Cilt 5 Bölüm 67 [ Liliana Masquerade ] (2/2)

avatar
1089 5

Re:Zero Kara Hajimeru Isekai Seikatsu - Cilt 5 Bölüm 67 [ Liliana Masquerade ] (2/2)


Çevirmen : Clumsy



Priscilla: “—Beklenildiği gibi, bizzat hazırladığım plan gerçeğe dönüştü.”

 

Alevler içerisinde kan kırmızı bir kılıç vardı ve o güneşi tutan Priscilla kuvvetli bir kahkaha atmıştı.  

 

Şarkı onun kulaklarına da ulaşıyordu.

 

Liliana yanan kontrol kulesindeki sahnesinde, olabilecek en parlak şarkıyı icra ediyordu.  

 

Alevler Yang Kılıcının kontrolünde olsa da yaydıkları ısı sahte değildi. Kulenin ısısı kritik bir seviyedeydi ve taş kule kavurucu bir his veriyordu. O anda atlayıp gitmek isteyeceği kadar sıcak olduğu kesindi.

 

Buna rağmen acının sebep olduğu şikâyet ve sızlanmalar, Liliana’nın tüm hislerini yansıtan bu şarkıda tespit edilmiyordu.

 

Sebep orada olmamaları değildi. Daha ziyade bu katıksız acı, şarkının saflığına erişmişti.

 

Ne aptalca bir sonuçtu. Yalnızca bir aptalın ulaşabileceği, aptallık mertebesinde bir sonuç.

 

Mantığın ötesine geçebilecek bir sonuca ulaşan bir aptalın doruk noktası.

 

Priscilla: “Aptallığı gerçekten büyüleyici. Aptallık kadar aptal. Yaşamayı hak etmeyen ama eşsiz bir neşesi olan bir aptal. Ve dahası neşeden de öte bir değeri olduğunu kanıtladı. Bununla da benim saygımı hak ediyor.”

 

Priscilla’nın bu monoloğunu tamamlamasına fırsat kalmadan başının üzerinden ve sol yanından yanan zincirler yaklaştı. Yılanın çenesi de bir alev eşliğinde Priscilla’nın adımlarını hedefledi.

 

Nahoşluğun zirvesindeki Priscilla homurdandı.

 

Ve Yang Kılıcını kaldırdı, kan kırmızı kılıç bir eğimle parıldadı.

 

Yukarıdan ve soldan eşzamanlı yörüngelerle yaklaşan zincirleri zor kullanarak parçaladı. Aynı saniyede iki canlı sesin yükselişiyle de deli, kıvılcımlara pis bir şekilde hırladı.

 

Sirius: “Sen de o kız da öyle can sıkıcısınız ki! Onunla ne farkımız var! Yöntemlerimiz farklı olabilir ama temeli aynı! Sadece bunun mantığını sergiliyor işte!”

 

Sirius yüksek bir sesle bağırarak yanık zincirlerini yakına çekti.

 

Kollarını büküp öfkeyle ateş yaratan, siyah pelerini şiddetle sallanan delinin gözleri, yanan kontrol kulesinin üzerinde dans eden Liliana’nın üzerindeydi.

 

Liliana’nın [Telepati İlahi Koruması] öyle inanılmaz bir güçteydi ki o delinin algısını etkilemeye bile gücü yetiyordu.

 

Şarkının etkileri, başkalarının duygularındaki değişimlere böylesine duyarlı olan deliye sınırsızca ulaşıyordu.

 

Şehrin vatandaşları, kalplerine kök salan [Öfkeden] kurtulmuştu.

 

Hala beyaz alevlerle yanmakta olan kanalın diğer tarafında dikilen insanların gözlerinde delilikten eser kalmamıştı. O gözleri dolduran şey şevk değil, naifçe süzülen gözyaşlarıydı.  

 

O gözyaşlarını tetikleyen duygunun ne olduğu belirsizdi ve deli, o biçimsiz hissi üstlenmeyi başaramıyordu. Çünkü tek bir duyguya yoğunlaşılmıyor, değişip duruyordu.

