Cilt 5 Bölüm 73 [ Theresia van Astrea ] (2/4)

avatar
1341 5

Re:Zero Kara Hajimeru Isekai Seikatsu - Cilt 5 Bölüm 73 [ Theresia van Astrea ] (2/4)


Çevirmen : Clumsy



ーーYarı İnsan Savaşı başlayalı beş yıl olmuş, Theresia on dokuzuna basmıştı.

 

『Kılıç Azizi İlahi Koruması』 hala değişikliğe uğramamıştı, içinde sessizce nefes almayı sürdürüyordu.

 

Ancak her geçen gün kötüleşen savaş için son derece hayati bir rol oynayan Theresia, günlerini aldırış etmeksizin, endişesiz şekilde geçirmeyi sürdürüyordu.

 

Theresia’nın ilk savaşı, savaşamadığı bir savaş olmuştu.

 

『Kılıç Azizinin』 haşin gücünü sergilemesinin beklendiği savaş tamamen çığırından çıkmış, en büyük abisi savaş alanında öldürülmüştü. Bu gerçeklikle hayati bir darbe alan Theresia’nın kalbi o günden bu yana kılıca bir kez daha dokunmayı kabullenememişti.

 

İşin doğrusu mevcut neslin 『Kılıç Azizinin』 böylesine onur kırıcı bir ilk savaş geçirmiş olması halktan tamamen gizlenmişti. Zaten 『Kılıç Azizinin』 varlığı krallık için ruhani bir değer taşıyordu. Bu yüzden onun savaştan önce abisinin önünde ağladığı ve abisinin ölümünden sonra kendisini kapattığı gerçeğini açığa çıkarmaya cesaretleri yoktu.

 

Böylece Theresia’nın onursuzluğu halka duyurulmadan tüm kayıtlardan silinmişti.

 

Ve 『Kılıç Azizi』olarak görevini yerine getirmeyi reddederek köşesine çekilen Theresia’nın yerine Astrea ailesini korumak adına savaşa katılan bir büyük kardeşi ile küçük kardeşi de ölmüştü.

 

Theresia’nın tüm arzularını gerçek bir ilgiyle dinleyen, nezaket dolu en büyük abisi.

 

Birazcık kaba olsa da daima tartışmalarının ardından ilk özür dileyen taraf olan bir büyük abisi.

 

Korkak ve mızmız olan, daima onun ardından yürüyüp yolundan giden tatlı küçük kardeşi.

 

Üçü de savaşmayı reddeden Theresia’nın yerine savaşırken canlarından olmuştu.

 

“ーーSeni tüm bunlara ben zorladım, değil mi? Benim hatam, Theresia.”

 

Amcası, eski『Kılıç Azizi』, birliklerinin motivasyon kaynağı olan kişi de savaşırken ölmüştü.

 

Dur durak bilmeksizin çarpışmış, yaralarını hiçe saymış ve nihayet ilişkilerin düzeltilmesi, ateşkes gerçekleşmesi için uğraşır, birliklerine geri çekilmelerini emrederken savaştaki olağanüstü başarılarıyla birlikte canından olmuştu.

 

Theresia amcasına karşı hiçbir kötü his beslemiyor değildi.

 

Amcası tarafından ifşa edilmese belki de hiç kimse Theresia’nın『Kılıç Azizi İlahi Korumasını』miras aldığını öğrenmeyebilirdi. Bu hiç açığa çıkmasa erkek kardeşleri bu iç savaşta şehit olmaya hazırlanmayabilir, hepsi hala yaşıyor olabilirdi.

 

Tüm bunları düşününce amcasına bir kin beslemesi normal karşılanırdı. Ama bunları düşünmesine rağmen bir kin beslemediğini hissediyordu.

 

Amcası『Kılıç Azizi』 unvanının ağırlığını herkesten iyi biliyor olmalıydı. Ve önceki『Kılıç Azizi』olarak o da Theresia ile aynı şeyleri yaşamış olmalıydı.

 

Hem krallık hem de Theresia için en uygun eylemleri gerçekleştirmiş olmalıydı.

 

Bunlar da işe yaramazsa bir de son sözlerini dikkate almak gerekirdi.

 

O sözleri işiten Theresia artık amcasına kin besleyemezdi.

 

Öyleyse, kin besleyeceği birini bulması gerekirse, geriye kalan tek seçenek kendisiydi.

 

『Kılıç Azizi』unvanını miras almasına rağmen daima güçsüz olan ve ağlayan kendisi.

 

“Theresia-sama mutlaka ayağa kalkıp kendisini gösterecek biri. Henüz o vakit gelmedi, hepsi bu.”

 

Eşlikçisi olan Carol, sevdiklerinin ardı ardına ölümleriyle yıkılıp harap olan Theresia’yı terk etmeye bir kez olsun kalkışmamıştı.

 

Carol oldukça nahoş bir ilk savaş tecrübesi yaşayan, kendi bencilliği yüzünden fırsatları kaçıran ve kendisini kapatan, bir başına kalan Theresia’ya hala inanmak istiyordu.

