Cilt 6 Bölüm 24 [ Aşağılık Sınav Sahibi ] (1/2)

avatar
1929 9

Re:Zero Kara Hajimeru Isekai Seikatsu - Cilt 6 Bölüm 24 [ Aşağılık Sınav Sahibi ] (1/2)


Çevirmen : Clumsy



――Bir kadın vardı, bir başına.

 

Acıya hassastı, daima ağlamaklı, daima duygusaldı.

 

Kederinin tek sebebi kendi güçsüzlüğünü bağışlayamayışıydı. Etrafı daima çatışma, şiddet, savaşla dolu bir dünyayla çevriliydi.

 

Ne kadar yalvarırsa yalvarsın, ne kadar bağırırsa bağırsın, ne kadar denerse denesin, ne kadar dua ederse etsin kederi asla son bulmuyordu. Bu yüzden kadere lanetler okumaya başlamıştı.

 

Ardı ardına, ardı ardına lanetler okurken ise şunu fark etmişti; bunun bir anlamı yoktu, ne kadar gözyaşı dökerse döksün önemi yoktu. Ve o zaman da idrak etmiş ve başka bir şey dilemeye başlamıştı.

 

Saf güç.

 

Her şeyi bir kenara atabilme, herkesi baskılayabilme gücü elde edebilmek için sınırlarını zorlamış ve arzuladığı güce doğru koşmuştu.

 

Peşinde olduğu şey, zarar verme veya bir şeyleri ele geçirme gücü değildi. Böyle bir amacı yoktu.

 

Hiç kimsenin yetişemeyeceği bir gücün, dünyadaki şiddete son vermesini sağlayabileceğine inandığı gücün peşindeydi.

 

Çılgınca gözyaşı döken kadın, gözyaşlarına bir son verecek gücü arzuluyordu.

 

Güçsüz kalırsa iki gücün karşı karşıya geldiği bir mücadeleyi asla durduramayacağını biliyordu.

 

Sessizliğini koruyordu. Arzuları yerine gelmiyordu. Kendi kederini uzak tutsa da mutsuzluk hala göğü gölgeliyordu.

 

Bunda nasıl bir sorun görmeyebilirlerdi? Bir başkasına nasıl zarar verebilirlerdi? Bu yaralarla yaşamayı nasıl düşünebilirlerdi? Nasıl nasıl nasıl? Neden yaşamanın başka yolları da olduğunu fark edemiyorlardı?

 

Kadın: “Çocuklar ağlıyor. Yaşlılar ağlıyor. Erkekler ağlıyor. Kadınlar ağlıyor. Öyleyse, neden――!!”

 

Tam da bunu durdurmak için, yalnızca bunun için gücü arzulamıştı.

 

Kendisini eğitmiş, tüm acılara katlanarak nihayet o ― sarsılmaz iradenin sahibi olmuştu.

 

En nihayetindeyse kendi yolunun sonuna ulaşmıştı. Başka hiç kimsenin ulaşamayacağı bir güç zirvesine.

 

Savaş alanına geçmiş, savaşmayı kesin diye bağırmıştı.

 

Kendi gücüyle diğer tüm güçlere baskın çıkmak, tüm kederi ezip geçmek, tüm kötülüğü paramparça etmek ve sonu gelmez gözyaşlarını durdurmak için olabildiğince mücadele etmişti.

 

Kılıçlarını savuranları yumruklamış, büyü kullananları tekmelemiş, dişlerini gösterenlerin gösterdiği o dişleri kırmış, savaşmayı arzulayan her ama herkesi hezimete uğratmıştı.

 

Fakat kadın dövüştükçe kılıç ustalarının, büyücülerin ve dişlerini gösterenlerin gücü iyice artmış, sayıları iyice çoğalmıştı.

 

Adeta sonsuz bir ―şiddet döngüsüne girmişti.

 

Hiç kimse şiddete şiddetle karşılık vermek dışında bir kendini koruma yolu bilmiyordu. Hiç kimse savaşta galip gelmek dışında bir kendini koruma yolu bilmiyordu.

 

Kadın: “Neden――!!”

