Bölüm 114: Gök Gürültüsü

avatar
1570 0

Release That Witch - Bölüm 114: Gök Gürültüsü


 

 Çevirmen: Lodos

Uzun Şarkı müttefiklerinin büyük güçleri Sınır Kasabası’na doğru yürüyüşe geçmişti.

 

Kuvvetlerinin ön tarafında, kalenin altı ailesinin şövalyeleri bulunuyordu. Şövalyelerin giydiği çeşitli zırhlardan her ailenin diğerine kıyasla ne kadar güçlü olduğunu belirlemek oldukça kolaydı. Şüphesiz ki, aralarında en dikkat çekici olanları Dük Ryan’ın şövalyeleriydi. Bindikleri atlar, kralın kısa kuyruklu atlarının bir türüydü bu yüzden uzun mesafe koşunda son derece iyiydi ve diğer atlardan daha geniş bir bedeni vardı. Atları bu kadar şaşırtıcı olsa bile, üstünde oturan şövalyeler çok daha güçlü görünüyordu. Zırhları, Uzun Şarkı’nın ünlü demircisi Ejderdişi Çekiç tarafından yapıldığından dolayı onlara eşsiz bir görünüm veriyordu. Kalın göğüs plakalarının üzerinde iri ve parlak bir gümüş aslan başı oyuluyken, omuzlarındaki iki kurt, ağızları kükrerken açılmış gibi görünüyordu. Rüzgarla beraber arkalarında sallanan pelerinlerinin zarif bir dekoratif tasarımı vardı ve her biri bellerinin etrafına, kırmızı bir şerit bağlamıştı.

 

Bu şövalyeler sadece göz alıcı da değildi. Şeytan Ayları bittikten sonra her yıl, şeytani canavarların kalıntılarını ortadan kaldıran ve bu topraklar üzerindeki yolculukların bir kez daha güvence altına alınmasını sağlayan kişiler, tam olarak bu şövalyelerdi. Her biri savaş konusunda çok deneyimli idi. Kral’ın Şövalyelerinden daha kötü değillerdi, sadece sayıları azdı. Pek tabii bir Dük olarak yüz elli elit şövalyeyi kuvvetleri bünyesinde barındırabilmek zaten şaşırtıcı bir başarıydı.

 

Dük Ryan şövalyelerine baktığında yüzünde her zaman, çok memnun bir ifade olurdu. Batı’da onu durduracak bir güç olduğuna bir anlığına bile tereddüt etmezdi.

 

Ordunun ortasında yürüyen paralı askerlerin donanımları şövalyelerle kıyaslandığında çok daha kötüydü. Çoğunlukta eldiven veya kask eksik olduğu gibi modası geçmiş zincir zırh veya plaka zırhları vardı. Yol boyunca yürüdükleri sırada herhangi bir formasyon tutmadıkları gibi her zaman iki veya üçlü küçük gruplar halinde gidiyorlar ve arada sırada da kendi aralarında gülüyorlardı. Bunu görenler, onların savaşa gitmedikleri hissine kapılabilirdi. Sanki bahar aylarında yürüyüşe çıkmış gibiydiler.

 

Sıranın sonunda paralı askerlerin arkasında yürüyenlerse hizmet etmeye zorlanan azat edilmiş köleler idi. Yiyecek ve çadırlarla dolu arabaları sürüklüyorlardı. 1,500 adamın aralarındaki hareket hızının farkı çok yavaş hareket etmelerine neden oluyordu. Ön tarafta atlara binen şövalyeler zaman zaman durup, arkasındaki birliklerin yetişmesini bekliyordu.

 

Efendim. Elk Kontu Holger Medde atının dizginlerini çekerek, dükün doğrudan yanında durdu ve: Efendim Sınır Kasabasından yaklaşık yarım gün uzaklıktayız. Eğer bu hızda ilerlemeye devam edersek öğleden sonra 4’te orada oluruz. O zaman da, birliklerin gece için dinlenmesine izin vermemiz iyi olur. Bu yüzden de yarın sabah saldırıya başlarız. Öyle mi yapalım yoksa siz Prensin kalesine hemen mi saldırmak istersiniz?” dedi.

 

“Vahşi doğada uyumak mı istiyorsun?” diyerek gülen dük: “Islak çamur yerine kalenin yatağında uyumayı tercih ederim. Elbette, Kraliyet ailesine birazcık da olsa saygımızı göstermeliyiz. Bu yüzden, Sınır Kasabasına ulaştığımızda Prens’in teslim olması için ona elçiler gönderirim.dedi.