 

Sirius: “O kişi, o kişi var olduğu sürece, kanıtlanabilir…! Neden yolumu kesmek için karşıma çıkıyorsunuz! İnsanlar sahiden birilerini takip etmek, bir olmak istiyor! Dünya böyle dönmeye devam ediyor! Ama buna rağmen!”

 

Priscilla: “Şarkının doğası gibi ona eşlik eden hisler de değişkendir. Klasik şarkılar etkileyicidir ve her birinin “hoş” tanımı farklılık gösterir. Rahatsız edici hisler hakkında bağırıp durmak ama en hayati olana dair böylesine sığ bir anlayışa sahip olmak… işte ‘aptallık’ denen şey budur.”

 

Sirius: “Yeter artık!!”

 

Priscilla’nın merhametsiz konuşması karşısında gözleri irileşen Sirius, hırlayarak kollarını önünde bağladı. Avuçlarının çarpışıyla zincirler sallandı ve iki kolu da kıvrılmış zincirleri şiddetle çözmeye koyuldu.

 

Kollarının derileri sıyrıldı, eti kazındı ve acı içerisindeymiş gibi davranarak kollarını iki yana açtığı gibi ayrılmış zincirleri zorla savurdu.

 

Savrulan zincirlerin yörüngesi etrafında dönen alevlerin kabarışıyla da girdap, çizebildiği yayın zirvesine ulaştı.

 

Kavurucu alevler, Sirius’un ısısının uyanışıyla yuvarlak bir diske çevrildi.

 

Priscilla: “Acaba, o bandajlar bu yaralar için olabilir mi?”

 

Bandajların sebebi yanık yaralarıydı. Sebep gerçekten tanık olduğu şeyse, bu sahiden aptallıktı.

 

Olabilecek en büyük güç ve tehlikeyle karşı karşıya kalan Priscilla’da hiçbir değişim yoktu.

 

İki alev yılanı güçlü alevlerini birleştirmişti.

 

Priscilla ise alev girdabına ilgisiz bir ifadeyle bakmakla yetiniyordu.

 

Sirius: “Hislerin titreyişi… duyguların tüketilişi, bu yoğunluk, bu [Öfke]!”

 

Mide bulandıran ve midesi bulanan Sirius’un alevleri ısı dalgalarına çevrilmişti.  

 

O alevler yaklaştıkça dönüyordu.  

 

Metal bir zincir olmaktan çıkmışlardı. Alevler gelişir gelişmez zincir rolleri sona ermişti.  

 

Görevini tamamlayan zincir bir anda kaybolmuştu ve Priscilla’ya yalnızca alevleri ilerliyordu. Tüm dünyayı kuşatırmış, gökten alçalan bir bulutmuş gibi görünen, saldırıları dur durak bilmeyen bir ısı öbeğiydi.

 

Kaçınmak tamamen imkansızken tek savunma, o alevler tarafından yutulmak olabilirdi.

 

Alevin kendisi içinse yine tek bir seçenek söz konusuydu.

 

Priscilla: “—Kararım göklerin kararı olacak, Yang Kılıcının ışığı onunla bir olup takip edecek.”

 

Yaklaşan alev dalgasıyla karşı karşıya kalan Priscilla, bu sözler eşliğinde Yang Kılıcını kaldırdı.

 

Bu duruma karşı herhangi bir rahatsızlık sergilemeksizin kılıcını kaldırmakla yetindi.

 

Sirius: “Kaybol—!!”

 

Priscilla: “——”

 

Ve çarpışma anında Sirius, Priscilla’ya yönelik zehirli nefretini kustu.

 

Priscilla onun öfkesini dikkate almıyordu. Ona ulaşan tek ses, şarkıydı.

 

Isı dalgası bedenini tüketir tüketmez Yang Kılıcı değişime uğradı.

 

Öncesinde tüm mücevherleri ışıldayan bir kılıçken o ışıltı ansızın gözden kayboldu. Artık Priscilla’nın elinde yalnızca kan kırmızı bir ışık ve kan kırmızı bir kılıç vardı.

