Bölüm 111: Kartal Şehri Savaşı Part -2

avatar
1659 0

Release That Witch - Bölüm 111: Kartal Şehri Savaşı Part -2


 

 Çevirmen: Lodos

Etten kalkan görevi gören azat edilmiş köleler, herhangi bir direnişle karşılaşmamış ve toprak yamaca başarıyla tırmanmışlardı.

 

Toprak yamacın üstünde, savunanlar saldırgan güçleri engellemek için ahşap bir çit inşa etmişlerdi. Çitleri tamamen kapatmamışlar, bunun yerine mızraklar için açıklık bırakmışlardı. Saldırganlar, çitin kütüklerini yıkmakla meşgulken savunmacılar da basit bir şekilde çitin arkasında durabilir ve düşmanlarını öldürmek için mızrak kullanabilirlerdi.

 

Ama Dük Frances görmeyi beklediği manzarayı göremiyordu. Çitin arkasında hiç savunmacı yoktu. Tüm sur korumasızdı. Bu sayede öncü kuvvetler, duvarda hızla boşluklar açıyorlardı. Kütükleri yollarından çektikten sonra şehre doğru ilerlediler. Bir dakika bile geçmeden tahta kapı açılmıştı.

 

“Devam edelim. diyen dük, atının dizginlerini sallayarak, birliklerini kapılara doğru ilerletti. Kuşatma başladığından beri otuz dakika geçmişti. Sadece otuz dakikada kapıları açabilmişlerdi. Garcia Wimbledon ne halt yiyordu?

 

Frances kaşlarını çattı. Garcia’nın çok fazla savaş deneyimi yoktu. Ama yine de bir grup paralı asker ya da öncü kuvvetleri oyalayacak bir birlik tutabilirdi. Çünkü sadece bu şekilde, büyük bir gruptan kaçması için yeterli zaman kazanabilirdi.

 

Prenses açıkça aptal birisi değildi. Aksi takdirde Güney bölgesini bu kadar hızlı ele geçiremezdi. Peki neden surların savunulması için adam bırakmamıştı geride? İçeriye tehlikeli tuzaklar yerleştirmiş olsa dahi onları kullanacak adamlar bırakmadığı sürece o tuzaklar bir işe yaramazdı. Frances böyle düşünürken bir karar verdi. Kişisel muhafızları şehre giren ilk grup olacaktı ve herhangi bir tehlike olup olmadığına bakacaklardı.

 

Kişisel muhafızlarının yüzbaşısı raporunu getirmişti. Şehrin içi bile hala aynı durumdaydı, herhangi bir direnişle karşılaşmamışlardı. Ama hala bazı ahşap ve taş engeller vardı. Ancak adamlarına emir verdiği takdirde bu engeller kısa süre içinde temizlenebilirdi.

 

Bu raporu duyan Frances daha fazla tereddüt etmedi ve kalan birliklerini Kartal Şehri’ne ilerletmeye başladı. Kral III. Wimbledon’ı yıllar boyunca birçok seferde takip etmişti ve kendisini sırf bu yüzden epey kıdemli biri olarak görüyordu. Küçük bir kız tarafından nasıl korkutulmayı hazmedemezdi.

 

Kapıdan içeri girdiğinde Dük Frances’ın burnuna keskin bir koku gelmişti. Savaş meydanlarında sıkça rastladığı çürümüş ceset kokusu değildi bu. Çam fıstığı yağı, mandalina kabuğu ve tütsü karışımı gibi bir şeydi. Parfüm gibi idi.

 

Çok garip bir koku idi. Ama etrafta herhangi olağandışı bir etmen yoktu. Doğru gözükmeyen tek bir şey vardı: Kanalizasyon sistemi’nin geçtiği ark tıkanmıştı ve lağım suları arkın üzerinden taşıyor, yavaşça yere akıyordu. O kadar çok pislik birikmişti ki, ne kadar süredir temizlenmedikleri belli olmuyordu. Ama güneş ışıkları bu karanlık maddenin üzerine geldiğinde, beş muhteşem renkte yansıyordu.

 

Muhtemelen bu koku lağım yığınından geliyordu, Frances kafasını sallayarak gereksiz düşünceleri kafasından attı ve birliklerini kale bölgesine doğru ilerletmeye başladı.

