"En büyük bilgelik şu andan zevk almayı hayatın en büyük amacı kılmaktır, Çünkü tek gerçek budur, başka her şey düşünce oyunudur. Ancak bunun en büyük budalalığımız oldugunu da söyleyebiliz, çünkü yalnızca kısa bir süre için var olan ve bir rüya gibi kaybolan içinde bulunduğumuz bu an asla ciddi bir çabaya değmez." #Arthur Schopenhauer

Coiling Dragon - Cilt 12 Bölüm 18: Rehberlik


Çeviri: Gin   Düzenleme: Dr.Hiluluk

 

 

Soğuk, karanlık bir yer altı odası.

Odanın içinde dondurucu, deniz yeşili bir ışık titreşiyordu. Bulanık, belli belirsiz bir figür karanlıklar içinde meditasyon pozisyonunda oturmuştu. Önünde, bir insan kafası büyüklüğünde devasa bir kristal vardı ve kasvetli yeşil ışığın kaynağı oydu.

Kristal kürenin içinde çok sayıda ‘sis’ enerjisi dönüp duruyordu ve sisin merkezinde birkaç gümüşi damla vardı.

Su kristalinin yaydığı soluk ışık odadaki bu gizemli kişinin kadim yüzünü aydınlatmaya yeterliydi. Adamın yüzü o kadar yaşlıydı ki, sanki kafatasının üzerine kaplanmış kırışık bir deri gibi gözüküyordu. Bir iskelet kadar zayıftı. Ancak uğursuz, soğuk gözleri yeşil bir ışıkla parlayarak ona sinsi bir görünüm veriyordu.

Adam zehirle kaplı bir bıçak gibiydi, bu, kan donduran bir manzaraydı.

“Hmm?” Adamın gözlerindeki yeşil ışık birden daha şiddetle parıldadı.

Uzun bir süre sonra…

“Neler oluyor? Lord Beirut, ne zamandan beri On Sekiz Kuzey Dükalığı’nı da yasak bölge olarak ilan etti?” İskeletimsi yaşlı adam kendi kendine mırıldandı. “Görünüşe göre Lord Beirut gücünü göstermek istiyor. Onu kızdırmamak en iyisi. Onu kızdıran her kim olursa büyük ihtimalle ‘maymunları korkutmak için tavuğu öldürmek’ deyimindeki ‘tavuk’ olacak.”

“Yalnızca, gümüş pelerinli muhafızlarımdan biri boş yere ölmüş oldu.”

“Ancak, bu ‘arıtma’ işlemi başarılı olursa dokuzunu kaybetsem de buna değer.” İskeletimsi yaşlı adam avına odaklanmış aç gözlü bir yılan gibi kristal küreye baktı.

Yulan Kıtasındaki her uzman, gerek erken düzey Azizler, gerek Gebados Boyutsal Hapishanesinden kaçan Azizler, hatta İlahlar bile… bu ‘uyarıyı’ duyduklarında içlerinin titrediğini hissettiler.

Beirut!

Yulan Kıtasının Kralı.On bin yıl önceki Kıyamet Savaşı onun mevkisini daha da sağlamlaştırmıştı.

O’Brien İmparatorluğu. Savaş Tanrısı Dağı.

“Bu Lord Beirut’un sesi olmalı.” Fain, kaşlarını çattı. “Ustam Tanrıların Mezarlığına gitmeden önceki gün bana Lord Beirut’un zihinsel olarak onunla konuştuğunu ve Karanlık Orman ve On Sekiz Kuzey Dükalığında sorun çıkarmasını yasakladığını söylemişti.”

Linley başıyla hafifçe onayladı.

Beş yıl önce, Lord Beirut o mesajı yalnızca Linley, Savaş Tanrısı ve Yüksek Rahip’e iletmişti. Savaş Tanrısı gittiğine göre, bu uyarıyı Fain’e aktarması normaldi.

