mimi’nin göğsü~! Orada ağlamanda sorun yok~!”

 

Garfiel: “—Ah…”

 

Ne aptalca bir düşünceydi.

 

Neydi bu yani, bir çeşit kelime oyunu falan mı? Çocukça bir bahaneydi ve tamamen dayatma doluydu.

 

Başka hiçbir şey yoktu, yani dalga geçmeyi bırakmalıydı. Kaplan… kaplan, neredesin?

 

Hadi, hemen kalbime dön. En derin, en gaddar kükremeni koyuver, bu kambur sırtı döv, beni kalkmaya zorla, hislerime karşı bir şeyler yap.

 

Aksi takdirde, aksi takdirde… aksi takdirde çok geç olacak.

 

Garfiel: “Anne…”

 

Yeter, yeter, konuşmayı kes.

 

Cılız bir sesle ağlıyorsun, böyle cılız bir ses kullanma.

 

Sen bir kaplandın, en güçlüydün, en güçlüsü sendin, herkesten güçlüydün. Kalkanların En Güçlüsüydün. Ama,

 

Garfiel: “Anne… anne… annem… annemm!”

 

Mimi: “Uslu çocuk.”

 

Garfiel: “Neden! Beni neden unuttun!? Seni onca zaman sonra görmüşken! Sana anne bile demişken!”

 

Mimi: “Sorun yok, Garfiel uslu bir çocuk, uslu bir çocuk!”

 

Garfiel: “Annem… annem… annemmm…!”

 

Kaplan, kaplan… neredesin?

 

Şu anda neye benziyordu? Yıldızlar, ay, gökyüzü, söyleyin bana. Şu anda neye benziyordu?

 

Kükreyen bir kaplan olamıyorsa, öyleyse, şu anda yalnızca neye benziyor olabilirdi—



#Yok canım ağlamıyorum, gözüme toz kaçtı... 
Hüzünlü bir bölümdü. Garfiel'i uzun bir süredir çok seviyorum, Mimi de şu son bölümlerle favori karakterlerim arasına girdi. Bu üzüntülü meseleyi sonlandırdığımıza göre Mimi'nin nasıl ve neden ağır yaralandığını okumamıza az kalmış olmalı. Bu arada sıradaki bölüm çok uzun olduğu için yine parçalayıp atacağım, bir sonraki bölümde görüşmek üzere!






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 21886 Üye Sayısı
  • 836 Seri Sayısı
  • 40663 Bölüm Sayısı


creator
manga tr