 

Kartal Şehri’ni devraldıkları için doğal olarak Kale’nin ve Belediye Binası’nın yağmalanmaya değer olup olmadığına bakacaklardı. Elbette, Garcia’nın şehri yağmalamış olma ihtimal yüksekti, bu nedenle pek kraliyet altın kalmamış olmalıydı. Ama bazı değerli el sanatları ve süs eşyaları oldukça yeterli ganimetler sayılabilirdi. Frances bu işgal için kendi yiyecek arabalarını getirmişti. Ele geçirilen ganimetin ne olduğuna bakılmaksızın her şey arabalara yüklenecekti. Paralı askerler ise dükkanları ve çevredeki çiftlikleri yağmalayacaklardı.

 

Şimdilik, bu o kadar da önemli değildi. Dük Joey’nin çoktan ölmüş olması çok daha önemliydi ve onun halefinin kim olacağı konusu ise hala belirsizdi. Bu yüzden şehrin yönetimini kimin alacağına dair bir savaş yapılacaktı.

 

Dük Frances kaleye girdiğinde, yanlış yere geldiğini düşünmüştü.

 

Dışarıdan kaleye benziyordu ama sadece bütün paraları almakla kalmamışlardı. Bütün katları tamamen temizlemişlerdi. Bütün elbiseleri almışlar, tahıl deposunda tek bir mısır tanesi bile bırakmamışlardı. Duvarlarda asılı resimlerin hepsini almışlar geriye sadece boş duvarlar bırakmışlardı. Kitaplıklarda artık kitap olmadığı gibi lordun yatak odasından yatağı almayı da unutmamışlardı. Kısacası, tüm kale boşaltılmıştı.

 

Bu, aceleyle geri çekilirken yapılabilecek bir şey miydi? Frances gitgide tedirgin oluyordu.  Eğer bu baştan planlanmamış olsaydı, kale bu kadar iyi temizlenemezdi. Belediye binasındaki durumun da aynı olup olmadığını görmek için oraya yönelmişlerdi ki kuzey kapısından ağır siyah bir dumanın yükseldiğini görmüşlerdi.

 

“Sorun ne, yanan bir şey mi var?”

 

“Bilmiyorum ekselansları. Çoktan Moliere’in gidip göz atmasını emrettim. diye cevaplamıştı yüzbaşı. “Belki de düşman tarafından kasıtlı olarak çıkarılmış bir yangındır.”

 

Evet, öyle olmalıydı. Dük’ün ilk düşüncesine göre bunların hepsi bir tuzak idi. Ama o sırada kapıları ateşle kapatmanın çok da mantıklı bir çözüm olmadığını fark etti. Ne de olsa, kapıları kolayca geçebilirlerdi. Sadece yamacı geçmek zorundaydılar ve daha sonra dışarda olacaklardı. Devamında herhangi bir saldırı olmadan bir şeylerin yakılması anlamsızdı. Sonuçta, organize bir ekip için yangın çıkarmak çok da fazla bir zaman almazdı.

 

Bu taktiğin doğru kullanımı şöyle olmalı idi: Surların iç kısmına askerler dizilirdi. Ateşin şehrin her tarafına yayılması beklenirdi. Daha sonra düşman birlikleri panik yapmaya başladıklarında da sürpriz bir saldırı yapılarak düşman kolaylıkla şaşırtılabilirdi. Böyle yapıldığı sürece düşman safları kolaylıkla dağıtılabilir, hatta bu taktik sayesinde geri çekilmeleri bile mümkün olabilirdi. Fakat daha önce de söylediği gibi kurulan tuzakları harekete geçirecek kimse olmadığı sürece bu çok anlamsız bir uğraş olurdu.

 

O anda diğer üç kapıdan da siyah duman çıkmaya başlamıştı. Kuzey kapısındaki ateşe geri baktığında iyice hızlandığını gördü. Sanki bütün her yere saman yerleştirilmiş gibiydi. Sivillerden gelen çığlıkları duyması çok da uzun sürmemişti. Bu da evlerin bir kısmının çoktan yandığı anlamına geliyordu.

 

Bu doğru olamazdı… Dük Frances, ateşin kuzey kapısından geldiğini düşündü, ancak ateşi besleyecek hiçbir şey yoktu. Sadece açık alan vardı! Fakat eğer hiç bir şey yoksa, ateş nasıl bu kadar hızlı yayılabiliyordu ki? Birdenbire korkunç bir düşünceye kapılmıştı. Garcia Wimbledon gizlice bir cadı tutmuş olabilir miydi?

