Cilt 5 Bölüm 16 [ Davetsiz Misafirler ]

avatar
2597 2

Re:Zero Kara Hajimeru Isekai Seikatsu - Cilt 5 Bölüm 16 [ Davetsiz Misafirler ]


Çevirmen : Clumsy 

 

O dokunaklı an, olabilecek en kötü şekilde mahvedilmişti.

 

Kırmızı saçlı adamın tavrı da tarzı da çirkin bir hava teşkil ediyordu. Tıraşsız suratında oldukça antipatik bir gülümseme yer alıyor ve kırklarında görünen adamdan nahoş bir alkol kokusu yayılıyordu.

 

Eylemleri ve ortaya çıkışı rahatsızlık doğursa ve karakterini yansıtsa da bu kötülüklerin altında son derece yakışıklı bir adam yatıyordu.

 

Ancak hoş özelliklerinin arzulanan şekli farklı şeyler tarafından bozulmuş ve bu zayıf adam, itici bir hava taşımaya başlamıştı.

 

Subaru: “…sen de kimsin?”

 

???: “Ahh?”

 

Bu şaşkın sessizliği bölen ilk kişi, arkasına uzanıp beline takmış olduğu silahın ucunu tutan Subaru’nun ta kendisiydi.

 

Soğukkanlılığını yitiren Subaru’nun başı dönmeye başlamış, bu da onu fevri davranmaya itmişti.

 

Onu dede ve torunun o şapşal, tuhaf barışmalarının bozulmasından daha çok öfkelendirecek bir şey olamazdı.

 

Ve neden böyle delice bir öfkeye tutulduğunu yalnızca Subaru’nun kendisi bilebilirdi.

 

Burada olay yalnızca bir dostuyla saygı duyduğu birinin barışması değildi.

 

Bir ailenin barışması söz konusuydu. Bağlantı kurmak isteyen bir ailenin başlangıcıydı. Bu başlangıcı bu şekilde bölmeye cüret etmekse,

 

Subaru: “Cevap ver bana. Sen de kimin nesisin?”

 

???: “…bana gerçekten düşmanca bakışlar atıyorsun, evlat. Bir şövalye olarak kimi kışkırtmaya çalıştığının farkındasın, değil mi?”

 

Subaru: “Beni güldürme, bayım. Burada birini kışkırtma amacı taşıyan varsa o da sensin. Ben yalnızca tam olarak ne yapmaya çalıştığını soruyorum.”

 

Sabrı taşma noktasına gelen Subaru, bu noktada yerinden kalktı.

 

Yanında oturmakta olan ve tepkisinden doğan hisleri fark eden Beatrice de elini tutmaya devam edebilmek için pozisyonunu değiştirdi. Güvenilir partneri, Subaru’nun kalbinde harlanan öfkenin alevlerini sezebilmişti.

 

Bu sırada nahoş bir ifadeyle Subaru’ya bakmakta olan adam kafasını kaba bir hareketle kaşıyarak,

 

???: “Amma can sıkıcısın, evlat. Hey, Kılıç Azizi. Ya da Juukulius, hatta belki de Argyle. Benim için şu kaba veledin icabına bakın.”

 

Subaru: “—hk!”

 

Kafasını kaşımakta olduğu elle Subaru’yu işaret eden saygısız adam, Reinhardt’ın da dahil olduğu üçlüye son derece rahat bir tavırla bu emri vermişti.

 

Yoldaşlarına yapılan hakareti fark eden Subaru, o sırıtan surata kırbacını geçirmek istiyordu.

 

Julius: “Lütfen sözlerinize dikkat edin.”

 

Fakat daha harekete geçemeden Julius’un sözleriyle durduruldu.

 

Bir noktada ayağa kalkmış olan Julius, bir elini kibarca Subaru’nun omzuna yerleştirmişti. Sonra da donakalan Subaru’ya hafifçe başını sallayarak suratını sahneye dahil olan adama çevirdi.