 

Kraliyet Sarayından gelen son emirler onu olanca ve doğrudan maruz kalınan bölgelerden uzaklaştırsa bile…

 

Ancak Carol’un sergilediği bu güçlü umuda rağmen Theresia onun hislerine karşılık veremiyordu.

 

“ーーーー”

 

Onun gözetiminden kurtulan Theresia refleks olarak başkentte dolanmaya başlamıştı.

 

Tüm şehir nahoş bir atmosferle kaplanmış, beş yıldır süregelen iç savaş şehrin tüm canlılığını yok etmişti. Canlılık yok olunca tüm insanların ifadeleri de yok olmuştu. Kalabalıktan, tüm gözlerden uzak kalan Theresia bir başına dikiliyordu.

 

Son zamanlarda sıklıkla geldiği yer, başkentin sınırındaki bir alandı.

 

İç savaşın başlangıcından ötürü alanın geliştirilmesi bir kenara atılmıştı. Harabeler ve binaların sütunları arasındaki boşluklardan ilerleyen Theresia, arkalarındaki belli bir noktayı hedeflemişti.

 

Hafiften açılan o nokta, bir meydan bile denilemese de Theresia’nın hoşlandığı bir mekandı.

 

Öyle insanın kalp atışlarını hızlandıracak kadar özel bir yer falan değildi.

 

Yalnızca harabelerin arasında bulunan o boş alan, onu tüm düşüncelerinden arındırarak kalbini yatıştırıyordu.

 

İronik denilebilecek bir şekilde serin sabah rüzgarlarını hisseden Theresia, işte o alana yönelmişti.

 

Taş kalıntılarının üzerinde oturup diğer tarafına bakındığında gördüğü şey, sarı çiçeklerin taçyapraklarının rüzgarda tatlı tatlı dans ettiği bir çiçek bahçesiydi.

 

Güneş ışıkları parıldıyordu ve çiçeklerin yetişmesi için fazlasıyla yeterli bir toprak mevcuttu.

 

İşte Theresia bu gizli ortamda bu çiçeklerin tohumlarını ekiyordu. Köşkteki çiçekleriyle adamakıllı ilgilenemeyecek kadar beceriksizdi ve en nihayetinde hepsi solup ölmüştü.

 

Yine de maymun iştahlı davranarak ektiği tohumların sonuçlarını gördükçe benzer hislere kapılıyordu.

 

“Sizi sulamadım bile…… ama yine de böylesine büyüdünüz.”

 

Çiçekler, güçlüdür.

 

Theresia kendi güçsüzlüğünü yansıtırken çiçekler yalnızca göğe bakarak taçyapraklarını sergiliyor, tam bir görkemle tomurcuklanıp açıyordu.

 

Daha önce onların ihtişamına hayran kalırken şimdi, onların gücüne erişmeye yönelik arzusunu kucaklıyordu.

 

Hislerinin yoğunlaşışını tecrübe ediyor, ağlamak üzere olduğunu hissediyordu.

 

Canı acıyarak gözyaşlarını engellemeye çalışıyor ve gözlerine dokunan parmakları beklenmedik bir ılıklıkla karşılaşıyordu.

 

ーーİşte tam da o anda, yakınlarında keskin bir varlık olduğunu hissetmişti.

 

“Ah, pardon.”

 

Theresia’nın sabah sığınağına dalan güvenilmez bir varlıktı.

 

Tam da Theresia gözyaşlarını sergilemek, gücünü göstermeye teşebbüs etmek üzereyken ağzından bu kelimeler dökülmüştü. Ve sonra da Theresia’nın bakışları meydanda beliren kişiye kaymıştı.

 

Onu görmüş ve tamamen serseme dönmüştü.

 

Kesilmiş kahverengi saçları, zarif lakin sert gözleri, esnek, ince ve fit bedeni, ışıl ışıl parlayarak göz kamaştıran teniyle ürperticiydi.

 

Ancak Theresia’yı esas hayrete düşüren bu sığ şeyler değildi.

 

ーーO genç, Theresia’nın gözüne tam da kınından çıkmış bir kılıç gibi görünmüştü.

 

Gözlerini ona değdirir değdirmez sıcak, katı ve keskin çeliğin ta kendisini hissetmişti.

 

Ve bu serap karşısında kalp atışları düzensizleşmişti. Elini göğsüne götüren Theresia, kendisine ne olduğunu düşünüyordu.

 

Ancak aklına gelen tek şey, o gencin kalp atışlarındaki düzensizliği anlamayacağıydı.

 

İşte bu yüzden bunu gizlemeye çalışan Theresia başka bir şey söylemişti.

 

“Demek sabahın köründe buraya gelen başka insanlar da varmış. Ta buraya dekーー”

 

“ーーーー”

 

Ne selamlamaydı ama.

 

Theresia sosyal bir şekilde konuşsa da genç adam gözlerini kısmış ve doğrudan genç kıza yönelmiş bir kılıcın ucuymuş hissi doğurmuştu. Son derece kararlı, yoğun ama tehditmiş gibi görünmeyen bir kılıç.

 

Belki de niyeti Theresia’nın anlayışsız düşüncelerini geri çevirmekti.

