Cilt 5 Bölüm 66 [ Liliana Masquerade'in Sahnesi ] (2/2)

avatar
612 3

Re:Zero Kara Hajimeru Isekai Seikatsu - Cilt 5 Bölüm 66 [ Liliana Masquerade'in Sahnesi ] (2/2)


Çevirmen : Clumsy



“——”

 

Kafamı kaldırdım, gözlerimi alevlerle sarılmış kanal sularında gezdirdim.

 

Beyaza çalan ateş duvarının diğer tarafında, karşıya geçecek bir yeri olmadan öylece dikilen bir sürü kişi vardı. Hepsi de farkındalığını yitirmiş şekilde hislerin büyüsüne kapılmışlardı.

 

Cesedi andıran seslerini işitebiliyordum.

 

Bir ozan olarak özel yanlarımın yalnızca ses çıkarmak ve işitmek olmasından kaynaklanan özgün kulaklarım sayesinde o sesler ardı arkası kesilmeden yankılanıyor gibi geliyordu.

 

— Çok korkunç, çok üzücü, kurtarın beni, ne acılı, neden, neden, yapmıyorsunuz!

 

Kırgınlıklar bir girdabın içerisindeymişçesine savruluyor, feryatlar sonsuzluğa dek uzanıyor, ben de bu sesleri işitebiliyordum.

 

Bu empati denen şeyin sonucu muydu ki? Yoksa bir olmak denen şeyin sonucu muydu? Sözde birlik böyle bir şey miydi?

 

Liliana: “Özgür, bırakmalı…”

 

Bir olmak ile her ama her şeyin tıpatıp aynı olması aynı şey olamazdı.

 

Erkekler, kadınlar, yetişkinler, çocuklar, bebekler, yaşlılar, insanlar, canavargiller, hepsinin farklı olduğu barizdi.

 

Tüm bunları bir araya getirip kargaşaya sürüklemenin ve buna herkesin birbirini anlayıp bir olması demenin—bu kelimelerin, şaka olmadığı kesindi.

 

Hem de hiçbir şekilde şaka değildi.

Priscilla: “Mutlu olmana gerek yok. Hala yapabiliyorken o huysuz çeneni kapat ve kendi yalnızlığında öl.”

 

Sirius: “Yapma. Kendini rahatlatmak için bağlantısız yalnızlığı kullanmakta ısrar edip durma. Mutluluğun nasıl bir şey olduğunu bilmiyorsan benim mutluluğuma bakıp buna bir fırsat vermenin neresi kötü? Ya da belki kalbindeki biriyle bağlanmanın verdiği neşeyi anlarsan bir gelin olmanın verdiği neşeyi de anlarsın, haksız mıyım?”

 

Priscilla: “Maalesef ben çoktan yedi kez mihrapta yürüdüm. Ve hiçbirinin sonu mutluluk gibi bir şeye çıkmadı. Değersiz standartlarını benim üzerimde kullanma, midemi bulandırıyor.”

 

Sirius: “Yedi kez mi… heeeh…”

 

Priscilla-sama Sirius’un sözlerine bir jest muamelesi yaparak Yang Kılıcını indirdi. Fakat Sirius da çelik zinciriyle şiddetli bir saldırı başlattı. Kıvılcımlar çıkıp dağıldı, kopan zincir uçarken iki figür çarpışmanın etkisiyle avlunun merkezinden uzaklaştı.  

 

İkiye bölünmüş, zincir. Beyaza çalan, söndürülemez ateşler. Ses çıkartamayan bir pozisyonda, ıstırap çığlıkları atan insanlar.

 

Benim içimde, hepsi yavaşça birleşiyor. Acaba, başarılabilir mi?

 

Teoriye dökülen durum sahiden gerçekse, doğruysa, öyleyse, başarılamaz olmamalı.

 

Sirius: “Ben yalnızca tek kişinin kalbine dokunabilmek için bariz şekilde çok fazla zaman harcamış olsam da… senin yedi şansın olmuş ve hepsini heba etmişsin.”

 

Priscilla: “Kendi cazibe eksikliğinin suçunu bana yükleme. Bu durumda senin tarafından damgalanan o zavallı adam bile seninle buluşmayı reddediyor—”

 

Sirius: “O kişiyle samimiyetle bağlıyım ve bu yüzden derinden bir aşkla da—!!”

 

Bu, dehşet etkisi yaratan bir öfkeydi.

