Bölüm 263: Olgun Başaklar

avatar
1275 1

Release That Witch - Bölüm 263: Olgun Başaklar


 

Çevirmen: Lodos 

Yakıcı güneşin altında Sirius Daly, kamıştan bir şapka takmıştı. Nehir kıyısında gezerek buğdayları kontrol ediyordu.

 

Bitkilerin ekiminden beri dört ay geçmişti. O gün tam olarak bitkilerin olgunlaştığı gündü.

 

Etrafı buğdaylarla doluydu, sanki altından bir denizde gibiydi. Buğdaylar epey dolgundu. Çıkan mahsullerin sayısı eskiye göre iki kat artmıştı. Ölçme tartma yapmaya gerek yoktu. Sirius çoktan bu senenin hasadının epey bol ve bereketli olacağını hissediyordu.

 

Hiç şüphe yoktu ki bunun asıl sebebi cadıların katkısı idi.

 

Bir çiftçi olan babasına 10 sene boyunca yardım etmişti. Sıradan bir buğdayın nasıl bir şey olduğunu biliyordu. Bir buğdayda iki üç başak olurdu ve her başaktan yaklaşık 20-30 tane çıkardı. Tamam, belki iyi gübrelenmiş bir toprakla bu sayılar artabilirdi. Ama iki katına çıkması… Bu konuda cadıların katkısı yadsınamazdı.

 

Bu değişim gibi pek çok değişim yaşanmıştı Sınır Kasabası’nda. Örneğin o su kuleleri… O devasa yapıların normal evlerden daha büyük olduğunun ve insan gücüyle rahatlıkla inşa edilemeyeceğinin farkında idi. Ama yine de su kuleleri bir gecede dikilivermişti. Bu, kesinlikle cadıların yardımıydı. Yeni kasabada oturanların gidip kuyulardan su çekmelerine gerek yoktu. Evlerindeki musluğu açmaları halinde rahatlıkla suya ulaşabiliyorlardı.

 

Aynı şey, nehrin ortasından yükselen iki köprü ayağı için de geçerliydi. Majesteleri, Bayan Nana’yı Ödül Töreni’nde sahneye çıkardığından beri artık herkes cadıları tanır hale gelmişti. O yükselen beton sütunların da cadıların yardımıyla oluştuğu kesindi. Bir keresinde Belediye sorumlusu Bay Barov’a bu cadılar hakkında bir şeyler sormuş karşılığında da: “Bizim bu olan biteni anlamaya çok ihtiyacımız yok. Majesteleri bir şekilde hallediyor zaten.” cevabını almıştı.

 

Sorun olmayacağını düşünüyordu Sirius. Kilise gelip Sınır Kasabası’na saldırmadığı sürece batının tek hâkimi Roland Wimbledon idi. Gerçi Kilise’nin saldırması halinde Birinci Ordu’yu yenmesi biraz zordu…

 

Bunun son örneği birlikleriyle beraber gelip, bozguna uğrayan Dük Ryan idi.

 

Sirius Daly’yi fark eden iki çiftçi koşarak onu selamlamaya gitmişlerdi: “Efendim, gelmişsiniz! Görüyorsunuz, hasat yapılacak seviyeye ulaştık. Efendim acaba… Acaba Majesteleri’nin yaptığı teklif hala geçerli mi?”

 

“Evet, evet…” diye arkadaşına destek çıkan çiftçi ellerini ovuşturuyordu: “Gerçekten vatandaş olabilecek miyiz?”

 

Ekinleri kontrol etmek, genel olarak tarımın gidişatını ayarlamanın yanında Sirius’un Tarım Bakanı olarak bir görevi daha vardı: Çiftçilerle iletişimde kalarak onlara Majesteleri’nin ve Belediye Binası’nın sözünü dinletebilmek. Her ne kadar hayatları çöplük içinde geçmiş bu insanlarla uğraşmak istemiyor olsa da geçmişteki şövalyeliğinin verdiği disiplin sonrası profesyonel bir biçimde görevini yapmaya çalışıyordu.

 

“O sloganları görüyor musunuz?” diyen Sirius, eliyle tarlanın yakınındaki afişleri gösterdi.

 

Çiftçi buruk bir gülümseme ile: “Efendim, benim okumam yazmam yok.” dedi.

 

“İş zenginlik getirir, çalışmak da kader değiştirir.” diye okudu Sirius: “Diğer bir deyişle çalışmaya ve katkı sağlamaya devam ederseniz Majesteleri sözünü yerine getirecektir.”

 

“Öyle mi, öyle mi? Bu harika!”

 

“Bir vatandaş olduktan sonra kasaba merkezinde yaşayabilir, kendi tuğla evinizi alabilir ve eğitim, öğretim hakkı elde edebilirsiniz. Böylece de bu sloganları birine sormanız gerekmez.”

 

“Evet efendim.” diyen çiftçi heyecanla başını salladı: “Hava epey sıcak. Benim barakaya gelip biraz soğuk su içmek ister misiniz efendim?”