 

İşte böylece kılıç, ışıkları olmaksızın alevlerle buluştu.

 

“——”

 

Mücevherlerin parlaklığını yitirince sıradan bir çeliğe dönüşmüştü — ve bu yüzden yaklaşan alevlere meydan okuyamazdı. Bir gözlemci olsaydı, durumu bu şekilde yorumlayabilirdi.

 

Fakat sonuç bu yoruma tamı tamına zıttı.

 

Priscilla: “— Tamamen nafile.”

 

Yang Kılıcını yana savuran Priscilla, bu şekilde mırıldandı.

 

Alevler tarafından tüketilip ortadan kaybolmuş olmalıydı.

 

Ama varlığı henüz kaybolmuş değildi. Bununla da kalmamıştı; bedeni ısı dalgasının artçı etkilerinden en ufak bir iz taşımıyordu, her zamanki güzelliği ve sağlamlığındaydı.

 

Güçlerini yenileyen alevler, herhangi bir iz bırakmaksızın bertaraf edilmişti.

 

Yalnızca Yang Kılıcının parıltısı, alevlerin gittiğinden haberdarmış gibiydi.

 

Priscilla: “Mm—”

 

Yang Kılıcını sımsıkı tutan Priscilla’nın ifadesi değişmişti.

 

Bir zamanlar özgüvenli bir gülümseme barındıran yanakları katılaşmış, adımları hızlanmıştı.

 

Hemen görüş alanındaki Sirius hızla ilerlemekteydi.

 

Delinin şiddetli koşuşu, onu Priscilla’dan uzaklaştırıyordu. Alevlerinin yarattığı sonucu kontrol etmeden koştuğu belliydi.

 

Bu da demek oluyordu ki Sirius’un hedefi başından beri Priscilla değildi.

 

Sirius: “Şu içe işleyen şarkıya bir son ver—! O kişiyle paylaştığım [Öfkeyi] kafana göre reddetmeye kalkma—!”

 

Gözleri kanlıydı.

 

Sirius doğruca Liliana’nın şarkı söylediği kuleye koşturuyordu.

 

Kuleyi çevreleyen beyaz alevler, Liliana’nın özgür kalmasına olanak sağlayan cinstendi. Sirius’un oraya daldığı takdirde yanacağı kesindi.

 

Böyle bir şeyi o deli bile anlayabilirdi. Öyleyse hedefi,

 

Priscilla: “Günahkâr, beni zorladığın şey—”

 

Momentumla atılan Priscilla’nın formu avluyu yarıp geçiyordu. Sirius sahiden de hızlı olsa da Priscilla ondan daha üstündü.

 

Böylece Sirius’un başlangıçtaki avantajı heba olurken Priscilla, Yang Kılıcını o deliye doğru savurdu. Deli, istese bile kendisini savunamazdı. Kolunda zincirleri olmadan Priscilla’nın kılıcını karşılamasına imkân yoktu.

 

Priscilla: “Dur, vatandaş—!”

 

Sirius: “Ne can sıkıcısın, dursana artık!!”

 

Priscilla: “——!?”

 

Yang Kılıcı Sirius’u kesemeden önce Priscilla’nın bedeni havada duraksadı. Tüm bedeni zorla yerine mıhlanmışçasına donarken de boğazı ani bir güçle yakalandı.

 

Sirius bacaklarını kaldırdı ve paçalarından bu savaşta çok tanıdık hale gelen bir zincir sesi yükseldi—

 

Priscilla: “Tch!”

 

Koldan ziyade bacaklarına dolanan zincirden gelen bir darbe, Priscilla’nın yerinde kalakalmasına yol açmıştı.

 

Tüm bedenini donduran bir saldırı sonrası kendisini savunması imkansızdı.  