 

Bir anda can sıkıcı bir hal almıştı.

 

O böyle bir yol seçecek olursa Theresia da hiçbir şeyini esirgemeyecekti. Ona kılıcını yanlış anladığını gösterecekti.

 

“……Bir şey mi oldu? Çok korkunç bir surat ifadesine büründün.”

 

Ancak genç adam, Theresia’nın sözleri karşısında omzundan aşağı inen bir darbe yemiş gibi bir surat ifadesine bürünmüştü.

 

Theresia’yı kılıç ustası olmayan, hatta onunla da kalmayıp dövüşme konusunda da tamamen sıradan olan biri olarak görmüşe benziyordu. Ve işin doğrusu, hatalı da değildi.

 

Theresia’nın ne gerçek bir dövüş tecrübesi vardı ne de kılıcını savurmuşluğu.

 

Gerçekten dövüşecek olursa kendinden güçlü herkesin gözünde meslek dışı biri olarak görülürdü.

 

“Bir kadının sabahın köründe burada ne işi var?”

 

Diye yanıtlamıştı genç, sert ve kaba kelimelerle.

 

Theresia’nın ilk defa işittiği bu ses kasvetli olsa da sade ve dinlemesi kolaydı.

 

ーーVe Theresia’nın kalp atışlarının ritmi bir kez daha düzensizleşmişti.

 

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

 

O günden sonra Theresia ve genç adam birbirlerini giderek artan bir sıklıkla görmeye başlamıştı.

 

Görünen o ki genç adam belirli tatil günlerinde o meydana gelmeye alışkındı.

 

Theresia’nın varlığından rahatsız oluyor gibi görünse de asla onu başka bir yere gitmeye zorlamıyordu. Belki de bunun için baş belası birine yaklaşması gerekeceğini düşünüyordu.

 

Theresia ise sarı çiçek bahçesini görmek için meydana yürümeye alışmıştı.

 

Bazen ilk gelen genç adam oluyordu, bazen de Theresia. Theresia beton parçalarına oturup çiçek bahçesinin tadını çıkartırken genç adam kendisini kılıç talimine adıyor, kılıcı çevik ve harika bir teknikle savuruyor ve bu aktiviteler orada vakit geçirmeye alışan ikili için bir söz halini alıyordu.

 

“ーーーー”

 

Kaçamak bakışlar atan Theresia, genç adamın kılıç dansını izliyordu.

 

Ve hiç düşünmeden iç çekmesine ramak kalıyordu. Başkalarının kılıç ustalığına bakıp da böyle hissetmek Theresia için fazlasıyla nadir rastlanır bir şeydiーー yo, belki de ilk sefer olabilirdi.

 

İlk önce gencin kılıcı tutan bedeninden tiksindiğini anımsıyordu.

 

Tabii buradaki suçlu genç adam değildi, Theresia’nın kendi inançlarıydı.『Kılıç Azizi』olarak rolünden kaçtığı günden bu yana sığındığı bu yerde bile birinin kılıç tutuşuna denk gelmişti.

 

Ayrıca nihayet bulduğu tek huzurlu alan da elinden alınmıştı. Ancak bu içler acısı huzursuzluğu, genç adamın kılıç ustalığını gördüğü anda silinmişti.

 

Gencin kılıcını savuruşunun özellikle yaltaklanıcı, saygılı bir yanı yoktu.

 

『Kılıç Azizi İlahi Korumasına』sahip olan Theresia için kusurları bulmak çok kolaydı. Başkalarının kılıç kullanışındaki kusurları görüp bundan tiksinmek Theresia’nın kötü bir alışkanlığıydı ama söz konusu olan bu genç, kusurlarını saf bir tutkuyla örtüyordu.

 

Theresia’nın kardeşleri de her şeylerini kılıca adamış olmalıydı.

 

Ve Theresia kendilerini bu şekilde kılıca adamış olan kardeşleri söz konusu olduğunda bile kendisini herhangi negatif his beslemekten alıkoyamamıştı.

 

Peki öyleyse neden bu genç ve kılıcı için aynı şeyi hissetmiyordu?

 

Bunun yanıtı, şaşırtıcı derecede basitti.

 

“Ne aptalca……”

 

ーーBu gencin kılıcı kesinlikle, her zerresiyle saftı.

 

Kılıcına her şeyini sunmuş, her şeyini adamıştı.

 

Bunu basit kelimelere dökmek kolaydı ve Theresia’nın o ana dek kardeşlerinin de aynı şeyi yaptığını düşünmüş olması akla hayale gelmezdi.

 

Gerçekten de bu genç, tek varlığı olan kılıcına yönelik tam bir tutkuyla doluydu.

 

Kılıcından başka hiçbir şeyi yoktu. Kılıcından başka bir sevdiği yoktu. Yalnızca çeliğin savruluşu şeklinde kendisini gösteren kılıcını seviyordu, hepsi bu.

 

“……Ne, aptalca.”

 

Genç adamın kılıç ustalığını bir kenardan izleyen Theresia, yanaklarına dolan sıcaklığı hissediyordu.