“Az önceki o enerji dalgası…” Linley, akıl yürüttü. “Büyük ihtimalle Lord Beirut, On Sekiz Kuzey Dükalığında katliam yapmaya kalkışan bir uzmanı öldürdüğü için ortaya çıktı.” Linley, Lord Beirut’un kararlılığı karşısında şok olmuştu.

Lord Beirut’un merhamet gösteren birisi olmadığı ortadaydı.

“Doğru, Linley.” Fain’in gözleri birden aydınlandı. “On Sekiz Kuzey Dükalığında katliam mı? Sıradan Azizlerin durduk yere katliamlara kalkışma olasılığı var mı? Söyle bana, sence bu adam…?”

Linley de söyleneni duyar duymaz aynı şeyi düşünmüştü. “ Ölenin ‘Ölü şehir’ olayının sorumlusu, gümüş pelerinli uzman olduğunu mu düşünüyorsun?”

Fain, başıyla onayladı. “Eğer durum buysa, bu sorumlunun çoktan icabına bakıldığı anlamına gelir, değil mi?”

Linley bir süre sessiz kaldı. “Fain, tahminin doğru olabilir, ancak yanlış da olabilir. Lord Beirut, son derece güçlü bir enerji dalgası yaratmış olsa da, öldürdüğü kişi gümüş pelerinli uzman olmayabilir. O olsa bile, gümüş pelerinli uzmanın yalnız hareket edip etmediğini bilemeyiz.”

“Linley, söylemeye çalıştığın…” Fain şaşırmıştı.

Fain, bu işin arkasındaki kişinin özel bir amacı olan bir Azizden fazlası olduğunu düşünmemişti. Gümüş pelerinli uzmanların bir grup olmasına ihtimal vermemişti.

Ancak Linley farklı düşünüyordu.

Baruch İmparatorluğunda kurulan ‘gizemli kilise’den haberi vardı ve bu yüzden işin arkasında bir İlah olduğunu düşünüyordu. Linley’in şüphelenmeye başlamıştı… Yulan Kıtasında ortaya çıkan uzmanlar yalnızca Azizler olmayabilirdi. İçlerinde İlahlar da olmalıydı.

Birinin bir şehir dolusu insanı böyle açıkça öldürebilmesi… büyük olasılıkla bir İlah seviye uzman için yapılıyordu ve o İlah’ın birden fazla adamı olması muhtemeldi.

“Fain.” Linley, olayın arkasında İlah seviye bir uzmanın olma ihtimalini düşündüğü anda, kendine olan güveni ister istemez azalmıştı. Hemen söze girdi. “Yalnızca bir şeyleri düşünerek suçluyu bulamayacağız. Şuna ne dersin. İkimiz Karanlık Orman’a gidip bazı sorular sorabilriiz.”

“Karanlık Ormana gitmek mi?”

Fain, Karanlık Orman konusunda biraz gergindi. Lord Beirut, Savaş Tanrısı’nın bile saygılı davranmak zorunda olduğu birisiydi. O, Fain, yalnızca bir Azizdi. Beirut’tan korkması son derece doğaldı.

“Sorun yok. Benimle gel.” Linley bu konuda kendine güveniyordu.

Bebe’yle olan ilişkisi haricinde, Linley’in Beirut’un üç çocuğuyla arası da iyiydi. Harry, Hart ve Harvey. Linley yalnızca birkaç soru sormak istiyordu. Amacına ulaşacağından emindi.

“Tamam. Seninle birlikte geleceğim.” Fain, başıyla onayladı.

Fain, hemen Savaş Tanrısı Okulundakilere birkaç direktif verdi ve Linley’le birlikte uçarak sonsuz gece ufkunda kayboldu. Fain zaten son derece hızlıydı, Linley ise ‘Süratin Engin Gerçekleri’nde eğitim yaptığı için çoktan inanılmaz bir hıza ulaşmıştı.

İkisi kısa süre sonra Karanlık Orman’a ulaştı.