 

Hemen ardından avlu kıpkırmızı, alevden bir yılanla parçalandı! Pricsilla-sama’nın Sirius’un kollarındaki zinciri engellediği saniyede alevler zinciri takip ederek Sirius’un kollarından ilerledi ve yükselerek Priscilla-sama’nın bedenini yuttu.  

 

Alevden yılan ağzını açıp kafadan başlayarak Priscilla-sama’nın ince bedenini tüketti. Bu hiddetli taktiğe verecek bir karşılığı olmayan Priscilla-sama yutuldu ve alevler sızdıran avlunun dışına fırlatıldı. Fakat tam batmak üzereyken ansızın nefes kesici bir şekilde kılıcıyla kendisini doğrulttu. Ancak o alevlerle kuşatılmış olmasına rağmen Priscilla-sama’nın bedeninde — en ufak bir hasar yoktu.

 

Ama bir sesle birlikte kolyesinin mücevheri bir kez daha parçalandı. Kolyenin iki tokası aynı anda çözüldü ve bir gürültüyle birlikte yere indi.

 

Sirius: “O kişiyle derin bir aşk paylaşıyorum! O adil ve içten kişinin başladığı işi bitirememiş olmasına yapılabilecek bir şey yok! O kişinin içtenliğini saf bir sevgi olarak yanlış yorumlamak fazlasıyla ağza alınmaz bir şey olur! Aaaah! Aaaaaaah! Ne kadar sinir bozucu!”

 

Priscilla-sama bir kez daha kolyesi pahasına hayatta kalmış ama Sirius’a karşı tavrı tamamen değişmişti. Deli kadınsa dişlerini gösterir gibi ağzını açıyor, çirkin sözler saçarak öfkesini şiddetle ifade ediyordu. Kollarından kırmızı bir alev tufanı yayılıyordu.

 

Sirius: “Neden hiç düşünmeden kalbimi bu derece sarsıyorsun! Kalbimin bu şiddetli sarsılışları da [Öfkeye] tutku demenin bir başka yolu! Bu titremeler ısıya yol açıyor, günahkarları kavuruyor! Senin başına da bu mu gelsin istiyorsun, seni kendini beğenmiş yalnız kaltak aaaaaaa!”

 

Priscilla: “O ağızla, o gözlerle, ne kadar da uyduruksun…”

 

Kuduran [Öfke] kendisini alevlerle kuşatıyor, üzerinde yükselen bir alev tufanıyla yavaşça kollarını kaldırıyordu. Az önce kollarından yayılan şey bir çift ince yılandı. Ve kollarını bağlayışıyla da iki form birleşerek güçlü bir yılana dönüştü.

 

Kolu dikey olarak aşağı yönelirken devasa alevden yılan Priscilla-sama’ya hücum etti. Priscilla-sama ise kaçınmak yerine saldırıyı karşılama duruşu aldı.

 

Yang Kılıcı aşağıdan yukarıya uçtu, ucu devasa yılanın kafasına saplandı!

 

Zincirin kılıçla buluşması gibi çıkmayan bir sesle yılan, hedefini geniş bir yayla kaçırdı!

 

Fakat Priscilla-sama bunun etkisiyle uçuruldu ve devamını getiremedi!

 

Sirius’un bir heyecan nöbetiyle yılanı çağırışının ardından hücum ve savunma akışı keskin bir şekilde değişmişti.

 

Priscilla-sama savunmaya geçmeye zorlanmış, metal zincir ve alevler onun uzaklaşan bedenini kovalamaya başlamıştı.

 

Nedendi bu? Sirius’un kabiliyetlerinin hafife alınamayacağı tek bakışta belli olsa da savaşı analiz edince Priscilla-sama dezavantajlı gibi görünmüyordu. Yang Kılıcının hızlıca mana tükettiğini söylemişti ama bu yüzden mi bu kadar baskı altındaydı?

 

Ya da, yoksa, belki de, bu yalnızca bir tahmin olabilirdi.

 

Ama Priscilla-sama’nın saldıramadığı şey—

 

Liliana: “Ben miyim!”

 

Hızlı bir son, yalnızca benim değil yakınlardaki herkesin başına gelecekti.

 

Bu sonuçtan kaçınmak için, vakit kazanmak için mi bu savaşı veriyordu!?

 

Yo dur bir saniye böyle bir şey nasıl olabilir ki, kendini herkesten üstün gören o kibirli Priscilla-sama böyle bir şey yapar mıydı!?