 

Theresia『Kılıç Azizi』idi. Kılıç Tanrısının sevgisiyle kutsanmıştı, tüm kılıç ustalarının üstünde bir canlıydı.

 

Ve onun varlığı, genç adamın yolunda, meşakkatli hedefine ulaşmasının önünde bir engeldi.

 

Bu hiç tartışmasız kendi yanılsaması olsa da gencin kendisinden bunu istediğini hissediyordu.

 

『Kılıç Azizi』 Theresia, tek bir bakışta kılıçlar hakkında her şeyi anlayabiliyordu.

 

Bir kılıç ne kadar kıymetli, şeytani, dayanıklı olursa olsun, en kötü senaryoda Ejder Kılıcının bile, gerçek doğasını anlayabiliyordu. O kılıcı özgürce kullanabiliyordu. Theresia’nın ellerinde sır saklayabilecek hiçbir çelik yoktu.

 

O hariç.

 

O, Theresia’nın özgür iradesinin önünde eğilmeyen tek kişiydi.

 

O bir kılıçtı, lakin sınırları『Kılıç Azizi』olan Theresia tarafından belirlenemiyordu.

 

Şüphe götürmez bir şekilde sebep, onu çok umursamaya başlamış olmasıydı.

 

“İsmim Wilhelm Trias.”

 

Onunla ilk karşılaşmalarının üç ay sonrasında nihayet birbirlerine isimlerini söylemişlerdiーー Wilhelm.

 

Daha önce defalarca karşılaşsalar da o güne dek birbirlerine isimlerini hiç sormamışlardı.

 

İşin doğrusu Theresia bir fırsat doğsun diye beklemişti ama Wilhelm hiç haberi olmaksızın bu arzuyu bir türlü karşılamamıştı. Nihayet isimlerini paylaşma sebepleri de Theresia’nın sabırsızlanıp bu işi başlatmasıydı. Wilhelm ise başlangıçta sadece uygun bir karşılık vermekle yetinmişti.

 

“Şu ana dek sana zihnimden “çiçek kadın” diyordum.”

 

Bu adam daha ne kadar kaba olabilirdi acaba?

 

Sözlerinde sempatiden eser yoktu ama düşünceleri benliği tarafından meşgul edilmiş olan Theresia bunu umursamıyordu, birazcık konuşup karşılık almaktan bile tatmin olur hale gelmişti ve içi cıvıl cıvıldı.

 

“Çiçekleri sever misin?”

 

“Hayır, nefret ederim.”

 

Theresia’nın çiçek bahçesinin harikuladeliğini defalarca görmüş olmasına rağmen verdiği yanıt bu olmuştu.

 

Hiç şüphesiz ki karşı tarafa ayak uyduracak veya o kişinin moralini yükseltecek yanıtlar vermekten acizdi.

 

Theresia buna birazcık öfkelense de “Ama, onun böylesine kılıcı andıran biri olma sebebi tam da bu……” diye düşünmeden edememişti.

 

İradesince bükemediği bir kılıcın gözünde 『Kılıç Azizi』 çok büyük bir şey değildi ve Theresia, o sırada kendisini kurtaranın bu olduğunun farkına varamamıştı.

 

“ーーNeden, kılıcını savuruyorsun?”

 

İsimlerini paylaşmalarının ardından aralarında geçen konuşmalar da değişkenlik göstermeye başlamıştı.

 

Çiçeklerden veya başka şeylerden bahsederler, sonra da başa dönerlerdi. O gün böyle bir değişiklik yaşanma sebebiyse o günün verdiği mutsuzluk olabilirdi.

 

Yarı insan savaşını bastırma çabaları başarısızlıkla sonuçlanmış ve Theresia, savaş alanındaki zorlukları işitmişti.

 

Tüm kraliyete dağılarak yıkımın ardındaki temel halini alan yarı insanların olağanüstü güçte olduğunu ve aralarında bulunarak doğaüstü bir güce komuta edebilen bir『Cadının』 varlığının teyit edildiğini işitmişti.

 

Bu da Theresia’yı ansızın tedirgin etmişti.

 

Wilhelm’in kraliyetin bir askeri olmadığını bizzat kendi ağzından duymuştu. Yine de olağanüstü bir kılıç ustasıydı. Üstüne üstlük korkunç çoklukta kan gördüğünü anlatan gözlere sahipti.

 

Kraliyetin bu zor durumunda bir asker olarak görüleceği kesindiーー ancak o, yenilmez değildi. Bir gün, sabahları bu meydana gelemeyecek hale gelebilirdi.

 

İşte bunun verdiği gerginlikle Theresia, o soruyu yöneltmişti.

 

Kılıç dansına bir son veren terli Wilhelm ise gözlerini mutlak bir ciddiyetle doğruca Theresia’nın gözlerine dikmişti. Ve anlık bir duraksama, bir yanıt bulma anından sonra omuzlarını silkip bu soruyu aptalca bulduğunu anlatmıştı.

 

“Çünkü, elimdeki tek şey bu.”

 

Evet, verdiği net yanıt buydu.