 

Neticede kadının kendisi de bunu bilmesine rağmen şiddete şiddetle karşılık veriyordu. Kırmızı kanlar damlayan yumruklarını indiriyor, kana― bulanmış yüzünü göğe çeviriyor ve inliyordu.

 

Savaşların sonu gelmeyecekti. Çabalarının, gayretlerinin hepsi nafileydi; ne kendisinin ne de başkalarının gözyaşları akmayı kesecekti.

 

En sonunda ara vermeksizin koşan kadının göğsüne bir çaresizlik çöreklenmişti.

 

Ve yanaklarından aşağı gözyaşları akmaya başlamıştı.

 

Durmaksızın akan o yaşlar ılık değil, oldukça soğuktu, çaresizliğe boğulmuş, güçsüz birinin gözyaşlarıydı.

 

Lakin beraberlerinde taşan farklı, derin bir duygu da vardı.

 

İçinde, kalbini simsiyaha, görüşünü kıpkırmızıya ve zihnini bembeyaza bulayan bir fırtına uyanmıştı.

 

Yüzü hala yaşlarla ıslak olan kadın, o duyguyu tanımıştı.

 

İsmini, kökenini bilmiş, onu anlamıştı.

 

O, mutsuzluk yaşları dökmüyordu.

 

O yalnızca hiddetin verdiği delilikte boğuluyordu.

 

İnsanlar bu duyguya Sinir ――yo,『Öfke』diyordu.

 

Başkalarını ağlamaya zorlayan bu dünyaya, savaşmayı kesmeyi reddedenlere, hayatın sonu olan bu absürt adaletsizliğe.

 

――Demir yumruklarımın tadına baksınlar bakalım.

 

Bir noktada ayaklanmış, dizlerindeki tozları silkelemiş ve koşmaya devam etmişti.

 

Hala süregelen savaşa dahil olmuş, bağıra bağıra herkesin yüzüne yumruğunu indirmişti.

 

Savaşmayı kesin. Gökyüzüne bakın. Rüzgarı hissedin. Çiçekleri koklayın. Yaşayın, aileleriniz ve sevdiklerinizle.

 

Kadının sesi ilk defa savaş alanındaki kargaşayı alıp götürmüştü.

 

Yeri parçalayabilecek yumruklar, göğü kükretebilecek tekmeler, hepsi de başkaları yaşayabilsin diyeydi.

 

Yaralar kapanmış, çığlıklar dinmiş, savaş anlamını yitirirken yayılan sıcaklıkla dizler bükülmüştü.

 

Çok geçmeden de savaş alanındaki ağlamaklı sesler silinmiş, hayat yeniden sıradanlığa dönmüştü.

 

İnsanların gözyaşları akmayı kesince kadına minnettarlık duymaya başlamışlardı. Seslerini yükseltmiş, el sallamış ve gülümsemişlerdi.

 

Fakat kadın bir anda ortadan kaybolmuştu.

 

E bu da çok doğaldı.

 

Daha yapması gereken şeyler vardı. Geri dönmesi için bir sebep yoktu, yürümeyi kesmesi için bir sebep yoktu.

 

Kimsenin ağlamadığı, hiçbir çatışmanın çıkmadığı, insanların birbirlerinden çalmasına gerek kalmadığı bir dünya yaratabilme arzusunu yerine getirebilmek için koşmuş, koşmuş ve yumruklarını savura savura koşmaya devam etmişti.  

 

Ta ki herkes ağlamayı kesene dek. Ta ki yanaklardan alçalan sıcak damlacıkların sonu gelene dek.

 

――Bizzat mutsuzluğa savaş açan『Öfke Cadısı』koşmaya devam etmişti, hem de ilelebet.

 

※    ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

 

“――――”

 

Subaru bir kez daha bir Ölü Kitabı bulup içerisindeki bilgileri edindikten sonra gerçekliğe dönmüştü.

 

Cildinin sınırları içerisinden kaydedilen hayatın sahibinin ismi, adım attığı pek çok savaş alanı ve hayattayken sahip olduğu inanç dökülmüştü lakin tüm bunlar onun tüm ömrüne kıyasla okyanusta bir damladan ibaretti.

 

Subaru bunu anlayabilse de――

 

Subaru: “……ağır geldi.”