Karanlık Orman’ın derinliklerinde, o yaşayan metal kale duruyordu. Linley havada o metal kaleye bir bakış attığında, içini bir kez daha soğuk bir his kaplamıştı. Bu devasa metalik yaşam formu… Linley, onun Ana Kraliçe Lachapalle’den bile daha güçlü olduğunu tahmin ediyordu.

Linley ve Fain metalik kalenin önüne indiler.

Karanlık gecede, metalik kale öylece duruyordu. İçeriden tek bir ses bile gelmiyordu.

Fain ve Linley bakıştılar.

“Ne yapacağız? Dışarıdan seslenelim mi?” Fain, acı acı güldü. “Yoksa içeri mi gireceğiz? Bir ilahın gücüne sahip olmadığın sürece, içeriye adım atar atmaz metalik kalenin sana saldıracağını duymuştum.”

“Sabırsız olma.” Linley güldü.

Kısa süre sonra…

“Vızz!” Siyah bir ışık metalik kaleden dışarı fırlayıp, Linley’in üzerine indi.

“Patron, seni acayip özledim. Ve daha yeni geliyorsun!” Bebe, küçük kafasını kaldırıp boncuk gözleri şaşkınlık ve neşeyle dolu şekilde Linley’e baktı. Bebe’nin bu altı yıllık ayrılıkta Linley’i çok özlediği açıktı.

Linley gülerek Bebe’ye sarıldı. Bebe’nin yanında mutlu ve huzurlu hissediyordu.

Bu aynı Büyükbaba Doehring’le birlikte olduğu zamanlar gibiydi. Hiçbir zaman eksik hissetmezdi.

“Bebe, ben de seni özledim. Bu arada, Lord Beirut nerede?” Linley sordu.

“Büyükbaba Beirut?” Bebe küçük kafasını salladı. “Ben de bilmiyorum. Büyükbaba Beirut son zamanlarda kalede değil. Birkaç günlüğüne gitmesi gerekti. Görünüşe göre başka bir boyutu ziyaret ediyor. Birkaç gün sonra dönecektir.”

“Burada değil mi? Başka bir boyutu mu ziyaret ediyor?” Linley ve Fain birbirlerine bakakaldılar.

Eğer ‘Büyükbaba Beirut’ metalik kalede değilse ve başka bir boyutu ziyarete gittiyse, On Sekiz Kuzey Dükalığındaki kimdi? Duydukları kimin sesiydi?

Aynı zamanda ikisi de iç çektiler.

“Diğer boyutları ziyaret edip… birkaç gün sonra dönmek… Lord Beirut boyutlar arası seyahatin ne olduğunu düşünüyordu? Bir turizm çeşidi mi?” Linley, gizlice iç çekti. Düzlemsel Denetçi Hodan bir boyutu terk ettikten sonra geri dönmenin astronomik bir bedeli olduğunu söylemişti.

Kendi atalarına bir baksanıza. Tek bir Ejderkanı Savaşçısı bile bu boyuttan ayrıldıktan sonra geri dönmemişti.

Buradan bile geri dönmenin ne kadar zor olduğunu anlamak mümkündü.

Ancak Lord Beirut? Boyutlar arası seyahate çocuk oyuncağıymış gibi yaklaşıyordu.

“Linley, babamı mı arıyorsun?” Duydukları bu sesle birlikte mor-altın bir ışık onlara doğru fırlayıp Linley ve Fain’in önünde durdu. Gelen Mor-Altın İmparator Fare’lerden biriydi.

Linley, Mor Altın İmparator Fareyi gördüğünde yalnızca garip şekilde gülümseyebildi.

Yapabileceği bir şey yoku. Üç Mor Altın İmparator Fare, Linley’e göre birbirinin tıpatıp aynısıydı. Auraları bile aynıydı. Linley karşısındaki Mor Altın İmparator Fare’nin hangisi olduğunu anlayamamıştı.