 

Ve bu yanıt, tam da Theresia’nın duymadığı umduğu yanıt olmalıydı.

 

Theresia, göğsünde yükselen huzursuzluk ve soyutlamanın son derece bilincindeydi.

 

“Çiçekleri sevmeye başladın mı?”

 

“Hayır, onlardan nefret ediyorum.”

 

“Peki kılıcını neden savuruyorsun?”

 

“Çünkü, elimdeki tek şey bu.”

 

Artık yalnızca bu kelimeleri kullanmak, aralarında bir nevi söze dönüşmüştü.

 

Theresia’nın tekrarladığı bu sorulara nasıl bir yanıt beklemesi gerektiğine dair hiçbir fikri yoktu. Yanıtların değişmiyor oluşunun iyi olup olmadığını da değişmeyen yanıtlarında bir farklılık bekleyip beklememesi gerektiğini de bilmiyordu.

 

Cevabını veremediği şeyleri öylece bir kenara bırakmak Theresia’nın en belirgin özelliğiydi.

 

Aynı『Kılıç Azizi』unvanına rağmen kardeşlerini ölüme yollaması ve sorumluluklarını yerine getirmek için çaresizce bir mücadele veren Carol’u köşeye sıkıştırması gibi.

 

İşte bu yüzden değişimler daima gelip geçiyor, Theresia ise o değişimlerle ilişkisini kesiyordu.

 

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

 

Normal şartlarda alana ilk varan Theresia olurdu.

 

Wilhelm’in önceleri düzensiz olan ziyaretleri düzenli bir hal almıştı ve iki taraf da aralarında geçen cümlelere tamamıyla hazırlıklıydı.

 

Theresia son zamanlarda kılıcın varlığı konusunda ne kadar çocukça bir tavır takındığının farkına varmıştı.

 

Wilhelm’le sohbet eden ve onun her şeyini kılıca adayışını izleyen Theresia, kısa bir süreliğine de olsa『Kılıç Azizi』olarak omzuna binen ağırlığı unutabiliyordu.

 

Ondan『Kılıç Azizi』olduğu için büyülenmiş olması ve『Kılıç Azizi』 olarak onun tarafından kurtarıldığı söylemleri birer saçmalıktı.

 

『Kılıç Azizi』olmak isteyip istemediğinden bağımsız olarak her ikisiyle de kendisine yalan söylemiş olurdu.

 

Bir yanıt eksikliği çektiği bu ılık sulara dalmaya devam ederken sırılsıklam bir suçluluk duygusu tarafından kucaklanıyordu.

 

Her iki arzusuna rağmen Wilhelm’in varlığını unutabilmek istiyordu.

 

“ーーWilhelm.”

 

Theresia her zamanki gibi hissedilmesi kolay o varlığı hissederek arkasına dönmüştü.

 

Meydanın girişinde duran kişi, o kılıçtan gençti.

 

Dudakları hiç düşünmeden kımıldayan Theresia, gence gülümsemişti.

 

“ーーーー”

 

İşte o an, duygularının patlak verdiği andı.

 

Gözlerini kaçıran, dudakları titreyen Wilhelm, titreyen parmaklarını suratına yerleştirmişti. Ve bu çarpıcı karşılığı görerek şaşkına dönen Theresia, bir darbe yemişti.

 

Yüzünü gizleyen genç adama koştururken acaba özür dilemeli miyim diye düşünüyordu. Ama ne söyleyeceğini bilmiyordu.

 

Theresia o güne dek onlara zarar verebilirim düşüncesiyle insanlarla iletişime geçmekten kaçınmıştı.

 

İşte bu yüzden, birinin kalbini kırdığında o kalbi nasıl onaracağını da bilmiyordu.

 

Çaresizdi. Nasıl yapacağını bilmeyen, bunu bilmeyi bile denemeyen benliği karşısında çaresizdi.

 

Yaralı Wilhelm’in önünde kelimelerini dile dökemiyordu.

 

“Wilhelm……”

 

Ne söyleyeceğini dahi bilemeyen Theresia’nın parmakları Wilhelm’e uzanmıştı. Biriyle bir fiziksel temas başlatmayalı ne kadar olmuştu kim bilir.

 

Başkalarını yaralamaktan korkarak herhangi birine dokunmayı reddetmişti.

 

Ama buna rağmen, o an için, Wilhelm’e dokunmama düşüncesi onu daha çok korkutmuştu.

 

Wilhelm’in yüzünü örtmekte olan parmaklarını sarmıştı. Ve Wilhelm korkunç bir çaresizlikle titrer, ikili inanılmaz bir sıcaklık tadarken Theresia farkına varmıştı.

 

Kılıçlar, yani çelik, inanılmaz bir sıcaklığa maruz kalınca daha da güçlenirdi.

 

Wilhelm daima ilk saldırıyı yapan cinsten bir kılıçtı ama o, hiçbir şekilde, tamamlanmış değildi.

 

Ve şimdi o sıcaklığı tadan Wilhelm, çelik misali bir değişime uğruyordu.

 

İşte bunun için, Theresia’nın çeliğe vuran şey rolünü üstlenmesi gerekiyordu.