 

“Sen şarkını söylemeye hazırlan. — Yang Kılıcıma gölge düşecek olursa her ne olursa olsun o iğrenç mahlukun kafasını keseceğim. Hadi, bu olmadan önce başla.”

 

O anda, beynimde bir şey sarsıldı!

 

Savaş alanının gerçek anlamda açılmasından hemen önce, Priscilla-sama bana böyle söylemişti.

 

Yang Kılıcı sınırlarına ulaşmadan önce şarkı söylemeye hazırlanacaktım. Ve bir de vakit gelecek olursa Sirius’un kafasının geri kalanlarla birlikte acımasızca kesileceğini de eklemişti.

 

Ama bu, o vakit gelene dek, yalnızca gelmesini beklemekten— yani ilk başta şüphelendiğimden daha fazlası var demekti.  

 

Öyleyse Priscilla-sama bekliyordu. Benim şarkıya hazırlanmamı bekliyordu.

 

Hiç değilse bu sözlerden önceki zamanın sorumluluğunu üstlenmemi.

 

Liliana: “Guu, guuuu! Mmmm! Mmmmmmm!”

 

Ne kadar can sıkıcı! O kişi, lanet olsun, ne kadar da can sıkıcı! Bir duygun varsa itiraf etsene işte! O kişinin benim için beslediği duygular olduğu kesin. Yo, çünkü benden hoşlanıldığı daha önce söylenmişti, kesinlikle söylemişti. Aaahh ne acı, boş versene, bu korkunç, başka bir yolu yok mu—!

 

Liliana: “Priscilla-sama—!”

 

Durum şüphelendiğim gibiyse, öyleyse can sıkıcı bir dezavantajla savaşmak için o anda kafamdan neler geçtiğini anlıyor olmalıydı.

 

Bu yüzden Sirius’un alevleriyle kaplanan taş kuleyi işaret ettim.

 

Priscilla-sama da kafasını sesime doğru çevirip işaret ettiğim yere baktı—

 

“—Hoh”

 

O korkunç bakışlarıyla korkunç bir ifadeye büründü ama o korkunçluk bir rahatlama hissi doğururken gülüşü yükseldi.

 

Öyle kötü bir ifadeydi ki adeta ortamdaki başpiskoposun kim olduğuna karar vermek zorlaşıyordu!

 

Sirius: “Başka yerlere bakmayı kes—!!”

 

Priscilla: “Karşımda senin gibi bir rakip varken başka yerlere bakmak dikkat dağıtmaz. Eylemlerim yüzünden ders vermeye kalkma.”

 

Priscilla-sama geriye doğru sıçrarken bir yandan da kılıcıyla yaklaşmakta olan zinciri savuşturdu. Bedeni momentum kazanırken de tek bir hareketin müsaade edebileceğinden fazlasıymış gibi görünen bir hızla yanan kulenin önüne indi.

 

Kafasını kaldırıp yanmakta olan kuleye bakarken Yang Kılıcının ucunu kulenin temeline doğrultarak,

 

Priscilla: “Ne nahoş alevler. Işıklarsa ne kadar güzel, ne kadar göz kamaştırıcı.”

 

Alevin ışıklarıyla arasındaki estetik farkı benim gibi ilgisizler algılayamazdı.

 

Ama algılayamasak da açıkça görebildiğimiz bir şey vardı, o da o anda kontrol kulesini farklı tipte bir alevin kuşattığıydı!

 

Kanalı çevreleyenlerle aynı tipten, beyaza çalan alevler kuleyi de çevrelemişti.

 

Sirius’un zincirlerinden yayılan yılanlar da kan kırmızı bir şekilde yanıyor, şok edici bir ısı doğuruyor olsalar da Yang Kılıcından yayılan alevler dokunulmazmış izlenimi veren bir kutsallık taşıyordu.

 

Priscilla: “Sahne hazır. —En iyi performansını sergilediğinden emin ol.”

 

Liliana: “Tamam tamam! Anlaşıldı!”

 

Priscilla-sama yanan kontrol kulesini bir kat daha aleve boğduktan sonra bu cümleleri kurdu. Ben de hararetli bir özgüvenle yanıtlayıp kontrol kulesine doğru koşturdum.

 

Yaşananlardan aykırı tutulmuş bir havaya bürünen Sirius ise bu manzara karşısında bakışları titreşir halde ellerini bize doğru uzattı!

 

Sirius: “O kişiye olan sevgimin sembolü olarak yaktığım ateşime ne halt yaptığını sanıyorsun sen!”