 

Göğsünü kocaman, ağır bir yumrunun sıkıştırdığını hissediyordu.

 

Her kim olursa olsun insanların gözünde bir saniye bir saniyeydi, bir dakika bir dakika, bir yıl ise bir yıl. Bir yaşamın ağırlığını farklı şekilde ölçmenin bir yolu yoktu ve bu nedenle zaman herkes için eşit akardı.

 

Böyle bir zaman ölçeği ne kadar özel bir teknoloji olursa olsun böylesine dayanıksız bir kağıda sığdırılamamalı veya o kitap aracılığıyla başka bir zihne transfer edilememeliydi.

 

Fakat buna rağmen Subaru tek bir dokunuş sonrası zihni akın eden o anılar tarafından savrulup gitmesin diye dişlerini sıkmak zorunda kalmıştı.

 

Kişinin ardında bıraktığı ömrünün izleri gerçekten de büyük ve ağırdı.

 

Emilia: “Subaru, iyi misin?”

 

Subaru: “……ah, evet, iyiyim. İyi hissediyorum. Biraz başım döndü, hepsi bu.”

 

Emilia: “İyi hissetmek böyle olmuyor……”

 

Subaru, elindeki kitabı kapatarak Emilia’nın bakışları altında rafa geri koydu. Tek gözü kapalı şekilde onun bakışlarını karşıladıktan sonraysa az önce koymuş olduğu kitabı işaret ederek,

 

Subaru: “Cadıların kitabından bir başkasını daha buldum. Bu defa, eh, iyi Cadılardan birinindi, böyle bir şey mümkünse tabii. O da birazcık garipti gerçi.”

 

Emilia: “Garip olan mı…… Sekhmet mi?”

 

Subaru: “Hey, o da en gariplerindendi cidden. Bir saniye, sen Sekhmet’i tanıyor musun?”

 

Emilia『Sığınaktaki』mezarda gerçekleşen Cadının Çay Partisinde Echidna’yla tanışmış olmalıydı fakat Subaru, diğerleriyle tanışıp tanışmadığını hiç sormamıştı. Echidna’nın kendisi için bir istisna yaptığını, Emilia’nın diğer beş Cadıyla tanışmasına izin vermediğini varsaymıştı. Dolayısıyla Sekhmet’in adının Emilia’nın ağzından çıkışı Subaru’yu ürkütmüştü.

 

『Tembellik Cadısı』Sekhmet, uzun, morumsu renkte yoğun saçlara ve oldukça rahatına düşkün bir mizaca sahipti. Bu tavrı bir yana bırakılırsa Cadılar arasındaki en aklı başında karakterdi.

 

Subaru: “Sekhmet’i tanıyorsun, peki ya diğerleri? Mesela bu kitaptaki, Minerva mıydı neydi?”

 

Emilia: “Ee, yo, üzgünüm. Mezarda Echdina ve Sekhmet dışında biriyle tanışmadım. Sekhmet’le de çok konuşmadım zaten.”

 

Subaru: “Demek öyle. Yo, böylesi de iyi olmuş. Zaten onu tanısaydın bile bunu görmekten hoşlanmazdın.”

 

Kafasını eğen Emilia’ya buruk bir şekilde gülümseyen Subaru, rafın kenarına hafifçe dokundu.

 

Ölülerin hatıralarını depolayan raflar tuhaf bir materyalden yapılmıştı. Avcunun altındaki hissiyat ne ahşap ne de demirdi ve kitaplık, ittirseniz de yerinden kımıldamıyordu.

 

An itibarıyla 3. Kattaki 『Taygeta』Kütüphanesinde ilerleyen Subaru ve yoldaşları, raflara doldurulmuş sayısız kitabın ölülerin hatıralarını kaydedip hatırlattığını öğrenmiş durumdaydı. Buna rağmen düzenli bir şekilde çok basit bir şey uğruna arayışlarına devam ediyorlardı.

 

Emilia: “Bu arada, üst kata giden merdivenler nerede acaba?”

 

Subaru: “Şu anda bu konuda hiçbir fikrim yok.”

 

Emilia derin düşüncelere dalmış şekilde kafasını eğerken Subaru, onun karşısında bakışlarını öne eğerek iç çekti.