 

Julius: “Ferris de Reinhardt da burada. Ve efendilerimize hizmet edebilmek adına geçici olarak normal görevlerimizi terk etmiş durumdayız. Bu yüzden komutan yardımcısı bile şu anda bize komut verme yetkisine sahip olamaz.”

 

Ferris: “Hı hı. Ferri-chan şu anda saygıdeğer Crusch-sama’nın itaatkâr hizmetkarı~. Bu yüzden böyle bir emri yerine getirme zorunluluğum yok.”

 

Oturuşunu bozmayan Ferris de Crusch’ın kolunu tutarak Julius’un sözlerine çabucak destek çıkmıştı. Kolu tutulmuş olan Crusch ise hafif şaşkınlığına rağmen güçlü bir irade saçan gözlerini kırmızı saçlı adama çevirmişti.

 

Odadaki herkesin ifadeleri benzerdi; bu adama yönelik rahatsızlığını gizleyen yoktu. Bu da çok doğaldı; az önce paylaştıkları hoş atmosfer o adam tarafından darmadağın edilmişti.

 

Ancak,

 

???: “Oh~ oh~, amma korktum. Sadece şaka yapıyor olduğum bariz değil mi? Komutan yardımcısı olarak emirlerimin sınırlarını bilmiyor değilim herhalde.”

 

Subaru: “Komutan… yardımcısı mı?”

 

Alkolik adam Julius ve Ferris’in tepkilerinde komik bir şey görmüşçesine bacaklarına vura vura gülmeye başlamış, bu sırada Subaru’nun ağzından bu kelimeler dökülüvermişti.

 

Bunu işiten adamsa bir kez daha bakışlarını Subaru’ya çevirerek,

 

???: “Aynen öyle. Nefis donanımım bu şekilde. Karşınızda Lugnica Krallığı Şövalyelerinin Komutan Yardımcısı Heinkel.”

 

Subaru: “Bana öyle erdemliymiş gibi bakışlar atma.”

 

Heinkel: “Hahaha, bu veledin konuşmaları bayağı sertmiş. Canım çok çok çok acıyor… o yüzden o değersiz çeneni kapa, seni it.”

 

Subaru: “—hk!”

 

Adamın kısık gözlerinde titreşen karanlık Subaru’nun ensesine ani bir ürperme göndermişti. Bu Beyaz Balina veya Cadı gibi şeylerin varlığından doğan baskıdan farklıydı. Daha dile getirilemez bir şeydi.

 

Subaru’ya tanıdık gelse de tam olarak ne olduğuna parmak basamıyordu. Bu histen kaçmak imkansızdı ve kulaklarında bir çınlama hissetmeye başlıyordu.

 

Julius: “Sakin ol, Subaru. Yardımcı komutanın atmosferinin seni içine çekmesine izin verme.”

 

Yanında durmakta olan Julius, sersemlemiş haldeki Subaru’ya bu sözlerle yardımcı olmuştu.

 

Onu işiten adam — Heinkel ise Julius’a karanlık bir gülümseme sunarak,

 

Heinkel: “Ha! Kıymetli bir yanıt. İbretlik, kibar bir cevap. Bir şövalye olarak gösterdiğin bu saygıyla sahiden de Şövalyelerin Şövalyesi olmanın hakkını veriyorsun.”

 

Julius: “Müsaadenizle bu iltifatı kabul edeceğim, Komutan Yardımcısı Heinkel… Acaba ziyaret sebebinizi öğrenebilir miyim? Hafızam beni yanıltmıyorsa komutan yardımcısı olarak göreviniz başkenti korumaktı.”

 

Heinkel: “Bu alaylı konuşmaları kes. Tek bir adamın eksikliği başkentin ihtiyatlı savunmasında ne kadar büyük bir etki doğurabilir ki? Marcus-sama tek başına da benim yapabileceğimden çok daha iyisini yapabilir, idare edebilir… ah, gerçi, felaket yaşayabilecek bir kraliyet ailesi eksildi.”

 

Wilhelm: “Heinkel!”