 

Liliana: “Flört etmek için koca bir binayı ateşe vermek gibi acayip saçma sapan şeyleri söylemesen daha iyi edersin diye düşünüyorum!”

 

Söyledim söyledim söyledim! Vaaah ~hyahya!

 

Bir yandan koşup bir yandan arkama doğru bu konuşmayı yaparken Siruis delisinin zincirinin akıcı bir hareketle alçaldığını hissettim! Yanan zincirler! Bir ısı dalgası, ısı dalgası!

 

Saldırıya uğradığım anda daha alevler saramadan kafamın uçabileceğini biliyordum ama arkamda olanlara aldırmaksızın koşuyordum! Ve sebebi de!

 

Priscilla: “O kişi her ne yaparsa yapsın bu, benim son ana dek elimden geleni ardıma koymayacağım bir durum.”

 

Liliana: “Chiiiiiii!”

 

Priscilla-sama kaçan benliğimin yerini alırcasına zincirin ineceği yere ulaşmıştı. Yang Kılıcı da yalarcasına alçalarak o koca alev öbeğini saptırmıştı!

 

Bu sırada Priscilla-sama ve o deli arasındaki yeni çarpışmanın aralıklı seslerini işiten ben, nihayet hedefim olan yanan taş kuleye ulaştım.  

 

Liliana: “Haah, haaaah…”

 

Aradaki mesafe çok fazla olmasa da nefes almak zahmetli hale gelmiş, bedenim bitkin düşmüştü! Tüm dürüstlüğümle söylüyorum ki şu anda hiçbir şey yatağa serilmeden önce bir bardak buzlu su içmekten daha iyi hissettiremezdi. Bu gezgin bir ozana uygun bir şey olmasa da sera gibi yerlerde uzun süre geçirdikten sonra yumuşacık bir yatak dışında hiçbir şey iş görmüyordu!

 

Liliana: “Aah, gerçekten… tüm bunlar Kiritaka-san ve diğerlerinin suçu değil mi—”

 

Bu şehirde kalmama müsaade edip beni sıcacık karşıladılar. [Beyaz Ejderin Pulları] da şehrin vatandaşları da sevgilerini ifade ettiler, hatta Kiritaka-san bunu öyle coşkuyla yaptı ki beni bile afallattı. Hepsi onların suçu işte! Bu şehirde kaldığım için gezgin bir ozan olarak yollarda kalma yeteneğim zarar gördü!  

 

Ehh öyleyse, birazcık daha çaba sarf ederek — belini ve bacaklarını önceki acımasız kararlılığına kavuşturabilirsin!

 

Liliana: “Hi, iiiiiii!”

 

Aydınlanma yaşandı, dişler sıkıldı, lu-lirim ellerime sımsıkı alındı ve alevli kuleye doğru hücum edildi! Çok sıcak, çok sıcak, çok sıcak, lanet olsun çok sıcak—!

 

Kavurucu bir acı beklentisi içimde keskin bir şok etkisi doğurdu.

 

Ama -bunaltıcı bir ısı dalgasına katlandığım bariz olsa da- tenim ve saçım ve lu-lirim üçlüsünün hiçbiri o kavurucu alevler yüzünden yanmadı. Alevlerin ısısı açıkça hissedilse de hiçbir şey alev almadı.

 

Aynı kanaldaki alevler gibi burada da acı verici bir ısı duysam da yanmıyordum. Ve bu sayede Yang Kılıcının sahte ateşini tanıdım.

 

Ama bir fark vardı. Kesinlikle vardı.

 

Priscilla-sama’nın kuşandığı Yang Kılıcı o metal zincirleri yakıp geçiyordu. Aynı alevleri kullandığı bariz bir kılıçtı ama yalnızca bazı şeyleri yakıyordu.

 

Priscilla-sama’nın alevleri, neyi yakacağını seçebiliyordu. Yani, neyi yakmayacağını da seçebiliyordu.

 

Liliana: “Oooh—!”

 

E öyleyse! Bu kontrol kulesini saran beyaz alevlerin, beni yakmayacağı kesindi!

 

İnsanı paramparça edecek kadar sıcak, ölümcül görünecek kadar ıstırap verici, kendini bırakıp yerlerde yuvarlanmak istetecek kadar acılı olsa da yakmayacak, yaralamayacak, ölümcül olmayacaktı!

 

Gözyuvarlarının eriyişi, dilin kuruyuşu, saçların alevlenişi, tenin çürüyüşü, lu-lirin kavruluşu, kemiklerin çatırdayışı, etin yanışı, bilincin hiçliğe çevrilişi, tüm bunlar bir illüzyondu—!