“Ben Harry.” Bu Mor Altın İmparator Fare durumu anlamıştı ve doğruca ismini söyledi. “Linley, neden geldiğini biliyorum.”

“Ya?” Linley şaşırdı. Daha tek kelime bile etmemişti.

Harry kıkırdadı. “O’Brien İmparatorluğu, Baruch İmparatorluğu. İki imparatorluktaki şehirlerde insanlar öldürüldü. İkinizin gelme nedeni büyük olasılıkla bu, değil mi? Doğru, bu On Sekiz Kuzey Dükalığında da gerçekleşti. Yalnızca, o herifi başlar başlamaz öldürdük.”

“Biz?” Linley birden bir şeyi düşündü.

Harry’nin ‘biz’ demesi ne anlama geliyordu?

Fain hemen sordu. “Harry, sorabilir miyim, o gümüş pelerinli uzmanlardan başka var mı? Neden böyle bir şey yapıyorlar?”

“Vay, yapanın gümüş pelerinli bir adam olduğunu biliyor musunuz?” Harry biraz şaşırmıştı ancak küçük kafasıyla onayladı. “Doğru, o gümüş pelerinli katillerden… toplamda dokuz tane vardı. Böyle bir şeyi neden yaptıklarına gelince, aslında bunu İlah seviye bir uzman adına yapıyorlar.”

Harry’nin pek çok şey bildiği ortadaydı.

Linley içten içe şok oldu.

Demek durum gerçekten de buydu! Meselenin arkasında İlah seviye bir uzman vardı. Linley ve Fain’in canları sıkılmıştı. İlahlar ve Azizler birbirinden tamamen farklı canlılardı. Birisi gökleri temsil ederken, diğeri yer yüzü kadar sıradandı. Linley çok sayıda Azizi kolayca öldürebilse de, bir İlah karşısında yapabileceği hiçbir şey yoktu.

“Bu… ne yapacağız.” Fain de tamamen hazırlıksız yakalanmıştı.

Savaş Tanrısı hala Tanrıların Mezarlığı’ndaydı. O, Fain, yalnızca bir Azizdi. Bir İlaha karşı nasıl dövüşebilirdi ki?

“Oh, bu konuda endişelenmeyin. Dokuz gümüş pelerinli adamdan biri öldürüldü, diğer sekizi ise farklı bölgelere dağılmış durumdalar. Oh, ikisi birlikteymiş. Şu anda Baruch İmparatorluğunun sınırları içindeler.” Harry konuştu.

“Ne?!” Linley’in içinde kötü bir his doğmuştu.

İkisi Baruch İmparatorluğunda mıydı? Ne planlıyorlardı?

“Hehe, doğru. Sanırım kısa süre sonra bir başka şehri katledecekler.” Harry kıkırdadı. Harry şehirlerin katledilmesini umursamıyordu. Ne de olsa o bir sihirli canavardı. Ona göre… insanlar tamamen farklı bir türdü. Bir insan şehrinin yok edilmesi onu ilgilendirmiyordu.”

Linley endişelenmeye başladı. “Harry, hangi şehirdeler.”

“Linley, onların icabına mı bakacaksın?” Fain de endişelenmeye başlamıştı. “Bunu yapamazsın. Harry’nin dediğini duymadın mı? Arkalarında bir İlah var.”

Bu kez kıkırdayan Bebe’ydi. “Endişelenme. Bu konuyu biliyorum. O dokuz gümüş pelerinli adamın arkasındaki İlah uzun süre önce ağır yaralanmış, kolay kolay kızıp harekete geçmeyecektir. Daha önemlisi, o İlah şu an önemli bir meseleyle meşgul. Sizinle uğraşacak vakti yok.”

Harry de küçük başıyla onayladı. “Doğru. Gidip o gümüş pelerinli adamları öldürün. Korkacak ne var ki? Onları öldürseniz bile, o İlah sizin olduğunuzu nereden bilecek.”

Linley ve Fain hemen gülerek karşılık verdi.