 

Şu anda insanların aklını kurcalayan şey『Taygeta’nın』sıradaki『Sınavını』 nasıl geçecekleri değil, 2. kata uzanan merdivenlerin nerede olabileceğiydi.

 

Monolitin silindiği beyaz alan,『Taygeta’nın』Büyük Kütüphanesine yer açmıştı.

 

Bu sayede -pek arzulanası bir konsept olmasa da- ölülerin hatıralarına erişimleri olmuştu ki bu da iyi bir şeydi ama,

 

Subaru: “Ehh, şu anda burası pek işimize yaramıyor.”

 

Hepsinin arzuladığı bilgiyi ölülerin hatıraları aracılığıyla bulmak doğası gereği fazla zor bir işti, sonuçta görmek istedikleri hatıraları seçme şansları bile yoktu ve absürt bir zaman ve hatta şans gerekliydi.

 

Ve şu anda ikisine de sahip değillerdi. Vakitlerinin kısıtlı olduğu barizdi, ayrıca Subaru, bugüne dek ne kadar hayrını görmüş olursa olsun şansına yeterince güvenmiyordu.

 

Subaru: “Yani ihtiyacımız olan bilgi üst katlarda olabilir. Öyle olmalı.”

 

Emilia: “Ama merdivenlere ulaşmanın bir yolu yok. Kitaplıkların üzerine çıkmaya çalıştım ama işe yaramadı.”

 

Subaru: “Bayağı cesursun ha, Emilia-tan….”

 

Emilia yaptığı şeyden bahsederken tavanı işaret ediyordu.

 

Üst kata açılan merdiven arayışında beyinlerini çalıştırdıkları süreçte Emilia, Kütüphanedeki en uzun kitaplığın tepesine tırmanmıştı. Kitaplıklar dairesel bir düzende yerleştirilmişti, içeri doğru basamak basamak yükselişleriyle en uzun kitaplık merkezde kalıyordu. Fakat o bile odanın tavanına ulaşmıyordu.

 

Şu da not edilmeliydi ki Emilia, kitaplığa tırmanma şekline ve bu eylem esnasında kısa eteğinin cüretkar bir şekilde sallanmış oluşuna rağmen tuhaf bir şekilde altı hiç görünmeyecek şekilde hareket etmişti. (Çok önemli bir bilgiydi, teşekkürler…)

 

Subaru dolambaçlı bir şekilde meseleyi buraya getirirken Emilia eteğinin ucuna dokunarak,

 

Emilia: “Puck öğretti. Umm, yine ne oldu? Bir leydi daima güzellik ve zarafetle hareket etmelidir, değil mi? Ben bu konuda her zaman dikkatli davranırım, endişe etme.”

 

Subaru: “Bu meselede çelişkili hislerim var. Onu hem övmek hem de suçlamak istiyorum… Her neyse…”

 

Emilia çoktan sıradaki kata açılan bir yol bulmayı fiziksel olarak zorlayıp başarısız olmuştu.

 

Başka bir deyişle merdivenlerin belirmesinin altında gizli bir yol yatıyordu. Yani yalnızca Kütüphaneyi açığa çıkartmakla sınırlı bir iş değildi, yukarı çıkma sürecini de kapsıyordu.

 

Çok zor olsaydı sınava katılanların motivasyonu düşebilirdi fakat Gözcü Kulesinin yaratıcısı olan Flugel, bunu da hesaba katmış olmalıydı. Sinir bozucu.

 

Subaru: “Adamım, cidden şu herifin suratını görmek istiyorum… Ama nasıl göründüğü de bir gizem, kahretsin.”

 

Julius: “――Subaru, birazcık buraya gelebilir misin?”

 

Homurdanıp duran Subaru, arkasından bir ses işitti. Subaru ve grubunun karşı tarafında ayrı bir kitaplığı kurcalayarak seslenen kişi Julius’tu. Onu Anastasia’yla birlikte gören Subaru, elini kaldırdı.

 

Subaru: “Elbette. Ne oldu, bir şey mi buldunuz?”

 

Julius: “Maalesef, bahsetmeye değer bir şey yok. İlkinden bu yana tanıdığım tek bir isim bile bulamadım. Sizin taraf da aynı durumda olmalı.”