 

ーーEğer bir kılıçla baş etmesi gerekiyorsa, öyleyse, o,『Kılıç Azizi』, ne yapması gerektiğini biliyor olmalıydı.

 

Bu kişi, bu kılıç karşısında bunu bilmeyi istiyor olmalıydı.

 

“Çiçekleri, sevmeye başladın mı?”

 

Doğal olarak ağzından her zamanki sorusu dökülmüştü.

 

Yanlarında başka biri olsa bu sözleri aptalca bulabilir, ondan teselli edici bir şeyler söylemesini bekleyebilirdi. Ama o ikili için böylesi çok daha iyiydi.

 

“……Onlardan, nefret etmiyorum.”

 

Ve Theresia’nın değişmeyen sorusuna farklı bir yanıt gelmişti.

 

O zamanki Theresia bunu sıklıkla düşünürdü.

 

Bir gün, Wilhelm’in yanıtı değiştiğinde, Theresia’nın duyduğu his çaresizlik, umutsuzluk ve korku olmaz mıydı?

 

Hayır, olmamıştı. Onun değişen benliğini de sevmişti.

 

İşte o zamanki Theresia, böyle düşünmüştü.

 

“Peki, kılıcını neden savuruyorsun?”

 

Bu yüzden, bu sorunun yanıtının da farklı olacağından emindi.

 

Ve o yanıtın, Theresia’yı kurtaracak yanıt olması mümkündüーー

 

“Çünkü…… korumak için düşünebildiğim tek yol bu.”

 

Çünkü elimdeki tek şey bu, Wilhelm’in yanıtı bu olurdu.

 

Evet, bu kişi için varı yoğu kılıcıydı.

 

Sorun da yoktu, çünkü o öyle biriydi. Onun için bunda bir sorun yoktu.

 

ーーHepsi buydu, ikisi arasında düzenli bir iletişim gerekliliği de bulunmuyordu.

 

Ancak bu, meydanda bir iki kelime paylaşma fırsatlarını kaçırdıkları anlamına gelmiyordu.

 

Hatta aralarındaki kelime alışverişlerinin sıklığı eskisine nazaran artmıştı.

 

Kılıç talimi için meydana gelen Wilhelm, kılıcını savururken konuşma önceliğini Theresia’ya veriyordu.

 

Yüksek bir yüzeyde oturan Theresia’nın kulakları daima önemsiz konular açan Wilhelm’in kelimelerini pürdikkat dinliyordu. Bunlar umutsuzca kötü konular olsa da sırf onun sesini duymanın hoşluğundan ötürü o konulara bir son bile veremiyordu.

 

“Bir takdim konuşması yapıldı ve ben, bir şövalye oldum.”

 

Wilhelm, sıcacık bir bakışla o günün konusunu açmıştı.

 

Theresia daima insanlarla arasına mesafe koyardı, haliyle sosyalleşme konusunda harika olduğu söylenemezdi. Ancak genç adamın bir hayli cesaret topladıktan sonra dile getirdiği kelimelerin ardındaki anlamı anlamayacak kadar aptal da değildi.

 

Sıradan bir vatandaş olarak sıkı çalışıp çabaları sayesinde bir şövalyeye dönüşerek savaş alanına gönderilecek olmanın etkileyici olduğu kesindi.

 

Kılıç Şeytanı Wilhelm Trias’ın başarıları, korkak 『Kılıç Azizinin』acı verici bir şekilde farkında olduğu bir gerçeklikti.

 

Acaba sebep ne olabilir, bu başarılardan da öte bir şövalye olmaya nasıl hak kazandı diye merak etmişti.

 

“Öyle mi, tebrikler. Demek ki hayalini gerçekleştirmeye bir adım daha yaklaştın.”

 

Onun gerçek niyetinin ne olduğunu bilen Theresia, kasten pozitif bir tavırla karşılık vermişti.

 

Yüzünün kızarması da kaçınılmazdı. Yine de bunun yaşanmaması için tüm gücünü kullanan Theresia, yüzünde sorgulayıcı bir ifade bulunan Wilhelm’e gülümsemişti.

 

“Hayal mi?”

 

“Korumak için kılıç savuruyordun, değil mi? Şövalyeler başkalarını koruyan kişilerdir.”

 

Wilhelm, onun ne söylediğini anladığını ifade eden bir suratla başını sallayıp onay vermişti.

 

Normal şartlarda isyankar biri olsa da arada bir çocukça bir uysallık da sergilerdi.

 

ーーTheresia’nın tek isteğiyse onun korumak istediği kişilerden biri olmaktı.

 

O kadar emin olmasa da kendisini bu düşünceye ikna ettiği için kendinden nefret ediyordu.

 

Kendi hislerinin gayet farkında olsa da o hislere dayanarak hareket edemiyordu ve inanılmaz ama inanılmaz bir aptallıkla, fevrilikle, çaresizlikle hareket eden Theresia bir hata yapmıştı.

 

O noktada da hayatı boyunca bir kez olsun doğru şeyi yapmadığı sonucuna varmıştı.

 

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

 

Memleketi küle dönen Wilhelm, savaş alanına adımını atmıştı.