 

Pozisyonu düşünülünce Heinkel’in bu konuşması fazlasıyla saygısızcaydı ve bunu işiten Wilhelm öfkeli bir şekilde ismini söyleme gereği duymuştu.

 

Fakat Kılıç Şeytanı öfkeden titreyerek keskin bakışlar atarken Heinkel, omuzlarını silkmekle yetinmişti.

 

Wilhelm: “Heinkel…”

 

Heinkel: “Bir kez seslenmen yeterliydi. Henüz ihtiyarlıktan sağırlaşmadım. Neyse, bunu bir saçmalık olarak görüp hiç yaşanmamış gibi davranalım. Asıl önemlisi—”

 

Heinkel Wilhelm’in acı dolu sesine bir parmağını kulağına koyup mavi gözlerini kapatarak karşılık vermişti. Ardından o gözleri açıp yeniden Wilhelm’e dönerek,

 

Heinkel: “Bu pek de hoş bir his değil. Sana Beyaz Balina galibiyeti için tebriklerimi sunmak istemiştim ama benden kaçıyordun. Sonuçta bu, koskoca on dört yıldan sonra gelen bir başarıydı. Benim de o neşeli kutlamalara katılmaya hakkım var diye düşünmüştüm. Haksız mıyım, baba?”

 

Wilhelm: “Heinkel, ben…”

 

Heinkel: “Reinhardt, peki ya sen?”

 

Reinhardt: “—”

 

Heinkel’in bu sözleri Wilhelm’in göğsüne bir bıçak misali saplanmıştı.

 

Yaşlı adamın suratına o bıçağın acısı yansımış olsa da Heinkel’in umurunda bile değildi. Aksine düşmanlığını yeni bir hedefe yönlendirmişti.

 

Ve o ana dek durumu sessizce gözlemlemekte olan Reinhardt da ismini işiterek bakışlarını yavaşça Heinkel’e çevirmişti.

 

Heinkel: “Senin de en sonunda omuzlarından kalkan yükten ötürü babamı tebrik etmen gerekmez miydi? Malum, bir eşin, bir annenin, bir büyükannenin intikamını aldı. Hiç değilse ona birkaç güzel söz söylemeliydin. Yani…”

 

Reinhardt: “—”

 

Heinkel: “—Yani babam en sonunda senin öldürdüğün eski Kılıç Azizinin intikamını aldı, öyle değil mi?”

 

— Subaru ilk iddiasını değiştirmişti.

 

Heinkel’in suratında antipatik, kötücül bir ifade olduğunu düşünerek hata etmişti.

 

Heinkel, antipatiğin, kötünün ta kendisiydi.

 

Sözleri, ifadesi, tavrı, ses tonu, tarzı, bakışları; hepsi yalnızca kötücül denilebilecek niyetinin göstergesiydi.

 

Sahiden de Heinkel’in her zerresi saf kötülük barındırıyordu.

 

Subaru: “…öldürülen eski Kılıç Azizi mi…?”

 

Subaru bu sözlerin ağzından çıkmasına engel olamamıştı.

 

Aklında daha pek çok soru dolansa da onları mantıklı bir şekilde düzene koyamıyordu.

 

Fakat kötülük böyle fırsatları kaçırmazdı.

 

Heinkel: “Evet öldürülen eski Kılıç Azizi. Tam olarak ne kadar cahilsin bilmiyorum ama hiç değilse Kılıç Azizi unvanını duymuşsundur, değil mi? Mevcut Kılıç Azizimiz günümüzün en güçlü kahramanı… fakat bu unvanı atasını, öz büyükannesini öldürerek elde etti. Tabii bu gerçek, halktan anında gizlendi.”

 

Wilhelm: “Kes sesini, Heinkel! Sen… daha ne kadar ileri gitmeyi planlıyorsun?”

 

Heinkel: “Güzel bir şeyler söylemek niyetindeysen lütfen zahmet etme, baba. Çünkü bana karşı çıkmaya hakkın yok, sebep bundan ibaret. Sonuçta son Kılıç Azizi öldüğünde Reinhardt’ı kınayan ilk kişi senden başkası değildi.”

