Bölüm 35: Yuva

avatar
1869 3

Release That Witch - Bölüm 35: Yuva


 

 Çevirmen: Lodos

Bülbül Pus’un içine doğru yürüdü.

 

Pus’un içinde dünyanın yalnızca iki rengi olduğunu gördü, siyah ve beyaz.

 

Her şeyin ana hattı belirsizdi ve düz olması gereken çizgiler katlanmıştı yahut kıvırcıktı. Tıpkı çocukların çizdiği karalamalar gibi belirsizdi ve soyuttu.

 

Bu edinilmesi zor bir histi ve onun bu çizgileri ayırması epey vaktini almıştı. Eğer bunu iyi halledebilseydi, onu kısıtlayan hiçbir şey kalmayacaktı ve Pus’un içinde engelsiz bir şekilde gezebilecekti. Duvar her ne kadar tek boyutu gibi görünse de açıyı azıcık değiştirince gerçek dünyaya açılan bir kapı görebiliyordu. Gerçekte hiç var olmamış bir kapı.

 

Pus’un içinde yukarı, aşağı, ileri ve geri gibi kavramlar çok sabit değildi. Sürekli değişiyorlar ve bazen üst üste bile geliyorlardı. Şimdi bunu tekrar yaptı ve değişen çizgileri takip ederek kalenin altındaki muhafızın burnundan içeri sızdı. Boşluğa adım adım gide gide tavandan geçti ve Anna’nın odasına girdi.

 

Bülbül için bu kesinlikle özgür dünya idi.

 

Pus onun tamamıyla huzuru hissedebildiği tek yerdi. Olması gerektiği gibi sakin ve yalnızdı. Güvenli olmanın ve tehdit edilmiyor olmanın verdiği hazzı tadıyordu.

 

Genelde siyah ve beyazdı ama bazen başka renkler de görürdü.

 

Tıpkı önündeki Anna’nın rengi gibi.

 

Sıradan insanlardan farklı olarak cadılar Pus’taki tek farklı rengin kaynağı olsan büyü gücüne sahipti ve Bülbül bu gücün nasıl gücü yitmiş bir şekilde etrafta süzüldüğünü görebiliyordu.

 

Şimdiye kadar hiç Anna’nınkiler kadar güçlü renkler görmemişti. Beyaz beyaz vızıldayan ve parlak bir çekirdeğe işaret eden koyu yeşil bir ışık vardı. Bülbül’ün kafası karışmıştı. Genelde büyü gücünün rengi sahibinin performans yeteneğine bağlı olurdu. Ve Cadı Birliği’ndeki bildiği ateşi kontrol etme yeteneğine sahip olanların yaydıkları ışık genelde koyu kırmızı veya turuncu olurdu ve şekilleri de bir ateş topuna benzerdi. Hem boyut hem de parlaklığı açısından Anna’nınki onlardan çok daha farklıydı.

 

Bundan da ziyade, daha dikkat çekici ve şüphe uyandıran bir durum vardı.

 

Bu kadar büyük enerji bu kadar yakınındayken nasıl hayatta kalabiliyordu??

 

Cadı Birliği’ndeki tüm cadılardan kimse Anna’nın kadar güçlü değildi, yetişkinliğe erişmiş olanlar bile. Ve Anna da yetişkinliğe eriştiğinde…

 

Bülbül iç çekti. Anna hakkında daha fazla umut kalmadığını biliyordu. Isırık gücü ile büyümüştü ve Şeytani İşkence başladıktan sonra nasıl şeyler yaşayacağını hayal bile edemiyordu. O hissi çok iyi biliyordu. Cildinden bağırsaklarına kadar sabit keskin bir acı yırtıyordu. Pes edip ölümü kabullenene kadar da bilinçli kalıyordun.

 

Pus’tan çıktı. Depresyonunu bitirdi ve kendini neşelendirip: “Günaydın Anna.” dedi.

 

Bülbül’ün ani ve davetsiz ziyaretlerine alışmış olan Anna, başını salladı. Ateşle pratik yapmaya devam etmek dışında hiçbir cevap vermedi.

 

Bülbül burnunu ovarak kızın yatağına gitti ve oturdu.

 

Anna’nın pratiklerini pek çok kez görmüştü. Hatta ta kendi elbiselerini yakıp bir kova dolusu elbise hazırlatıp onları arka bahçede devirdiği günden ateşi parmağının ucunda kolayca oynatabildiği güne kadar her şeyi görmüştü. Ve Roland denetlemeyi kaldırıp ona bir oda vermişti ve beraber ikindi çayları içip güneş banyoları yapmışlardı.

 

O günden beri Anna hala Roland’ın ona verdiği talimatları uyguluyordu ve her gün iki ila dört saat arası kendi odasında antrenman yapıyordu.

 

Bülbül küçük bir çantayı açıp uzatarak: “Biraz balık keki getirdim, sen de ister misin?” dedi.

 

Anna kokladı ve başını salladı.

 

“Git ve ellerini yıka.” Bülbül gülümsedi. Anna ondan nefret etmediği için sadece konuşma konusunda kötü olduğu için kendini şanslı hissetmişti. Aslında Anna çok değer verdiği Nana ile bile zar zor konuşurdu. Hemen hemen Roland dışında kimseyle konuşmazdı.

 

Çelişkisel olarak; Roland kendi sonu gelmeyen prensipleri hakkında çok konuşurdu. Hatta akşam yemeklerinde bile bir sürü kuralı vardı. Yemekten önce elleri yıkamak, yavaş yemek, yere düşen hiçbir şeyi geri ağzına koymamak gibi… Bu kurallar hakkında sürekli dırdır ederdi.