 

Carol nefes nefese kalmış halde Kılıç Şeytanının sergilediği kararlı mücadeleyi ilan ettiğindeyse Theresia vücut ısısını yitirmeye başlamış, olduğu yere yığılıp kalmaya çok yaklaşmıştı.

 

Beti benzi atan Theresia, Carol’un korkusunu hissedebilmişti. Bunu hissedebilmiş ama bedeni enerjisini arttıramamıştı. Ne kadar umutsuz bir durumda olduğunu biliyordu.

 

“ーーーー”

 

Gözlerini yere diken Theresia’nın kulaklarına yersiz bir ses ulaşmıştı.

 

O ses Carol’a ait değildi. Evdeki herhangi birine de. O sese aşinaydı, daima kendisine yakın olan birinin sesi gibiydi ve Theresia, farkına varmıştı.

 

O ses, karamsar aşkıyla alay eden Kılıç Tanrısının kahkaha sesiydi.

 

“ーーGitmeliyim.”

 

Kılıç Tanrısının kahkahasını işiten Theresia yavaşça ayağa kalkmıştı.

 

O alaycı ses şimdi bile Theresia’nın kulaklarında yankılanmayı sürdürüyordu. Fakat Kılıç Tanrısı kendisine böyle gülerken her şeyi kaybetmeyi kabullenemezdi.

 

Her şeyi en büyük abisinin omuzlarına yıkmış ve ölmesine izin vermişti.

 

Kendi sorumluluklarını bir büyük abisine, küçük kardeşine ve amcasına yüklemiş ve ölmelerine izin vermişti.

 

Ama onuーー yalnızca onu, Wilhelm’i vermeyeceğim.

 

Çünkü o kılıç, o çelik, o kişi bana, sadece bana ait.

 

“Carol, hazırlan.”

 

“Theresia-sama……? Ama, bedeninin durumu……”

 

“ーーHazırlan.”

 

Theresia’nın bedeni nedeniyle endişelenen Carol, ikinci emirle birlikte sırtını dikleştirmiş, hızlıca harekete geçerek Theresia için gerekli tüm hazırlıkları anında halletmişti.

 

İlk savaşından bu yana hiç giymediği savaş zırhı ve kan tanımayan uzun kılıcı.

 

“Bu defa, hata yapmayacağım.”

 

Kılıcını tutan ve yeminini eden Theresia, Carol ile birlikte bir hışımla arabaya atlamıştı.

 

Wilhelm’i kurtarmak için gelen arabaların sayısı, Theresia’nın beklediğinden çok daha fazlaydı. O arabalardakiler, onunla aynı birimden olan veya zamanında onlar tarafından kurtarılan kişilerdi.

 

Ancak sımsıkı kılıcını tutan o genç figür, hiçbir yerde görünmüyordu.

 

Şimdiye kıymetli bir kılıca dönüşerek parlaklığı ve keskinliğiyle pek çoklarının dikkatini çekmişti.

 

ーーWilhelm’in memleketinin ana hatları çoktan un ufak edilmişti.

 

Öfke nidaları yankılanıyordu ve savaş alanı kan ile yanık kokularıyla kaplıydı.

 

Bu korkunç manzarayı gören Theresia’nın midesi bulanmıştı. Daha önce savaş alanında durduğunu defalarca hayal etmişti ancak gerçeklik, beklediğinden çok daha acınasıydı.

 

Yaraların açıldığı, canların alındığı, kanların döküldüğü savaş alanına önceden hazırlanmanın anlamı yoktu.

 

“Her ne pahasına olursa olsun, Wilhelm’i arayın!”

 

Sesi yükselen kişi, bir savaşçı grubunun lideri olan Bordeaux Zellgef idi. Öfke dolu bu talimatıyla birlikte kaya gibi zırhlar giyen grup hep birlikte harekete geçmişti.

 

“Theresia-sama! Biz ne yapmalıyız……”

 

Carol’un sesi de yükseliyor ve ondan gelecek talimatları bekliyordu fakat Theresia onu duyamıyordu.

 

Bordeaux’un grubu, Wilhelm’in memleketini yok eden karşı grup askerleriyle çarpışıyordu. Ve Theresia, o yoğun çarpışmalar esnasında belli belirsiz de olsa onu sezmişti.

 

“Theresia-sama!?”

 

Fark ettiği anda da bacakları harekete geçmişti.

 

İnsanların çarpıştığı savaş alanında, ardında zerre toz bırakmadan koşmaya başlamıştı. Hiç bakmasa da nereye gittiğini biliyordu.

 

Çamurların arasına dalıyor, ceset yığınlarının arasından geçiyor ve öfke nidalarıyla ölüm feryatlarının üst üste bindiği bir noktaya ilerliyordu.

 

İşte Theresia, o karanlık noktanın öteki tarafında, onu görmüştü.

 

Yere yığılmış haldeki Wilhelm’in önünde, devasa kılıcı kalkık halde dikilmekte olan yeşil yarı insanı.