 

Wilhelm: “—hk”

 

Heinkel’in sözleri yoğun, zararlı bir nefret zehri içeriyordu. Ve konuşmasının içeriği kaba hakaretlerden ibaretti. Reinhardt atasını öldürmüştü, ha? Olacak iş değildi.

 

Wilhelm Reinhardt’ı kınamıştı, ha? Olacak iş değildi. Sonuçta Reinhardt’ın atası…

 

Ve Wilhelm için Reinhardt…

 

Yani evet, bu mümkün olamazdı.

 

Reinhardt & Wilhelm: “—”

 

Fakat ne Reinhardt ne de Wilhelm söylenenleri inkâr ediyordu.

 

Neden? Herhangi biri inkâr edecek olsa, ağızlarından basit bir ‘hayır’ kelimesi bile çıksa Subaru onlara saniyesinde inanacaktı.

 

Bir yoldaş ve bir kıymetli akıl hocası. Karşılarındaysa alkol kokulu pislik bir adam. Subaru’nun hangi tarafa inanacağına dair en ufak bir şüphe olamazdı.

 

Bu yüzden birinin bu söylenenleri inkâr etmesini istiyordu.

 

Heinkel: “Artık iletişim kurmak zor, öyle mi? Tabii ki zor olacak. On dört yıldır durum bu. Bunu ne babam değiştirdi ne de sen. Değişiklik olmazsa uzlaşmanız da imkânsız. Peki Thearesia van Astrea bu bencilliği affeder miydi?”

 

Sessizliği yalnızca Heinkel’in saygısızca sözlerinin yankılanışı bölüyordu.

 

Önceki Kılıç Azizi… Wilhelm’in karısı, Reinhardt’ın büyük annesiydi. Ve Heinkel,

 

Heinkel: “Ölü annem bizi lanetliyor. Üç nesil olarak hiçbirimiz affedilmedik.”

 

Reinhardt’ın babası. Wilhelm’in oğlu.

 

Heinkel’in söz ve eylemlerini tartan Subaru, onun kim olduğunun çıkarımını doğru bir şekilde yapmıştı.

 

Subaru: “Heinkel van Astrea…”

 

Bu ismi dışa vururken de kulağa doğru geldiğini fark etmişti.

 

Karşısındaki adamın Astrea ailesinden olduğuna şüphe yoktu. İnsani özellikler olarak Subaru’nun tanıdığı Astrealardan tamamen farklı olsa da o da bir Astrea’ydı.

 

Heinkel: “İsmime ‘van’ ekleme, evlat. O onura nail olmadım. Yalnızca Heinkel Astrea.”

 

Subaru: “…?”

 

Subaru’nun sorgularcasına verdiği nefesi işiten Heinkel, dilini şaklatarak bakışlarını kaçırdı.

 

Buraya geldi geleli ilk defa yarı görünür suratına bir hüzün yansımıştı. Ailesine hakaretler savururken yalnızca sadistçe bir neşeyle ışıldayan gözlerine bir nebze acı yerleşmişti.

 

—Fakat ne olduğunu sorgulamaya başlayan Subaru’nun düşünceleri birileri tarafından bölünmek üzereydi.

 

Emilia: “Ee… buraya neden geldin?”

 

Subaru: “Emilia?”

 

Herkes Heinkel’in affedilemez tavrına omuz silkmekle meşgulken Emilia, ayağa kalkıp onu sorgulayan ilk kişi olmuştu.

 

Gümüş saçları arkasında dalgalanıyor ve yanı başında duran Subaru, ondan yayılan öfkeyi hissedebiliyordu.

 

Zaten Emilia’nın mahvolan bir atmosfer veya böylesi kaba bir tavır karşısında öfkelenmemesi imkansızdı.