 

“Maalesef. Siz de işinize dönün haydi.” diye cevap veren Sirius, tarlaları işaret etti. Mesajı alan iki çiftçi uzunca bir süre eğilip selam verdiler ve sonra da işlerine geri döndüler. Bu, Sirius’un en çok aldığı sorulardan biriydi. Kendisi bunu defalarca açıklamasına rağmen yine de işlerin değişmesinden korkarak gelip gidip ona bu soruyu soruyorlardı.

 

Çok gitmemişti ki etrafı yine bir grup tarafından sarılmıştı: “Merhaba Bay Sirius. Hasadı yaptıktan sonra %70’lik bir ödeme mi yapmamız gerekecek sadece?”

 

Soruyu duyan Sirius, içinden bir çığlık attı. Bu soru da en çok aldığı ikinci soru idi.

 

“İlk sene için evet. Zaman geçtikçe azalacak ama. Bir vatandaş olduktan sonra da yalnızca %20 ödemeniz gerekecek. Bu konuyu defalarca konuştuk.”

 

“Eee… Geri kalan %30’u…”

 

“Ya kendinize yiyecek olarak kullanabilirsiniz ya tohum yapıp bekletebilirsiniz ya da sadece Majesteleri’ne satabilirsiniz.” diyen Sirius ellerini çırparak etraftaki herkesi yanına çağırdı: “Herkes iyi dinlesin. Sınır Kasabası’nda özel satış yasaktır! İster yerel halka isterseniz de zengin tüccarlara satın. Bu, Sınır Kasabası kanunlarına aykırıdır! Eğer bunu yaparsanız işinizden kovulmakla kalmaz hapse bile düşebilirsiniz!”

 

“Ama ya Lord düşük fiyat teklif ederse ne yapacağız?”

 

“Öyle bir durumun yaşanması gayet doğaldır. Buğdayın değeri piyasa fiyatlarına bakılarak Majesteleri tarafından belirlenir. Sizin iyi ya da kötü hasat yapmış olmanız fiyatları değiştirmeyecektir. Bu yüzden buğday saklamaya kalkışmayın! Düşük fiyattan satmak konusunda endişeniz olmasın! Sınır Kasabası’nda satış yapılan tek yer Ucuzluk Pazarı’dır. Orası da Belediye’nin kontrolündedir.”

 

“Yani fiyat ne olacak?”

 

“Rahat olun. Majesteleri gerekli şeylerin açıklamasını duyuracaktır.”

 

Çiftçilerin gruplar halinde dağıldıklarını gören Sirius, dudaklarını yaladı ve ekinleri kontrol etmeye devam etti. Söylediklerinin kaçının aklında kalacağını bilmiyordu. Ama Bay Barov, yanlış yapanların cezalandırılacaklarını duyurmasını istemişti.

 

O sırada kalabalıktan ayrılan genç bir çiftçi geldi ve: “Efendim, bir sorum olacaktı…” dedi.

 

“Evet?”

 

“Bayan May ve Bayan Irene’in nereye gittiklerini biliyor musunuz acaba? Son zamanlarda hiç tiyatro oynanmadı da… Acaba başlarına bir şey mi geldi diye merak ettim.”

 

Bu kesinlikle yeni bir soruydu. Aynı zamanda şaşırtıcı bir soruydu da. Tiyatro oyuncularını Belediye Binası’nda bazı işlemleri hallederken gördüğü için cevabı biliyordu: “Uzun Şarkı’ya gittiler.”

 

Genç çiftçi biraz hayal kırıklığına uğramış gibiydi: “Sınır Kasabası’na bir daha dönmeyecekler mi yoksa?”

 

“Sadece birkaç oyun oynamak için gittiler.” diyen Sirius omuz silkti: “Üstelik hava bugünlerde çok sıcak. Kimse bu havada terle kaplı bir şekilde tiyatro izlemek istemez. Haksız mıyım? Sonbahara kadar bekle, sonbahar gelince tekrardan oyunlarına başlayacaklardır.”

 

“Teşekkür ederim efendim!”

 

Arkasını dönüp giden çiftçiyi seyreden Sirius kendi yaşadıkları hakkında düşünmeden edemedi. Aylar içinde bir şövalyeden bir tutsağa sonrasında da bir memura dönüşmüştü. Epey inişli çıkışlı geçmişti son birkaç ay. Artık Kurt bölgesindeki evine geri dönmek de istemiyordu. Zaten şövalye olmasının asıl sebebi çiftçi olan babasının hayatını yaşamak istememesi ve farklı bir yol izleme hevesiydi.

 

Şimdiki maaşı şövalyelik zamanlarında aldığı maaşa göre epey fazla idi. Ve çok da boş zamanı vardı. Belki de artık ebeveynlerini Sınır Kasabası’na getirmenin ve güzel bir kızla evlenerek hayatın tadını çıkarmaya başlamasının zamanı gelmişti!

 

 

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18421 Üye Sayısı
  • 792 Seri Sayısı
  • 37652 Bölüm Sayısı


creator
manga tr