 

Roland’ın ilk vaaza benzer sinir bozucu konuşmasını dinlemek zorunda kalmıştı çünkü Roland--Gökhisar’ın Dördüncü Prensi ve Sınır Kasabası’nın Lordu—Anna’ya çatısı altında kol kanat germişti. Şimdi ise o alışkanlıklara uyum sağlamıştı ve bir şekilde Roland ve Nana ile elleri ilk yıkayanın kim olacağı konusunda yarışmak onu eğlendiriyordu.

 

Anna ellerini bir kovada yıkadı ve hemen kuruması için ufak bir ateş yaktı. Sonra da tabağına döndü ve balık kekini yavaşça yedi.

 

Bülbül bir konuşma başlatmaya çabalayarak: “Hala benle gelmeme kararın konusunda aynı mı düşünüyorsun? Orada bir sürü kız kardeşimiz var ve sana çok iyi bakacaklar.”

 

“Burada gezip dolaşabileceğin tek yer bu kale. Bu sıkıcı, değil mi?”

 

“Belki çok yemeğimiz veya altınımız yok ama biz aynı amaç uğruna bir araya gelince eğlenen bir aileyiz.”

 

“Senin gibi güçleri olan bir kız çok saygı ile karşılanacaktır.”

 

“Korkarım ki, bu kışı atlatamayacaksın.”

 

Bülbül sesini alçalttı.“Belki de çok geç.” diye düşündü. Kampa gitseler bile Anna’nın gücü o kadar büyüktü ki yetişkinliğe geçişi asla atlatamayacaktı. Bülbül’ün tek yapabileceği onun ölümünü izlemek olacaktı.

 

Anna sordu: “Cadı Birliği’ne katılmadan önce nerede yaşıyordun?”

 

Bülbül bir süre bekledi. Anna ilk defa ona bir şey sormuştu. “Ben… Doğu’da başkentin yakınındaki bir şehirde yaşardım.”

 

"Mutlu muydun?"

 

“Mutlu mu? Hayır.” O, onun asla hatırlamayacağı bir anı parçasıydı. İlk defa o zaman yaşamak için başkalarına bel bağlaması gerekmişti. Küçümsenmişti ve dalga geçilmişti. Ve cadı olduğu öğrenildiğinde başına kötü şeyler gelmişti. Bir kedi-köpek gibi boynuna zincirler takılmıştı ve emirlere itaat etmeye zorlanmıştı. Bülbül başını salladı ve yavaşça sordu: “Neden soruyorsun?”

 

Anna bilgi verircesine kendi hikayesini anlatıverdi: “Ben de Eski Kaza’da otururdum. Babam yirmi beş kraliyet altını karşılığı beni kiliseye sattı. Beni serbest bırakan Majesteleri idi. Burada çok mutluyum.”

 

“Ama bu kalenin dışına çıkamazsın. Roland Wimbledon dışında herkes hala cadılardan nefret ediyor.”

 

“Çok da umrumda değil. Hem o bütün bunları değiştireceğine söz verdi. Vermedi mi?”

 

“Kilise ayakta durdukça cadılar daima kötü muamelesi görecekler. Bu da o değişimi çok zor hale getirecek.”

 

Anna onunla daha tartışmadı ve öyle uzun süre sustu ki Bülbül onun bir daha konuşmayacağını sandı. Sonra birden: “Seni hangisi daha mutlu yapıyor? Cadı Birliği mi? Yoksa burası mı?”

 

Bülbül hazırlıksız yakalanmıştı ve telaş yaptı: “Ne diyorsun sen? Tab-tabi ki o…”

 

Cadı Birliği mi? Dürüst olmak gerekirse Kutsal Dağ’ı aramak konusunda o kadar da istekli değildi. Ama iş birliğe gelince orada asla arkada bırakamayacağı arkadaşları vardı.

 

Sınır Kasabası mı? Eğer cadıların burada büyük tehlike altında olduğunu duymasa buraya gelmezdi bile!

 

Cevap çok açıktı. O zaman ne tereddüt ediyordu?

 

Bu sefer Anna gülümsedi. Bülbül bu gülümsemeyi zar zor görebiliyordu. Sabah güneşindeki parıldayan göl suyu gibi parıldıyordu gözleri. Ve Bülbül’e garip bir rahatlama hissi veriyordu—Pus’ta yürümese bile--. “Roland eskiden kuzey dağlarının ötesindeki Kutsal Dağ’ı aradığınızı söylerdi. Eğer aradığın şey güvenlikse ve bir yuvaysa ben onu burada buldum.”

 

Bülbül Sınır Kasabası’nın Anna’nın Kutsal Dağ’ı olduğunu fark etti. Ama maalesef, ölüm onun için geliyordu ve ruhu da diğer cadılardan daha önce öbür dünyaya yaklaşıyordu.

 

Kapının önünde telaşlı ayak sesleri duydular. Bülbül, bunun Nana olduğunu anlamıştı.

 

Nana içeri dalmadan kapı ardına kadar açılmıştı.

 

Ağlayarak Anna’nın kollarına koştu ve: “Anna, ablacım, n-ne yapmalıyım? Babam cadı olduğumu öğrendi.”

 

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 18401 Üye Sayısı
  • 792 Seri Sayısı
  • 37610 Bölüm Sayısı


creator
manga tr