 

Yalnızca başkalarının hisleriyle alakalı konularda ciddi anlamda öfkelenirdi. Ve o bile Reinhardt ve Wilhelm’in ne kadar acı çektiğini fark edebilmişti.

 

Emilia: “Mutlu mesut yemek yiyorduk. Böyle huzurlu bir anı kasten mahvederek neyi amaçlıyordun tam olarak?”

 

Heinkel: “…oh, bunu beklemiyordum. Sen Emilia-sama’sın, değil mi? Söylentileri işitmiştim. Hiç şansı olmamasına rağmen mücadele etmeye çalışan gariban bir yarı elf.”

 

Emilia: “Bir gün seninle konuşup benim hakkımda ne düşündüğünü öğrenmek isteyebilirim ama şu anda senden almak istediğim tek bir cevap var. Buraya neden geldin?”

 

Heinkel: “—”

 

Emilia’yı hakaretleriyle başından savmaya mı çalışıyordu? Onu çözen Subaru, Heinkel’in uğradığı hayal kırıklığı karşısında şaşırmıştı. Diğer gruplar da Emilia’nın bu sakinliği karşısında şaşırmış görünüyordu.

 

Dünkü masum Emilia’yla şu anki Emilia arasında şaşırtıcı bir farklılık söz konusuydu. Tabii masummuş gibi davrandığını söylemek yalan olurdu. Emilia yalnızca kendi oluyordu.

 

Emilia: “Biz Anastasia-san’ın daveti yüzünden buradayız. Hepimizin aynı yerde toplanması çok nadir gerçekleşen bir şey, o yüzden şövalyeler için önemli biri olsan bile bu fırsatla rastgele karşılaştığını düşünmüyorum. Lütfen tam olarak ne istediğini söyle.”

 

Heinkel: “Tchh. Söylentiler böyle değildi…”

 

Emilia: “Bana cevap ver.”

 

Tekrar kafasını kaşımaya başlayan Heinkel, Emilia’nın ardı arkası kesilmeyen baskısı karşısında sarsılmıştı.

 

Tabii Emilia öfkesine rağmen hiçbir şekilde saldırmaya hazırlanmıyordu. Yaydığı baskının büyüyle alakası yoktu. Yalnızca hislerinin yoğunluğu söz konusuydu.

 

Felt: “O kadar özgüvenle içeri daldın ama bir kızın bakışlarıyla sindin. Bayım, bu bayağı utanç verici oldu.”

 

Anastasia: “Haklısın. Tam da komik bir hikâye anlatmak üzereydim. Şarkıcı-san bayağı kaprisli, maymun iştahlı bir karakter, bu ilginizi çekmez miydi?”

 

Crusch: “Aa, öyle mi? Öyleyse bu kafa karıştırıcı adam ayrıldığında buradaki herkesle birlikte Şarkıcı-san’la ilgili hikayelerini dinlemeyi çok isterim.”

 

Heinkel: “—hk”

 

Emilia’nın ardından Felt, Anastasia ve Crusch da konuşmaya başlamıştı.

 

Emilia gibi onlar da Heinkel karşısında baskınlıklarını sergilemişti. Ve dördünün doğurduğu baskıyla yüzleşen Heinkel, suratının seğirmesine engel olamamıştı.

 

Tamamen farklı seviyelerdeydiler. Ve unvanı gereği onun pozisyonu kızların oldukça altındaydı.

 

Julius: “Üzgünüm, komutan yardımcısı. Söyleyeceğiniz başka bir şey yoksa sanırım tüm tarafların hayrına buradan ayrılmanız daha iyi olacak.”

 

Heinkel’in tepkisi ve kraliyet adaylarının tavrı.

 

Julius tüm bunları değerlendirerek Heinkel’i dışarı atmak için doğru vaktin geldiğinde karar kılmıştı. Şahsen Subaru Heinkel’i anında ezip geçmeyi tercih ederdi ama Reinhardt ve Wilhelm’i görmek fikrini değiştirmişti.

 

Durumu tam olarak kavrayamamıştı ve bu yüzden karar vermekte acele edemezdi.