 

Frances, boynuna asılı duran Tanrı Gözü’nün İntikamı’na dokununca rahatlamıştı. Ve kalp atışları hızla normale dönmüştü. Bu yangının sadece bir cadı tarafından çıkarıldığını umuyordu. Böylece doğrudan yürüyerek geçebilirlerdi. Sonuçta, bu taş sayesinde şeytanın ateşi ona zarar veremezdi. Aynı zamanda her kişisel muhafızında da bu madalyondan vardı. Bu yüzden ‘Bu ateş bizi tehdit edemez.’ diye düşünüyordu.

 

Madalyonu olsa bile şehir hala tehlikedeydi. Bu yüzden güney kapısındaki savaş kampına kaçmaya karar vermişti. Orada sadece Kartal Şehri’ni izlemekle kalmayacak aynı zamanda yeni kralın süvarileriyle birlikte dönmesini de bekleyecekti. Bir sonraki adımını attığında, muhafızlarının komutanına derhal bir emir verdi: “Şehri güney kapısından terk edeceğiz. Tüm birliklerini toplamak için borazanı çal.

 

“Emredersiniz efendim!”

 

Hemen yola çıkıldı. Ama grup güney kapısına yaklaştığında, ateşler birçok sivilin evini çoktan yakalamıştı. Ateşlerden gelen ısı o kadar yüksekti ki geri çekilmek zorunda kalmışlardı. Evlerinin içinde saklanan siviller ise şimdi sokakta alevlerden kaçıyorlardı. Tüm sokaklar insanlarla dolmuştu.

 

O kadar fazlaydılar ki, kılıç sallayan şövalyeler bile ilerleyemiyordu. Paniğe kapılmış insanların henüz yanmayan açık alanlara kaçmasını durdurabilecek hiçbir şey yoktu. Alevler önlerine çıkan her şeyi yutacak gibi görünüyorlardı.

 

“Herkes sakinleşsin, kuyuya ulaşmak zorundayız. Oradan ateşi söndürebilmek için su çekebiliriz.” dedi Dük Frances. Etrafa emirler yağdırıyordu: “Evleri kurtarmaya çalışmayın, çoktan kontrolden çıktılar. Sokaklardaki yanan engelleri söndürün, böylece şehirden çıkabilecek bir yol bulabiliriz. Borazanı çalmaya devam edin! Nerede olduğumuz bilinsin!”

 

Şehir merkezinden gelen bir muhafız seslendi: “Efendim! Atının durmasını bile beklemeyerek attan atlamıştı. Daha yakından bakıldığında yüzbaşı tarafından kuzey kapısına gönderilen şövalye olduğunu anlamıştı Dük. “Efendim, kuzey kapısındaki ateşi kontrol altına alamıyoruz!”

 

“Ne dedin sen?” Frances inanamamıştı, bu yüzden tekrar sordu: “Ateşi bastıramıyor musunuz?”

 

Siyah bir su sayesinde daha da hızlanıyor. dedi hızlı bir şekilde. Su sadece söndürememekle kalmadığı gibi üstüne daha da hızlı yayılmasını sağlıyor ve şimdi tüm kuzey şehri yanmaya başladı!”

 

Durmak bilmeyen bir ateş. diye mırıldandı Frances. “Evet bu şeytani ateş olmalı.dedikten sonra bağırarak: Panik yapmayın! Garcia kötü cadıların yeteneklerinden yararlanıyor! Tanrı Gözü’nün İntikamı üzerinizde olduğu sürece güvendesiniz. Bu alevler korkutucu olsa bile, size zarar veremez!” dedi.

 

“Demek bu yüzden bu kadar yüce gönüllüsünüz. diyen Moliere bilinçsizce göğsüne vurup selam verdi: “Efendim, ne yapmalıyız?”

 

“Tanrı Gözü’nün İntikamı üstümüzde olduğu sürece hiçbir şeyden korkmamıza gerek yok. Herkes hazırlansın, direk yarıp geçeceğiz!” diyen Dük emir verircesine elini salladı ve: “Moliere, ilk gruptaki insanları sen dışarı çıkaracaksın, ben burada kalıp gelen insanları bekleyeceğim.” dedi.

 

Kadın şövalye onaylayarak başını salladı, “Efendim, kendinize dikkat edin!!”

 

Ardından döndü ve sokağın sonundaki şiddetli ateşe doğru tereddüt etmeden koştu.

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18138 Üye Sayısı
  • 790 Seri Sayısı
  • 37403 Bölüm Sayısı


creator
manga tr