 

Biraz önünde hafifçe atını süren Hanımeli Kontu döndü ve: Süvari tüm gününü sahada geçirdi, insanlar ve atlar yorgun, dolayısıyla direk saldırıyı başlatmamız çok uygun değil, öyle değil mi? Sonuçta, sadece madenciler ve avcılardan oluşsa bile, Şeytan Ayları boyunca Roland Wimbledon’un Sınır Kasabasında kaldığı gerçeği mevcut. Bence biraz temkinli olmamız en iyisi.” dedi.

 

“Hahahaha, başkalarının gerçeği bilmemesini anlayabiliyorum. Ama senin şeytani canavarların hakkındaki gerçeği bile bilmemen mi? Eski dostum vahşi doğada karşılaştığında gerçekten korkunçlar. Hızlı ve çevik şekilde hareket ediyorlar ayrıca şaşırtıcı bir güçleri de var. Ölümcül bir rakipler. Ama surların arkasında saklandığın sürece zarar veremezler. dedi Dük. Elk Ailesi’nin Kontu omuzunu silkti ve: Bu kadar hızlı bir şekilde sur inşa edebilmesine daha çok şaşırmıştım ama tek başına bizim şövalyelerimizin güçlerine direnemez, doğru değil miyim? O kadar da aptal değillerdir yani. ” dedi.

 

“Durum tam olarak bu. Ayrıca kuzeyden de bir mesaj aldım.” diyen Dük Ryan kendinden emin bir şekilde konuşuyordu: “Bu yıl Hermes, olağandışı büyüklükteki şeytani canavar sürüsüyle uğraşmış ve neredeyse Yeni Kutsal Şehir düşecekmiş. Bunu mantıksal bir şekilde düşünürsek, bu yılki şeytani canavarların çoğunun onların tarafına gittiğini tahmin ediyorum ve burada, batı sınırında sadece az bir kısmıyla uğraşmışlardır. ”

 

Krallık’ın tüm batı bölgesinin lordu, gözlerini sadece bu uzak yere yerleştirmemişti. Yıllar boyunca, tüm büyük kentlerde birçok gözü olmuştu ve sürekli en yeni bilgileri onlardan alıyordu. Fakat şu anda, asıl mesele Kuzey’deki savaş değildi. Birkaç gün önce yeni Kral Timothy Wimbledon ve Berrak Su Kraliçesi’nin arasında Kartal Şehri’nin güney bölgesinde şiddetli bir savaşın gerçekleştiğini bildiren ve Sarp Uçurum Şehri’nden gelen gizli bir mektup almıştı. Habere göre, Timothy’nin ordusunun Kartal Şehri’ne geri dönmesi bir ay sürecekti.

 

Mektupta, savaşın sonucundan bahsetmemişti. Sadece Timothy’nin Sarp Uçurum şehrine geri döndükten sonra binlerce askeri kaybettiği ve kız kardeşine karşı olan kuşatmasına devam etmesinin imkansız olduğu yazıyordu. Ayrıca Kartal Şehri yangının esiri olmuş gibi gözüküyordu. Kara bulutlar neredeyse gökyüzünü örtmüştü. Bu manzara kasaba sakinleri tarafından görülmüştü.

 

Kuşkusuz, Berrak Su Kraliçesinin Timothy’nin eline geçip geçmediğe bakılmaksızın, böyle acı verici bir askeri kayıp, yeni kral için ciddi bir darbeydi. Mektubun içeriği dük Ryan’ı o kadar huzursuz etmişti ki, o gece çok sayıda güvenilir yardımcısını Kral’ın Şehri’ne göndermişti. Doğu topraklarında bulunan Timothy’nin durumu hakkında daha fazla bilgi edinmeyi umut ediyordu. Belki de iki hükümdar arasındaki bu büyük savaş, ona yeni Kral’ın dengesiz yönetimini yok etme fırsatı verebilirdi.

