Bölüm 117: Takip Part -1

avatar
1584 0

Release That Witch - Bölüm 117: Takip Part -1


 

Çevirmen: Lodos

Carter Lannis ilk defa böyle bir savaş görmüştü.

 

300 şövalyeden oluşan büyük bir ekip, savunma hattına bile ulaşamadan yok olmuştu. Sonuç olarak 50 metre yakına bile girememişlerdi. Prens Roland bu alanı çakmaklı tüfek ekibinin ateş hattı olarak belirlemişti. Düşman 50 metre hattından geçtiğinde herkese ateş etme izni verilecekti.

 

Dört top atışı, düşmanları 100 metrelik bölgede kalmaya zorlamıştı. 100 metreyle 150 metre arasındaki bölgede yaklaşık 20 ceset vardı. Hepsi Carter gibi yetenekli şövalyelerdi. Eğer usta şövalyeler olmasaydılar, topların patlaması sırasında atlarıyla yüksek bir hızla ilerleyemezlerdi.

 

Carter, o ölen şövalyelerden biri olmadığı için memnundu. Gelecekteki savaşların öncekilerden belirgin biçimde farklı olacağını hissetti. Böylesine müthiş bir gücü elinde tutan Roland Wimbledon, er ya da geç tahta geçecekti.

 

Birinci ordudaki bazı adamlar, savaşın korkunç manzarasını gördükten sonra baş dönmesi ve bulantı yaşamıştı. Yakın çarpışma gerçekleşmediğinden, düşmanı topla öldürmenin etkisi düşmanı kendi elinle öldürmekten çok daha hafifti. Bu nedenle de reaksiyonlar çok şiddetli değildi. Carter kan ve kesilmiş uzuvlara bakabilen bir grup avcı seçmiş, cesetleri toplayıp hayatta kalan her erkeği aramalarını emretmişti.

 

Güneş yavaş yavaş dağların içine doğru iniyordu. Carter kan-kırmızısı gökyüzüne boş boş bakarken, uzaktaki ormandan gelen kargaların uğultusunu dinliyordu. Birdenbire bir mahzunluk hissetmişti.

 

Şövalyelik dönemi sona ermişti.

 

 

Dük Ryan hala şaşkındı. Nasıl kaybettiğini anlayamıyordu. Savunma hatları hafif bir saldırıyla delinebilecekmiş gibi savunmasız görünüyordu. Ama, şövalyeler iblis görmüş gibi kaçmışlardı. Kalanları da suçlamıyordu çünkü birliğinin ön tarafındakiler en iyi şövalyeleriydi.

 

Muhafızlar, kaçan paralı askerleri Dük’ün konumuna doğru yönlendirmek için birkaçını biçmişti. Yine de yapabileceği tüm şey buydu. Nasıl bağırırsa bağırsın, kontrolden çıkan adamlarını kontrol edemiyordu. Başka seçeneği olmadığından, Dük Ryan kalabalıkla beraber yaklaşık 10 mil geriye çekilmek zorunda kalmıştı.

 

Gece çöktükten sonra Dük, merkez kampını kurmak için nehrin yakınında bir yer seçmişti. Ayrı düşen şövalyeler ve paralı askerler fener ışığının altında toplandılar. Hala birçok kayıp adamı vardı ve en kötü kısımsa geriye çekildikleri sırada azat edilmiş köleler arabaları ve yiyecekleri bırakarak kaçmıştılar. Dük ve diğer üyeler yiyecek için birkaç at kesmek zorunda kalmıştı.

 

En büyük çadırda, önde gelen beş ailenin soyluları bir araya gelmişti. Dük Ryan’a korkunç ifadelerle bakıyorlardı. Dük Ryan’ın ise yüzünde çok ciddi bir ifade vardı.