 

Kolun gerçekleştirebileceğinden birkaç kat daha hızlı bu hiddetli saldırıyla birlikte Priscilla’nın saygın yüzü önden hırpalandı. Ve çeliğin ete değiş sesi çınlarken turuncu saçlarındaki tokanın gevşeyişiyle güzel saçları etrafa dağıldı.

 

Suratında herhangi bir yara yoktu. Ama gururu yara almıştı.

 

Zincirin gücü azalmış olsa da Sirius iyice uzaklaşmıştı.

 

Bu sırada kontrol kulesine yaklaşan Sirius, doğal sınırlar dışında hareketlerle beden gücü ve ağırlığını zincirlerine verdi, sonra da tüm bedeninin gücünü çekti.

 

Ve alevden yılanlar vahşi bir momentumla kontrol kulesine savrulurken taş kulenin temeli bir uğultuyla çöktü. Parçalanan, çöken temel alev dalgalarıyla tüketildi ve koca alevlerin etkisiyle eğildi.

 

— Liliana o taş kuledeydi.

 

Taş kule tek bir hareketle eğilip çökmeye başlamıştı.

 

Turuncu saçları omuzlarına dağılmış olan Priscilla, kulenin çöküşünü irileşmiş gözlerle izliyordu.

 

Sirius’un silueti görünüyordu. Ama eğik kulenin tepesindeki Liliana’nın siluetinden eser yoktu.

 

Fakat buna rağmen,

 

Liliana’nın şarkısı devam ediyordu. Zemin çökse bile, bir yıkımla karşılaşsa bile.

 

Liliana görevini yerine getiriyor, insanların kalplerini yatıştırmayı sürdürüyordu.

 

“—Bu da demek oluyor ki!”

 

Ve böylece Priscilla, hiç tereddütsüz Sirius’a yaklaşmaya başladı.

 

Liliana’nın sesi kesilecek olsaydı, insanların kalpleri yeniden Sirius’a dönecekti.

 

Saliselik bir karar veren Priscilla, Yang Kılıcı ışıldarken zemini tek tekmeyle parçaladı.

 

Sirius: “Merhametsiz egoist! Böyle bir kibirle empati kurma! İnsanlarla hiçbir bağlantısı olmayan sen kusurlusun, karşılıklı anlayış ve birlik olmaksa insanların doğal hali!”

 

Kontrol kulesini yok eden Sirius, Priscilla’nın öfkesine yakalanmıştı.

 

Zincir sıçradı, ucu arkaya çarptı. Hareketli alevler hızlıca patlama yaparak Priscilla’nın bedenine ulaştı ve onu geri püskürttü. Bir duraksamanın ardından ise adımlar devam etti.

 

Isı dalgası altındaki Priscilla’nın gözlerinde hiçbir sarsılma yoktu.

 

Aynı şey Sirius’un deliliği için de söylenebilirdi. O deli artık hiçbir ses işitemiyordu.

 

Burada bir son bulacaktı.

 

Su ve ateş gibi karışan ikiliden geriye yalnızca biri kalabilirdi.

 

“——”

 

Eğik kontrol kulesinden bir ayrılma sesi çıkarken kırık taşlar dağıldı, dumanlar çıktı, alevler saçıldı ve avlu alevli bir cehennem manzarasına dönüştü.

 

Kulenin düştüğü noktadaki kanalın çevresinde dikilenler gözlerinden dökülen yaşlarla çığlık atarak kaçışıyordu. Fakat o yaşlar keder gözyaşları değildi.

 

Başka bir şey içindi.

 

Şarkının sesi içindi.

 

Sirius: “Bir olarak sevmek—”

 

“Yo. —Sevgiyi hoşgörüyle kabullenmek farklılıklara müsaade eder. Herkesin aynı kişiyle aynı şeyleri hissetmesi, aynı hisleri paylaşması, mide bulandırıcı iğrenç ve mide bulandırıcıysa…”

 

Zinciri savurmak için diz çöktü, saldırıyı karşılamak için eğildi.

 

Mesafe kısaydı ve savrulan zincirin sesi çınlıyordu.

 

Çeliğin çelikle çarpışma sesi, yıkılan kontrol kulesinin kükreyişi tarafından yutuluyordu.