 

Suratı kana bulanmış Wilhelm’in bakışları kılıca çevriliydi. Dudakları kımıldıyordu. Kırılgan, güçsüz bir sesle mırıldanıyordu.

 

“Ölmek, istemiyorum……”

 

“ーーーー”

 

Sorun yok.

 

Sorun yok, dedim.

 

“ーーーー”

 

Theresia artık hiçbir şey duyamıyordu.

 

Yalnızca az önce işittiği fısıltıyı düşünüyordu.

 

Uzun kılıcını ellerinde savurmuştu. Hafifti.

 

Ses çıkarmamış, herhangi bir şok dalgası yaratmamış, yarı insanın boynunu rahatlıkla kesip geçmişti.

 

Ardından Wilhelm’in üzerine devrilmesin diye kılıcı tutan o koca bedeni tekmelemişti. Aynı zamanda kana susamışlıkla dolu bağırışlar, enerjik bir şekilde narin bedenli Theresia’ya yaklaşmaya başlamıştı.

 

Hepsinin yörüngesini hissedebiliyordu. Onları okuyabiliyordu. Teninde hissedebiliyordu.

 

Onlardan kaçınan Theresia, kılıcıyla görebildiği gizemli bir ışıltıyı takip ediyordu.

 

Ansızın gökte süzülen gizemli, beyaz ışıltılar belirmişti. Daha da gizemli olansa, kılıcıyla o ışıltıları takip etmesi gerektiğini biliyor olmasıydı.

 

Takip ediyor, takip ediyor, kılıcı o beyaz ışıltıların üzerinde kayıyordu.

 

Rüzgar gibi dans ediyor, yarı insanların bedenlerini parçalıyordu.

 

Uzuvlarını kesiyor, boğazlarını eziyor, karınlarını deliyor, canlarını alıyordu.

 

『Kılıç Azizi İlahi Koruması』ve 『Ölüm Tanrısı İlahi Koruması』nihayet buldukları şansla patlama yapıyordu.

 

Bir bileği kesecek olursa o yara iyileşmezdi.

 

İç organlarını kesecek olursa kanama durmazdı.

 

En ufak yaralar bile en nihayetinde rakiplerini tüketirdi.

 

“ーーーー”

 

Theresia göz ucuyla Wilhelm’in ayağa kaldırılışını izliyordu.

 

Onu kaldıranlar Carol ve kalkanlı bir gençti. Wilhelm’i alır almaz bu sahneden ayrılmaya niyetliydiler.

 

Evet, bu doğru.

 

Acele edin ve Wilhelm’i buradan uzaklaştırın.

 

“Theresia-sama…… ~hk.”

 

Theresia’nın kılıcını savurduğunu gören Carol boynunda asılı kolyeye tutunmuştu. Ve Theresia, onun dua ediyormuş gibi görünen bu hareketini birazcık komik bulmuştu.

 

Sanırım. Tam da Carol’un söylediği gibiymiş, değil mi?

 

Sahiden de herkesten daha güçlüymüşüm ve öldürme işinde herkesten iyiymişim.

 

ーーKeşke, bunu daha erken fark edebilseydim.

 

“ーーーー”

 

Gençler bir an önce oradan götürebilmek için Wilhelm’i tutuyordu.

 

Wilhelm ise derin yaralarına rağmen onuna aynı şeyi yapabilmek için çamurlara bastırıyor, karşı koyuyordu.

 

Neyse ki varlığı nihayet oradan silinmişti. Bunu hissedebilen Theresia ise rahatlamıştı.

 

Bu rahatlıkla birlikte bir, iki, üç can daha almıştı. Kolayca, tasasızca.

 

Kesiyor, kesiyor, biçiyor, öfke nidaları ve ölüm feryatlarına dalıyordu.

 

Kılıç Tanrısının sonu gelmeyen bağırışını ortadan kaldırıyordu.

 

Lütfen onun, çaresizce yaşama tutunan onun sesini duymama müsaade et.

 

Böyle dövüşme sebebimi nazikçe açıkla.

 

Lütfen, kılıcımın Wihelm’i kurtarabileceğine inanmama izin verーー

 

#Gerçekten çarpıcı bir bölümdü. Theresia’nın hikayesini bilmiyordum. Onun başından beri güçlü, inatçı, sağlam iradeli bir kadın olduğunu sanıyordum. Ardında böyle üzücü bir hikaye olduğunu, o hale gelmek için büyük badireler atlattığını, tüm kardeşlerini yitirdiğini yeni öğrendim. Wilhelm ile tanışma ve yavaşça bir ilişki geliştirme hikayesi de çok hoşuma gitti. Bakalım bu hikayenin devamı nasılmış ve Theresia karakterine nasıl veda edecekmişiz, haftaya geri kalan kısımda görüşmek üzere!

*Bu arada ben bir sonraki kısmı atana dek yılbaşı akşamını geride bırakmış olacağız. O yüzden şimdiden size 2020den çok daha huzurlu, sakin bir yıl diliyorum. Umarım daha güzel günlerde görüşürüz!






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 22073 Üye Sayısı
  • 821 Seri Sayısı
  • 40933 Bölüm Sayısı


creator
manga tr