 

“Kim bana hangi silahı kullandığını söyleyebilir? Menzili arbaletlerin ulaşabileceğinden çok daha uzun, ama görebildiğim kadarıyla da mancınıktan farklı.” Rene Medde’ye baktı. Sen önlerdeydin, bir şey gördün mü?”

 

“Lordum... Ben... Ben emin değilim,” Rene başını tutarak konuşuyordu: “Sadece silah sesleri duyabiliyordum ve şövalyeler grup grup çöküyordu. Özellikle son atışta, ön tarafta koşan şövalyeler görünmez bir duvara çarpmış gibi oldu. Bedenlerinin sallandığını gördüm. Başları ve kolları etrafa dağılmıştı, tıpkı...” Bir anlığına düşündü ve: Kalenin tepesinden atılmış bir yumurta çarpmış gibiydi. dedi.

 

Elk Ailesi Kontu mırıldandı: “Belki de cadılardır.” .

 

“İmkansız. diyen Dük kaşlarını çattı: “Bütün şövalyeler Tanrı Gözü’nün İntikamı’na sahipti. Cadılar şövalyelere zarar veremez. Daha önceden cadılarla oynadın. Tanrı Gözü’nün İntikamı önünde sıradan kızlara dönüşüveriyorlar. ”

 

“Ah evet Lordum.” Rene aniden bir şey hatırlamıştı: “Yüksek sesleri duyduktan sonra, birliklerinde birkaç at arabasının olduğunu gördüm. At arabasında büyük demir borular vardı ve kırmızı bir ışık göründükten sonra dumanlar yükseliyordu.”

 

“Demir borular mı? Kırmızı ışık ve duman? Bunlar törenlerde kullanılan namlular değil miydi?” diye sordu Elk Ailesi’nin Kontu.

 

Dük tabii ki, törensel namlunun ne olduğunu biliyordu. Genellikle Kral Şehri’ndeki soyluların katıldığı büyük törenlerde kullanılırdı. Artık her bölgenin lordunun kullanmak için bir çift yedeği vardı. Kendi kalesinde de bir çift namlusu vardı. Kar tozu koyduktan sonra patlıyordu. Ama ondan çıkan ses bugün duyduğu gürleyen kükremeyle kesinlikle karşılaştırılamazdı.

 

“Törenlerde kullanılan namlular şövalyeleri parçalara ayırmaz.” diye cevapladı Hanımeli ailesinden Earl: “Prens’in kullandığı silah ne olursa olsun, çoktan savaşı kaybettik. Bundan sonra ne yapacağız? ”

 

Dük Ryan, Earl’a doğru hoşnutsuzlukla bakmıştı. “Kaybettik” kelimesi, kulağı deliniyormuş gibi hissettiriyordu. “Henüz kaybetmedik.” dedi güçlenerek. Sadece bir savaş, sonucu değiştirmez. Kaleye geri döndüğümüzde, başka bir birlik çağırabilirim ve Shishui Nehri üzerindeki ticaretlerini de keserim. Yiyecek olmadan, Sınır Kasabası bir aydan fazla dayanamaz. Köylüleri dışarı çıkardığı anda, şövalyeler onları mahveder ve kuşatmaya alırlar.”

 

Zafer bana ait olacak. Beni uğrattığı kayıplar küçük bir kasabayla kıyaslanmaz… Kuzey bölgesini yeniden ele geçirmem artık imkansız. Lanet olsun! Roland Wimbledon’u yakalarsam, onu parçalarına ayıracağım. diye düşünüyordu Dük.

 

“Fakat efendim Shishui Nehri üzerinden gelen gemiler sadece Uzun Şarkı’dan değil, aynı zamanda Söğüt Kasabasından, Mağlup Ejder Sırtı’ndan ve Kırmızı Su Şehrinden de geliyor. Onların hepsini engellersek…” Hanımeli ailesinden Earl tereddüt etmişti.