 

Priscilla’nın sesi Sirius’un kulaklarına ulaştı.

 

Priscilla: “Bitti.”

 

Sirius: “Benden iyi bileceğini mi düşündün?”

 

Fakat tam da Priscilla Yang Kılıcını sallarken Sirius, ceketini açtı.

 

O delinin belinin etrafında da elleri ve ayakları gibi sımsıkı zincirler dönüyordu ve o zincirlerle bağlanan beden…  

 

Kıvırcık sarı saçlı genç bir kıza aitti.

 

Priscilla’nın bilmediği şey, o kızın adının Tina olduğuydu. Tina, bu hengamenin başından bu yana Sirius tarafından rehin alınmış durumdaydı.

 

Subaru [Öfkeyle] ilgili stratejisini paylaşırken bundan bahsetmiş olsa da bu mesele, Priscilla tarafından hatırlanmamıştı.

 

“Mmm!”

 

Buna rağmen Priscilla, hiç tereddüt etmeksizin Yang Kılıcını önündeki rehineye doğru savurdu.

 

Yang Kılıcı da momentumunda hiç tereddüt olmaksızın Tina’ya ve Sirius’un bedenine doğru alçaldı. Kılıcın korkutucu ısısıyla ünlü keskin kısmıysa kızın bedenini saran koruyucu zincirleri sessizce parçalayarak ikiye ayırdı.

 

Sirius: “Oh aman oh aman?”

 

Priscilla: “Yang Kılıcım canının istediği şeyi rahatlıkla yarabilir.”

 

Bağlı kızın bedeni böylece özgür kaldı. Yere düşen kız gözyaşlarıyla lekelenmiş suratını kaldırdı ve bedenini aşan kılıcın dokunuşuyla karşılaşınca anın şaşkınlığıyla elinde olmadan yığılıp kaldı.

 

Ama sonuç olarak genç kızın bedeninde herhangi bir acımasız kılıç yarası görünmüyordu.

 

Onun yerine Sirius saldırıya uğramış ve geri çekilmişti.

 

Yarasına bakan deli, yavaşça sarsarak yeniden Priscilla’ya döndü.

 

Sirius: “Bu ıstırap… sen…”

 

Priscilla: “Acından bahsetmene ne lüzum var? Bir olmakla ilgili hiçbir şey umurumda değil. Bir başına öldüğün sürece bu boş konuşmalarını daima ama daima taşıyacaksın.”

 

Diyen Priscilla kılıcını yeniden savurdu.

 

Ürpertici bir ses ve momentumla Sirius’un bedeni taşların üzerinde kasıldı, taze kanları döküldü ve kanala doğru savrularak suya battı.

 

Suyun sesinin yükselişiyle Priscilla’nın bakışları Yang Kılıcına çevrildi.

 

Priscilla: “Nihayet bitti mi? Amma can sıkıcı.”

 

Bu sözlerden sonra yıkık kontrol kulesi tamamen devrildi. Çoğu moloza dönmüştü ve Liliana’nın durmakta olduğu çatı katı da yıkımla birlikte moloza dönen kısımlar arasındaydı.

 

Yıkık kontrol kulesinden — tabii ki hiçbir şarkı yankılanmıyordu.

 

Bu sırada o moloz yığınına bakarak gözlerini kısan Priscilla’ya hitap eden genç bir ses yükseldi.

 

Tina. Hala hayretler içerisindeydi ve kafasını eğen Priscilla, Tina’nın gözlerinin titrediğini, gözyaşlarının damlamaya başladığını görebiliyordu.

 

Rahat bir nefes aldı.

 

Yang Kılıcı çoktan gözden kaybolmuştu.

 

Aynı şekilde kanalı aydınlatan beyaz alevlerin de kayboluşuyla pek çok kişi yaklaşmaya başladı. Birkaçı yıkık molozlara yönelmişti ve orada gömülmüş olması gereken şarkıcıyı, Liliana’yı arıyordu.