 

Sıcak değil, çok sıcak, çok sıcak, çok sıcak, sıcak değil, sıcak değil, çok sıcak, canıma susadım, ölmek istemiyorum, çok sıcak, sıcak değil, sıcaksıcaksıcak ama çok sıcak olsa da—!

 

Kontrol kulesinin merdivenlerinde hızla koşuyordum, birinci kat, ikinci kat, kaç kat vardı ya burada!? Çatı neredeydi!? Alevler dışarı sızıp genişleyip yayılmış, baktığım sol ve sağ yanımda yalnızca beyaz alevler görünüyor, çoksıcakçoksıcak, böyle bir ıstırap nasıl olabilir, çok sıcak, inanılmayacak kadar sıcak, ben—

 

“——!”

 

Isının yoğunluğu yüzünden ağlamak istiyordum, boğazım yırtılana dek ağlayıp çığlık atmak istiyordum.

 

Katiyen olmaz. Bu ıstırap kelimelere dökülecek olursa tek çığlıkla boğazımın kutsallığı bozulur. Bu boğaz kesinlikle heba edilmemeli. Bu parmaklar da öyle. Uzanıp kaşımak istiyorum, çilemi ne olursa olsun ifade etmek istiyorum. Ama yo, katiyen olmaz, bu parmaklar heba olacak olursa bir melodi çalamazlar.

 

Gözler veya ten veya saç eriyecek olursa yapacak bir şey yok.

 

Ama bu boğazın erimesine, bu parmakların erimesine ve bu kulakların erimesine müsaade edilemez, çünkü az sonra olacaklar için hepsinin varlığı zorunlu.

 

Adımlarımı zorla kaldırıyorum, inanılmaz ağır kapıyı bir tekmeyle açıyorum ve karşımda gece göğünü buluyorum — rüzgar delice uğulduyor, ayaklarımın altından ısı yayılmayı sürdürüyor ama artık duvar yok ve ben aşağı bakabilmek için en yüksek noktaya koşturuyorum.

 

Rüzgar alçalıp yükseliyor ve aşağıda tehlikeli nesneler sallamakta olan bir kırmızı ve bir beyaz figür ile sızlanan bir kalabalığı çevreleyen beyaz alevler var.

 

Çok sıcak, çok çok sıcakladım, her an ölebilirmişim gibi geliyor.

 

An itibarıyla ısı tamamen gitmiş değil, tabanlarım hala yanıyor ve rüzgarda savrulan beyaz alevler yavaş yavaş yoğunlaşmaya devam ediyor. Kalbimde ansızın bir keder yükseliyor, gözyaşlarımın akmasınaysa ramak kaldı—

 

Liliana: “Eek, eeep, tamamdır, bu insanın ömründe bir kez karşılaşacağı bir sahne!”

 

Ölme arzusu doğuracak bir ısı ve acının içinden koşturduğum bu noktadan her şey görünebilir, sesim de her yere ulaşabilir.

 

Ölümcül bir bitkinlik hissine rağmen ölmeden önce yapmam gereken bir şey var ve işte bu yüzden…

 

Liliana: “Gelin gelin, toplanın, uzaktakiler, beni dinlediğinizden emin olun! Yakındakiler, dansımı izlediğinizden emin olun! Daha da uzaktakiler, sesimi iyice yükselteceğim, o yüzden siz de dinleyin!! Liliana Masquerade, size şarkı söyleyip dans edip performans sergilemek için burada! O yüzden iyi dinleyin! —Gökyüzü şafağın ışıklarını aşıyor!!”

 

—Tüm bu kavurucu hisleri bir araya toplayacak ve tek seferde ortaya dökeceğim!

 

#Yaklaşık yüz yıldır Liliana bölümlerini çeviriyormuşum gibi geliyor. Yersiz kullanılan veya kullanılması gerekmesine rağmen kullanılmayan noktalama işaretleri, tekrarlanan konuşmalar, anlamsız iç sesler, Liliana’nın olayı bir türlü idrak edemiyor oluşu falan öyle sinirimi bozuyor ki anlatamam. Neyse bundan sonra tek bir Liliana bölümümüz kaldı. Nihayet şarkısını söyleyip bu bölümlere bir son verecek umarım. Orada görüşmek üzere!






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 19349 Üye Sayısı
  • 809 Seri Sayısı
  • 39145 Bölüm Sayısı


creator
manga tr