 

“Hepsini satın alacağım. Parasını ödediğim sürece hiçbir şey önemli değil.dedi Dük soğukkanlı bir sesle: “Hepiniz çadırınıza geri dönün ve dinlenin. Şafakta ayrılırız. Atlı şövalyeler bizimle gelsin. Atsız olanlarsa paralı askerleri yönetmek için geride kalacak.”

 

Gece yürüyemezlerdi. Prens Roland takip edip, saldırmak istiyorsa şafak vaktine kadar beklemek zorundaydı. Prens ilk olarak grubunun arkasında kalan paralı askerlerle karşılaşır diye düşünüyordu. “Bu işe yaramazlar hızlıca çökse bile, en azından bana biraz zaman kazandırırlar. diye düşündü Dük.

 

Ertesi sabah Dük, Prens’in peşinde olduğunu belirten herhangi bir haber almamıştı. Bu bilgiyi doğrulamak isteyen Dük, incelenen bölgeyi genişletmek için güvenilir takipçilerini göndermişti. Hepsi benzer bilgilerle geri dönmüştü. Bu onda büyük bir rahatlamaya neden oldu. Belki de bu yeni silah, aynı mancılık gibi hareket ettiğinden hantal kalıyor ve sadece savunma savaşlarında kullanılıyordu. Prens Roland bir avuç madenciye güvenerek dikkatsizce davranmazdı.

 

Öğleden sonra saat üçte Dük, şövalyelerine yürüyüşü durdurmalarını ve geriye kalanların peşlerinden gelmesi için beklemelerini emretmişti. Paralı askerler ve azat edilmiş köleler ancak vakit akşama vardığında şövalyelere ulaşabiliyorlardı. Beceriksiz kalabalık bir alana kamp kurmuştu.

 

Dük, gece sırasında hayatta kaldığı sürece Uzun Şarkı’ya ulaşmış olacaktı. 10 metre uzunluğundaki şehir surları, yüzlerce kişilik birliklerin doğal hendeği gibiydi. Roland’ın uzun menzilli ateş edebilen yeni bir silahı olmasına rağmen, Dük duvardaki mancılıkla misilleme yapabilirdi. Dükün intikam alma zamanı gelmişti.

 

Ama bütün gün boyunca Dük Ryan, sanki izleniyormuş gibi hissetmişti. Bu da onu biraz rahatsız etmişti. “Çok gergin olduğumdan belki de sadece kuruntu yapıyorumdur.” diye düşünen Dük ertesi günün şafağında top ateşinin gürültüsüyle uyanmıştı.

 

Çadırından hızla çıktı ve herkesin kaçtığını fark etti. Her yere pislik ve kan sıçrıyordu. Dük batı tarafına baktı, deri zırh giyen askerlerin düz bir hat halinde dizildiğini ve kampın dışında durduğunu gördü. Top atışlarının sağırlaştıran gürlemeleri altında dükün aklında sadece tek bir düşünce vardı: “Bizi nasıl yakaladılar?”

 

Neden şövalyeler dün takip edilip edilmediklerini fark edememişti!?

 

“Lordum, kaçmamız lazım!” diyen muhafızı bir at getirmişti. Osmond Ryan nihayet şaşkınlığından, gerçekliğe geri dönebilmişti. Atının üzerine atlamış ve korumalarla birlikte doğuya doğru yol almaya başlamıştı ki kısa süre sonra başka bir birlikle karşılaşmıştı.

 

Aynı deri zırhı giyiyorlardı ve ellerindeyse tuhaf bir sopa vardı. Düzgün bir şekilde dizildikleri gibi yüzlerinde de aynı ifade vardı.

 

Çok geçmeden Dük ritmik bir ses duymaya başlamıştı. Prens Roland’ın birlikleri düzenli bir tempoyla, ona doğru ilerliyordu.

 

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18138 Üye Sayısı
  • 790 Seri Sayısı
  • 37403 Bölüm Sayısı


creator
manga tr