 

Emilia: “Tam olarak öyle diyemeyiz. Subaru iyi bir iş çıkarttı, bir kitap daha buldu, sonra o kitabı kurcaladı ve birazcık titrek görünmeye başladı. Öyle değil mi, Subaru?”

 

Subaru: “Emilia-tan’ın övgüsünü sineye çekeceğim ama durum gerçekten bu.”

 

Julius: “Anlıyorum. Kendine dikkat et lütfen.”

 

Julius ilgisiz bir şekilde kafasını başka yöne çevirirken Subaru, kaşlarını çattı. Yan taraftan ikiliyi izleyen Emilia ise,

 

Emilia: “Ama Julius ve diğerleri de merdiveni bulamamış, ha. Başımız cidden belada.”

 

Julius: “Emilia-sama’nın nereden geldiğini anlıyorum. Fakat bu Kütüphanenin gerçekten geçmişten bugüne tüm ölülerin isimlerinin kayıtlarını tuttuğuna inanacak olursak -sindirmesi epey zor olsa da- korkarım ki tek başımıza pek ilerleme kaydedemeyeceğiz. Daha çok kişiye, mesela bir ülke dolusu insana ihtiyacımız var.”

 

Julius ciddi bir suratla bu teklifte bulundu. Subaru’nun da bu fikre bir itirazı yoktu, gerekli olan sayı aşağı yukarı bu düzeydeydi. Augria Kum Tepeleri çoktan fethedilmişti ve Gözcü Kulesine ulaşması gereken kişinin tek yapması gereken Cadı Yaratıklarının yuvalarından kaçınmaktı. Bu da başlı başına büyük bir macera olabilirdi fakat――

 

Julius: “Öncekinin aksine Kuleye geliş yolu açıldı. Bu gizemli Kütüphanenin varlığının başkente rapor etmeye değer olduğunu düşünüyorum. Böylelikle kütüphaneden çok daha etkin şekilde faydalanabiliriz.”

 

Subaru: “Bu bilgilerin değeri kesinlikle şakaya gelmez… Fakat bu işten senin gibi pek çok tarih delisi çıkacağına epey eminim, ha.”

 

Subaru’nun hızla sıraladığı bu kelimeler Julius’u duraksattı, bir an sonraysa gözlerini kapatıp iç çekerek,

 

Julius: “…bunu beklemediğimi söylersem yalan olur. Özür dilerim. Teklifimin altında bencilce bir amaç yatıyordu.”

 

Subaru: “Hadi ama, hemen böyle çökmesene. Benmerkezci olmanın nesi yanlış? Sen böyle bir şeye üzüleceksen ben ne yapayım? Zamanımın %100ünde yalnızca kendi iyiliğim için hareket ediyorum.”

 

Asla görev dışına çıkmamak, daima bir ödül beklentisinde olmak, Subaru’nun hareket tarzı bu şekildeydi. Bu şimdiden yaşam tarzı, felsefesi halini almıştı bile.

 

Bu yüzden Julius veya Reinhard gibi şövalyelerle kıyaslanamazdı.

 

Subaru: “Neyse, kendini tutmanın anlamı yok yani. Sonuçta Anastasia-san’ın Hükümdar olmak isteme sebebi de oldukça bencilce, haksız mıyım?”

 

Anastasia: “Hı hı, aynen öyle. Yalnızca açgözlülüğümü tatmin etmek için Hükümdar olmak istiyorum. Olursam bayağı kar elde edebilirim. Hepsi bu.”

 

Anastasia Subaru’nun incelikten yoksun beyanına gülerek hafifçe kürkünün beyaz tüylerini okşadı.

 

Anastasia: “Bu yüzden Julius’un benim Şövalyem olmasını çok komik buluyorum. Hiç değilse ben bu fikirdeyim. Emilia-san için de durum aynı mı?”

 

Subaru: “Şahsen sizin temponuzun uyuşmaması bizim için daha iyi, bu yüzden böyle devam edip parçalanın― Oooff! Emilia-tan, acıdı!”

 

Emilia: “Kaba konuşma――Anastasia-san ve grubuyla ilgili bir bilgim yok, yani düşüncesizce şeyler söyleyemem. Ama rakiplerim ne kadar iyi olursa olsun şövalyelerimle birlikte zafere yürüyeceğim.”