Doğru ya. O gümüş pelerinli adamları öldürseler bile, fazla tantana çıkararak o İlahın durumu hemen fark etmesine neden olmadıkları sürece, daha sonra, katillerin kim olduğunu nasıl bulacaktı ki?

“Tamam, Harry. O iki gümüş pelerinli adam nerede?” Linley sordu.

“Heh heh, işte şimdi eğlenceli bir şeyler izleyebileceğiz.” Harry kıkırdarken keskin dişleri ortaya çıktı. “Endişelenmeyin. Siz ikiniz yalnızca beni takip edin. Sizi götüreceğim.” Harry konuşup mor altın bir ışık huzmesine dönüşerek güneye doğru fırladı.

“Acele edip beni izleyin.” Harry’nin sesi ormanda yankılandı.

Linley ve Fain de hemen uçmaya başladılar. Bebe, heyecanla Linley’in omzuna çıkmıştı.

“Harry tüm olayı nasıl bu kadar ayrıntılı bilebilir?” Linley’in kafası karışmıştı. “Ayrıca, Bebe ve o Lord Beirut’un Yulan Kıtasında olmadığını söylediler, o zaman bir süre önce duyduğumuz ses kimindi? Ayrıca Harry’nin ilahların ve o dokuz gümüş pelerinli adamın durumlarını detaylarıyla bildiği ortada.”

Linley, aynı zamanda o ve Delia’nın düğün günlerinde hediye olarak bir Yarı Tanrı İlahi kıvılcımı aldığını da düşündü.

Dahası, Lord Beirut Tanrıların Mezarlığını kontrol ediyordu.

“Lord Beirut… Beirut Klanı… düşündükçe daha çok gizem ortaya çıkıyor.” Linley önünde heyecanla uçan Harry’e baktı. Kafasını toplayıp kendi kendine güldü. “Neden bu kadar çok endişeleniyorum ki? Lord Beirut gizemliyse ne olmuş? En azından bizim düşmanımız değil, dostumuz!”




Yorumlar


Giriş Yap

Duyurular

Popüler Seriler

Against The God
Against The God
Beğeni Sayısı: 1218

King of Gods
King of Gods
Beğeni Sayısı: 1052

Tales of Demons & Gods
Tales of Demons & Gods
Beğeni Sayısı: 870

True Martial World
True Martial World
Beğeni Sayısı: 812

Emperor’s Domination
Emperor’s Domination
Beğeni Sayısı: 687

I Shall Seal The Heavens
I Shall Seal The Heavens
Beğeni Sayısı: 643

Martial God Asura
Martial God Asura
Beğeni Sayısı: 625

Coiling Dragon
Coiling Dragon
Beğeni Sayısı: 598

Swallowed Star
Swallowed Star
Beğeni Sayısı: 547

Terror Infinite
Terror Infinite
Beğeni Sayısı: 518

Popüler Orjinal Seriler

Kara Büyücü
Kara Büyücü
Beğeni Sayısı: 342

KAREN
KAREN
Beğeni Sayısı: 204

Altı Medeniyetin Dünyası
Altı Medeniyetin Dünyası
Beğeni Sayısı: 191

GÖKYÜZÜ İMPARATORU
GÖKYÜZÜ İMPARATORU
Beğeni Sayısı: 179

Yıldızlar Kralı
Yıldızlar Kralı
Beğeni Sayısı: 142

DİPTEN EN TEPEYE
DİPTEN EN TEPEYE
Beğeni Sayısı: 138

Lord Of The Demons
Lord Of The Demons
Beğeni Sayısı: 116

Acemi Ölümsüz
Acemi Ölümsüz
Beğeni Sayısı: 114

SAHİPKIRAN
SAHİPKIRAN
Beğeni Sayısı: 96

Mavi Elma
Mavi Elma
Beğeni Sayısı: 70

Site İstatistikleri

  • 14802 Üye Sayısı
  • 452 Seri Sayısı
  • 19470 Bölüm Sayısı


creator
manga tr