 

Priscilla: “Böyle bir gecede etrafta yalnızca bir grup gürültücü vatandaş var. Bir şarkıcının sahne alışı olması gereken şey, sıradan vatandaşların bayağılığından ibaret hale geldi. Ne yorucu.”

 

Her zamanki ilgisizliğiyle bakınıyor olsa da o ilgisizliğin içerisinde sezilen bir duygu mevcuttu.

 

Priscilla bir yandan ağlamakta olan Tina’ya bakıyordu, bir yandan da kanal sularına.

 

Priscilla: “Ama, fena değil. Övgümü kazandı.”

 

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

 

Sularla birlikte yavaşça akıp gidiyor.

 

Canlılıkla dolup taşan ağrılı bir beden, nasıl ifade etmeli, yaralarla kaplı bir beden mi demeli? Nasıl anlatabilirim, travma dolu mu desem? Başka bir deyişle, kımıldamayı bile başaramama hissi.

 

“—Oh, —ah.”

 

Çıt çıkartacak enerjiden bile yoksun, parmak uçları bile hareket edemiyor.

 

Neyse ki bu ozanın kıyafeti bayağı açıktı, çok az kumaşı vardı ve bu sayede düşüşe rağmen suları çekmenin verdiği ekstra ağırlık olmayınca hayatta kalma ihtimali yükselmişti.

 

Fakat şu anda yüzmeye ayıracak enerjisi olmayan benim için öylece sularda sürüklenmek bile zar zor başarılan bir iş.

 

Ehh, yalnızca böyle sürüklenmek bile, er ya da geç soğuktan donmak anlamına gelmez mi, bu da bayağı can sıkıcı olmaz mı!?

 

İçimden bir ses haykırdı.

 

Bu şekilde uyuyakalacak olursam. Ölürüm.  

 

Yo, yo, yo, yo, yo, yo, yo, yo.

 

“—Ah, —eh.”

 

Yanan kule, bir alev.

 

Tüm bedenim kavrulmuşken sulara düşmek başta hoş bir serinlik vermişti ama şimdi soğumaya başlıyor… eh, bu kötü haber demek.

 

Bu arada, kaçmayıp da suya düşene dek çökük kulede kalıp şarkı söylemek muhtemelen daha feciydi…

 

Çünkü iyi hissettirmişti. Öyle ki bugüne dek o an için yaşadığımı düşünmüştüm.

 

Zaten o da böyle sorunsuz bir gelişme umut etmişti.

 

Görünen o ki, her şey bittiğine göre, Priscilla-sama ölmüş olmadığı sürece, her şey muhtemelen sorunsuz gitmiş demekti. Bu iyiydi.  

 

E iyi öyleyse.

 

Bir ozan olmak için.

 

Bir ozan olmak için, ulaşılması gereken arzular, elde edilmesi gereken bir şeyler, bir bağlamda, gerçekleşmiş olmalıydı.

 

Belki tarihteki klasik şarkıları geride bırakma arzusuna henüz ulaşılmamıştı, ama, buradaki herkes kurtarıldıysa, onları kurtarmanın bir parçası olduysam, bu, bir aile yemeğinde bahsini açmak için hoş bir şey olabilir… İnsanların kalplerinde hoş bir iz bırakmak, bu dünyada, dört gözle beklediğim ufak bir şeydi.

 

Bu arada, az önce duyulan tuhaf çığlık, muhtemelen hala bu dünyada yaşadığıma dair bir sinyaldi.

 

Kesinlikle hemen hemen her şeyin yorucu olduğuna dair bir his söz konusu…

 

Bir ses, yaşama dair bir kanıt. Ah, ölümle karşı karşıyayken, böyle soğukkanlı olmayı nasıl başarıyorum? Gerçi, sonlanma zamanı gelmiş gibi görünüyor.

 

Çok şey yaşansa da genel olarak mutlu bir hayattı.

 

Ehh, bu zamana kadarki her şey için çok teşekkürler — çok teşekkür ederim!

 

“Of! Of! Kafam acıyor!”