 

Diyen Emilia, şövalyeleriyle ilgili kısımda Subaru’nun kolunu çekiştirerek göğsünü kabarttı. Yan taraftan o yüzü inceleyen Subaru ise uzunca bir iç çekti.

 

Emilia: “Çaylak olabiliriz ama kaybetmeyeceğiz!”

 

Subaru: “Bugünlerde çaylak diyen mi kaldı… Ooof! Acıdı!”

 

Emilia kendisiyle dalga geçtiği için Subaru’nun kolunu mıncıklarken Subaru, cezadan kaçabilmek için hızla sıçrayıp uzaklaştı. İkilinin tavrıysa onları izleyen Julius ve Anastasia’nın ifadelerini yumuşattı.

 

Özellikle de kendisini irdeleme havalarını bir kenara bırakan Julius’un.

 

Julius: “Bazen gerçekten siz ikinizden korkuyorum. Tüm bunların ne kadarı oyun ne kadarı samimi asla anlayamıyorum.”

 

Subaru: “Beni bırak da Emilia-tan daima ciddidir. Onu bu kadar tatlı yapan da bu, haksız mıyım?”

 

Julius: “Bunu yabana atmayacağım.”

 

Julius çenesini tutarken rayından çıkan konuşma bir son buldu. Ve Anastasia el çırparak herkesi ana konuya yönlendirdi.

 

Anastasia: “Neyse, kaldığımız noktaya dönecek olursak… Sayımız az, yani dışarıdan başkalarını getirmekten bahsediyorduk, değil mi?”

 

Julius: “Evet, öyleydi. An itibarıyla Kum Tepeleriyle ilgili endişelenecek pek az şey kaldı, yani kuleye kalabalık bir araştırma ekibi getirmenin mümkün olacağına inanıyorum. Bunun hem bu Kütüphanenin gizemini çözmemize yardımı dokunur hem de yukarı çıktıkça…”

 

Anastasia: “Doğru söylüyorsun ama ben birazcık gerginim.”

 

Julius: “Gerginim mi dedin?”

 

Julius’un hararetli konuşmasını yarıda kesen Anastasia başıyla onay verdi. Ve Julius’un kaşları çatılırken parmağını kaldırıp işaret etti.

 

Anastasia: “Yardım elinin artması hoşuma gider, bu benim de aklımdan geçiyor. Bu Kütüphanede turlamak insanı yoruyor. Bilirsin ya, ufacık bir şeyim, haliyle cidden can sıkıyor.”

 

Konuşurken bir yandan da ensesini ovuşturarak,

 

Anastasia: “Ama her şeyden önce o kadar kişiyi bu kuleye sığdırmak mümkün mü, onu merak ediyorum.”

 

Julius: “―――――”

 

Anastasia: “Ayrıca diğer tarafın yerine düşünmek, ticaretin temellerinden biridir. Eh, ticaretin temelleri desem de hayatın her kolunda işe yarayan bir şeydir. Yani öncelikle bunu düşünmekle başlayalım.”

 

Julius: “Diğer tarafın yerine mi düşünelim? Diğer taraf kim ki?”

 

Anastaia: “Bu kuleyi inşa eden,『Sınavları』başlatan ve Shaula-san’ı geride bırakan kişi… O kişiyi diyorum. Bir an için kendinizi onun yerine koyun. Göreceksiniz.”

 

Subaru: “Onun karakterinin boktanlığı mı diyorsun?”

 

Anastasia: “Bence tamamen zıvanadan çıkmış.”

 

Subaru’nun dudakları bükülürken Anastasia onay vererek başını salladı.

 

Bu kelimeleri işitmek daima ciddiyetlerini koruyan Emilia ve Julius’un kaskatı kesilmesine sebep oldu. Subaru ve Anastasia ikilisiyse çarpık karakterleri gereği mükemmel bir uyum içerisinde görünüyordu.

 

Anastasia’nın fikri bariz gerçeğe işaret ediyor gibi görünüyordu, yani korkunç karakterli o kişinin Kuleyi fethetmenin zorluğunu yükseltmeye çalışıp çalışmadığına.