 

Eğer bağımsız bir kral olmak istiyorsa muhtemelen elde edebileceği en iyi şans buydu. Kuzeyin askerleri Yeni Kutsal Şehir’in altına gömülmüştü. Güney ise yeni bir savaştan çıkmıştı ve yaralarını sarmaya çalışıyordu. Doğu sınır lordu ve yeni Kral da daha iyi bir durumda değildi. Ama birkaç yıl içinde tekrar gücünü geri kazanacağından korkuyordu. Kuzeyden saldıran birkaç adam olduğu sürece, Gökhisar Krallığı’nın yarısını kolayca koparabilirdi. O zaman egemenliği altındaki bölgeleri ve nüfusu Kuzeydeki Ebedi Kış krallığıyla karşılaştırılabilir bir seviyeye gelmiş olurdu. Güneydoğudaki iki büyük şehri kontrolünde tutarsa gücü, Gökhisar Krallığı’ndaki herkesle karşılaştırılabilirdi.

 

Ve Osmond Ryan, bu yeni ülkenin ilk kralı olacaktı.

 

Her şeyi düşündükten sonra Dük mutluluk içinde gülümsedi. Bugün bu Prens saçmalığını bitirmek istiyordu ve yarın derhal evine geri dönecekti. Neyse ki üç gün sonra, güvenilir yardımcıları kaleye geri döneceklerdi. İyi haberler getirmelerini umuyordu.

 

Güneş yavaş yavaş aşağı doğru inerek dağların tepesine yaklaşmıştı. Dük Ryan nihayet Sınır Kasabası’nın ana hatlarını görebilmişti. Kasabanın dışında, sıkıca toplanan silüetleri görebiliyordu.

 

“Baba! Düküm! ön cepheden sorumlu olan Rene, raporunu getirmişti: “Önümüzdeki insanlar Dördüncü Prensin muhafızları olmalı, hepsi silahlı, açıkçası bizi sıcak bir şekilde karşılamayı düşünmüyorlar gibi görünüyor.”

 

“Peki, en azından teslim olmasını istemek için kaleye gitmekle uğraşmamıza gerek kalmadı.diyerek güldü: “Şövalyelerin yavaşlamaları gerektiğini bildir ve hücum etmek için yeterince yakın bir mesafede dursunlar.”

 

Emredersin baba. diyerek emri onaylayan Rene dönüp gitti.

 

Duke Ryan bakışlarını kaldırarak rakiplerine baktı. Önündeki muhafızların hepsi çok tuhaf göründükleri gibi aynı zamanda garip silahlar tutuyorlardı. İki sıra halinde yan yana duruyorlardı. Silahlarına mızrak deseydi bile mızrağın ucuyla aynı değildi, ve sapı da çok kısaydı. Birliklerinin aldığı düzen de çok mantıksız görünüyordu. Savunma hatları o kadar inceydi ki, ölümlerine doğru açık gözlerle ilerliyorlardı sanki.

 

Bu birazcık Dük’ün kafasını karıştırmıştı. Prens sağduyulu konuşmasa da ya da savaş hakkında deneyimi olmasa da, şövalyeleri ve kişisel muhafızları yanındaydı, böyle bir karışıklığı engelleyemezler miydi? Bir süre düşünen Dük, paralı askerlerin sorumluluğu üstlenmesine karar verdi. Süvarileriyse kenarda her an hücum etmeye hazır bir şekilde bekleyecekti.

 

Elbette Prens’i ikna etmeye çalışmak için yine de bir elçi gönderecekti. “Git ve onu incitmek için niyetim olmadığını Prens’e söyle. diyen dük Ryan: “Yeni Kral’ın emri gereği bir yükümlülüğüm var. Silahlarını direnmeden bırakırlarsa zarar görmez. Kral’ın Şehri’ne döndüğü sürece ona bir soylu gibi davranacağımı da söyle.”

 

Ordusunun bir formasyon alması çok yavaş bir süreçti. İlk önce süvariler birbirlerine peşi sıra konumlarını alırken, paralı askerler pozisyonlarını yavaş yavaş ön tarafa doğru ilerletiyordu ama o anda Dük Ryan düşmanın kampında dört kısa ateş parıltısı görmüştü. Önce bir ışık flaşı geldikten sonra bir miktar duman göründü. Kaşlarını çatarak, yanlış bir şeylerin olabileceğini düşündü. Dürbünü çıkaracağı sırada aniden bir dizi gök gürültüsü gibi bir ses kulağına yakın bir yerde patlamıştı!

 

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18114 Üye Sayısı
  • 790 Seri Sayısı
  • 37378 Bölüm Sayısı


creator
manga tr