 

“Aah! O da neyin nesiydi? Liliana?”

 

Kafası sertçe çarpılmış, kanalda yüzen tekne gibi bir şeyle çarpışmış gibi gelmişti. Evet, muhtemelen öyleydi.

 

Ve tekneden gelen, tanıdık bir adamın sesiydi.

 

“Liliana! Seni yeniden gördüğüme çok sevindim! Ama neden kanaldasın? Yo, önce seni yukarı çekmek lazım. Bekle beni!”

 

Korkunç derecede acı verici olsa da öyle şaşkındım ki seslenmeyi unutmuştum.

 

Ah, bu arada, görünen o ki Kiritaka-san beni yukarı çekiyordu.

 

“Tamamdır, az kaldı… oldu, yakaladım!”

 

Kiritaka-san ellerini kanala uzatmış, süzülen bedenimi kaldırıyordu.

 

İşte o anda, ah, eli kıymetlime dokundu!!

 

Ama, eh, şu anda buna delirecek gücüm yok. Yani sorun değil.

 

Tekneye çekildim, yine de hareket edemiyorum.

 

Kiritaka: “Bedenin çok soğumuş. Beni bekle, Liliana. Bir ateş taşı kullanacağım. Ve üzerindeki suları sileceğim. El üstünde tuttuğum kişi olarak senin sırılsıklam kalmana izin veremem.”

 

Bir havluyla yüzümü ve saçlarımı sildi.

 

Hareketleri beklenmedik şekilde kibardı, centilmence bile denilebilirdi.

 

Bir anda bir rahatlama hissi yükseldi.

 

Bir nefes aldım, ansızın iç çektim.

 

Liliana: “Kiritaka… neyin peşindesin?”

 

Kiritaka: “Ben mi… beni mi diyorsun? Ehh, tabii şu anda, şehri geri almak için yapılacak çok iş var!”

 

Gurur duyduğu perçemi geri itti, dişleri ışıldıyor da olabilirdi.

 

Gözlerimi açacak gücüm olmadığı için göremiyordum ama zihin gözümün yüzeyinde görünüyordu.

 

Gülmeden edemedim, bu da Kiritaka’yı şok etti.

 

Kiritaka-san’ın tüm problemlerini dinlemek istiyorum ve sana söylemek istediğim şeyler de var. Şu anda gerçekten uykum var ama sana söylemek istiyorum.

 

Liliana: “Gerçekten uykum var, sonrasında, uyuyacağım, ben…”

 

Kiritaka: “Ah, ah, tamam. Seni güvenli bir yere götüreceğim, endişe etme.”

 

Liliana: “Uyumakta olan bana, kötü bir şey yapmazsan… sonrasında, sonrasında konuşacağız…”

 

Kiritaka: “Ueee!?”

 

Yo, belki de önce söyleyeceğim şeyi söylerim.

 

Ama gözlerimi açarsam belki… yo, kesinlikle, utanç verici sözler paylaşılır, can sıkarsın.

 

— Senin [Şarkıcın] olmak harika, en azından bu kadarını söylemeye hazırlanmamda sakınca yok.

 

#Ve böylece Liliana bölümlerinin sonuna gelmiş bulunuyoruz. Ne yalan söyleyeyim, son bölüm biraz hoşuma gitti. En azından iyi bir kapanış oldu. Liliana Kiritaka ile kavuştu ve ikisinin de sağ olduğunu görmüş olduk. Herkesin durumu iyi. Sirius’un sonu biraz muamma. Priscilla’nın da gerçekten güçlü biri olduğu tüm bu mücadele boyunca iyice vurgulandı. Tabii bu beş koca bölümde olanları tek paragrafta da özetleyebilirdik ama olsun. Yaşandı bitti arkadaşlar, bir sonraki bölümün adı ‘İsim Yiyen Gurme’. Orada görüşmek üzere!






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 21985 Üye Sayısı
  • 840 Seri Sayısı
  • 40728 Bölüm Sayısı


creator
manga tr