 

Subaru: “Shaula! Sormam gereken bir şey var. Buraya gel.”

 

Shaula: “Ustam? Aye, aye―! Hemen geliyorum!”

 

Shaula çağrılır çağrılmaz kocaman bir kitaplığın diğer tarafından sıçrayıverdi.

 

Kollarını uzattı ve uzun atkuyruğu havada sallanıp sırıta sırıta Subaru’nun göğsüne atladı―――

 

Shaula: “U―s―tam!”

 

Subaru: “Olmaz.”

 

Shaula: “Aaiyaaah―!”

 

Subaru ise yaklaşan kucaklamadan çevik bir adımla kaçındı. Fakat Shaula hala havada olduğu için kolları iki yana açık şekilde yüzüstü ―yere çakıldı. Ve hızlıca kafasını çevirerek gözlerini Subaru’ya dikti.

 

Shaula: “Uu― Ustam acayip kötü.”

 

Subaru: “Yo, yo, bana sarılacaksın diye kaçmadım, beni tüm gücünle ezeceksin diye kaçtım, reflekslerim devreye girdi yani.”

 

Shaula: “Öyleyse yavaşça gelirsem sarılmama izin verecek misin!?”

 

Subaru: “Eh? İstemem aslında.”

 

Shaula: “Neden olmasın ki! Benim neyim eksik! Bu kadar çekici görünmeme rağmen! Bu kadar şirret olmama rağmen!”

 

Subaru: “Şirretsin, ha… Demek bu yüzden.”

 

Avazı çıktığınca bağırıp sızlanan Shaula, Subaru’nun soğuk tavırlarını yuhalıyordu. Ve o somurtadururken onun sıçradığı yerden iki ufak kız gelmişti.

 

Beatrice ve Meili, bahsi geçen görünümleriyle oldukça alışılmadık bir ikiliydi.

 

Beatrice, Subaru’nun düşüncelerini belki onun bakışları, belki de kendi gözlemi aracılığıyla fark etmişçesine kendisiyle Meili arasına biraz daha mesafe koymakla meşguldü.

 

Dış görünüş olarak aynı yaşlarda olmalarına rağmen Petra’ya sergilediği tavır bu şekildeydi. Ve Meili’yle de arasına bariz bir çizgi çekiyordu.

 

Tabii ki Petra ve Meili’ye tamamen aynı şekilde davranması imkansızdı. Petra aynı gruptan bir müttefikleriyken Meili Yasaklı Kütüphanenin ve Roswaal Köşkünün yanışında parmağı olan ve zamanında bir yerlerden yuvalarına suikastçı olarak gönderilmiş biriydi.

 

Subaru: “İnsanlardan bu şekilde kaçınırsan asla arkadaş edinemeyeceksin, biliyorsun.”

 

Beatrice: “Bir anda ne diye surat asıyorsun, sanırım. Neyse, Shaula konuşmanın ortasında kaybolup gidince biz de sessizce geri geldik, doğrusu.”

 

Subaru: “Ah― konuşmanızı mahvettim değil mi, pardon pardon. Ee, işe yarar bir şey buldunuz mu?”

 

Beatrice: “…Öne çıkan bir şey yok, sanırım. Ve düşününce konuşma demeye bile değmeyebilirdi, doğrusu. Hı hı, hepsi buydu, sanırım.”

 

Subaru: “―――?”

 

Suratını çeviren Beatrice, Subaru’nun sorusunu yanıtlamayı bu şekilde sonlandırdı.

 

Yabancılaştırılan Subaru bu soğuk karşılığını sorgulama fırsatı bulamadansa Shaula, her zamanki haline geri döndü.

 

Ve yalnızca kollarının gücüyle kendisini doğrultarak,

 

Shaula: “Ehh, Ustamın kötü oluşu yeni bir şey değil sonuçta. Tek başıma da kendimi toparlayabilirim. Hızlıca ayağa kalkmak benim öne çıkan noktalarımdan biridir.”

 

Julius: “İş birliğinizle birlikte bu da bize yardımı dokunan bir şey, Shaula Hanım. Bu arada, bir şey sorabilir miyim acaba?”

 

Shaula: “Hayırdır? Önden uyarayım, Ustam dışında birine gönül vermem.”

 

Julius: “Çekici bir kadın olduğunuzu itiraf etmeliyim fakat korkarım ki randevumuzu şimdilik ertelemek durumunda kalacağım. ―― Bu Kuleyle ilgili birkaç şey sormak ve teyit etmek isterim.”

 

Julius zarif bir şekilde işin içine birkaç tatlı söz katsa da konudan tam anlamıyla kaçınmayı başarmıştı. Bu durum kendisini şirretlik derecesinde inatçı olarak tanıtan Shaula’yı şaşırtırken böyle bir yanıt beklemediği için gözleri irileşti ve doğal haline hiç uymayan bir şekilde uysalca “Umm, tabii” demekle yetindi.

 

Julius: “Teşekkür ederim. Öyleyse başlıyorum. Öncelikle… 2. Kat merdivenlerinin konumunu biliyor musunuz?”

 

Shaula: “2. Kat『Electra’ya』çıkan merdivenler mi? Hiçbir fikrim yok. Daha önce 4. Kattan öteye hiç gitmedim. Dolayısıyla bilmiyorum.”

 

Julius: “Başlı başına şok edici bir beyan oldu.”

 

Sözüne inanılacak olursa Shaula, 400 yıldır Gözcü Kulesinde yaşıyordu.

 

Öyleyse, bu süre sınırlarında içerisinde yaşadığı Kuleyi keşfetmek için bir kez olsun yerinden ayrılmadıysa ve bunun yerine Kum tepelerini gözlem altında tutmaya odaklandıysa takip ettiği kişiye fazlasıyla sadık demekti.

 

Dürüst olmak gerekirse Subaru’nun bahsi geçen o Usta zannedilmek konusundaki hisleri oldukça çelişkiliydi.

 

Anastasia: “Julius, müsaadenle araya girebilir miyim?”

 

Bu defa şövalyesini yanıtlayan Anastasia oldu. Ve Shaula’nın önüne geçen Anastasia’nın mavi gözlerinde onun görüntüsü yansımaya başladı.

 

Anastasia: “Shaula-san’ın pozisyonu bu, değil mi? Kesinlik olması adına soruyorum, Gözcü Kulesinin… yo, Büyük Kütüphanenin bekçisisin, doğru mu?”

 

Shaula: “Aaaa~ynen öyle.”

 

Anastasia: “Anlıyorum. Öyleyse, hesaplamalarıma göre… Dört, yo, beş mi?”

 

Anastasia sağ elini kaldırarak beş parmağını gösterdi. Onun nereye varmaya çalıştığını anlayamayan Shaula ise bomboş bakışlar eşliğinde göz kırpmakla yetindi.

 

Fakat,

 

Anastasia: “―――Shaula-san’ın Kuleyi korumak için tutması gereken sırlar beş tane, değil mi?”

 

Shaula: “――――”

 

Anastasia ışıl ışıl gülümserken Shaula, ne diyeceğini bilemez halde sessizliğe büründü.

 

İkili göz göze gelmiş bakışırken Shaula’nın omuzlarının hafifçe seğirişi, Anastasia’nın tamamen haklı olduğunu anlatmaya yetmişti.

 

#İki gün önce bileğimi incittiğim için bölüm biraz gecikmeli geldi arkadaşlar, kusura bakmayın.
Bölüme geçecek olursam, cadıların hayatlarından ufak kesitler okuma işini sevdim. Bu serideki karakterlerle ilgili bilgiler almak her zaman çok hoşuma gidiyor, cadılar da en merak ettiğim karakterler arasında zaten. Bunun dışında Emilia’nın altını göstermeden atletik hareketler yapabildiği gibi aşırı mühim bir bilgi edindik. Son andaysa Shaula’nın sakladığı beş sır olduğunu öğrendik! Anastasia bu kanıya nereden varmış, bu sırlar nelermiş, Shaula hepsini açıklayacak mı, kitapları kurcalamaya devam edecekler mi yoksa ikinci kata çıkacak mıyız sorularının cevapları için okumaya devam!






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 29858 Üye Sayısı
  • 281 Seri Sayısı
  • 40898 Bölüm Sayısı


creator
manga tr