 

Heinkel: “Grr…”

 

Julius: “Komutan yardımcısı. Lütfen kararınızı verin. Verdiğinizde de lütfen…”

 

???: “—Buna gerek yok, *vatandaş.” (Buradaki vatandaş, halk tabakasından, alelade, sıradan kişi anlamında. Küçümseyici bir şekilde kullanıyor fakat tek kelimelik birebir çevirisi olmadığı için böyle kullandım.)

 

Özgüvenle parıldayan bir ses işitilmişti.

 

Tüm dinleyicilerin iradesini sarsan bu özgüvenli sesin sahibi, gittiği her yerde üstünlüğünü sergileyen biriymiş gibi görünüyordu.

 

Sağduyuyu reddeden ve itiraza yer vermeyen yeni kurallar belirleyen biriydi.

 

Çay salonunun tüm üyeleri Heinkel’in yanındaki kayar kapıya dönmüştü.

 

Herkes o koridorda ilerlemekte olan biri olduğunun farkındaydı. Heinkel akıllardan çoktan silinmişti.

 

Kavurucu güneş koridoru aydınlatmaktaydı.

 

???: “Demek tüm önemsiz insanlar geldi? Benim belirişim için bir sahne hazırlamışsınız. Bu tavrınız bir övgüyü hak ediyor.”

 

Kan kırmızı bir elbise tarafından sarılan ve cüretkâr bir şekilde sergilenen göğüsler, bir yelpazeyle cilveli bir şekilde örtülen bir ağız. Dolgun göğüslerin altında bağlanan kollar ve hiç sakınılmaksızın, büyüleyici bir şekilde gözler önüne serilen beyaz bir ten.

 

Kıvılcımları andıran, dünyadaki tüm erkekleri büyülemeye kadir kıpkırmızı gözler.

 

Evet, onu bir kez görmek bile çarpıcı güzelliğinin sonsuza dek hafızalara kazınması için yeterliydi. Aşırı güzellik işleri çarpıcı bir hale getiriyordu. Varlığı bunun kanıtıydı.

 

Yani Priscilla Barielle isimli genç kızın.

 

Davet edilmemiş beşinci Kraliyet Seçimi adayının…

 

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

 

Priscilla: “Demek öyle? Cansız bir atmosferde donuk suratlar. Bu bayat hava çok mu hoşunuza gidiyor? Yoksa her karşılaşmamızda böyle bir atmosfer mi doğuyor? Öyleyse fazlasıyla acınası bir durumla karşı karşıyayız demektir.”

 

Priscilla odayı gözden geçirirken kaşlarını çatmış ve yelpazesini sallarken kışkırtıcı bir ses tonuyla konuşmuştu.

 

Ani varışı gereği hiç kimse hakaretlerine karşı çıkacak kadar toparlanamamıştı.

 

Priscilla: “Ne kötü bir karşılama. Burayı kasten varlığımla şereflendirdim. Sizin vermeniz gereken doğru tepkiyse alınlarınızı yere değdirip bana olan hayranlığınızı göstermeniz, övgüler sıralamanız olurdu.”

 

Subaru: “…insanlar kutsal varlıklara böyle muamele gösterir. Kral olmadıkça bunu tadamayacaksın.”

 

Priscilla: “Hmm?”

 

Subaru Priscilla’nın kibrini yorumlamadan edememiş, bu mırıltıyı işiten Priscilla ise Subaru’yu parlak bakışlarıyla kapana kıstırmıştı.

 

Subaru: “Ne?”

 

Priscilla: “…sen de kimsin? Yerini bilmeyen ve taht için yarışan ahmakların burada toplanacağını duymuştum. Tabii ki kendilerini destekleyen ahmakları da getireceklerdi. Ama neden senin gibi basit, sıradan bir vatandaş da burada?”

 

Subaru: “Şaka mı bu?”

 

Subaru kendisine yönelik bu düşmanlık karşısında afallamıştı.

 

Priscilla’nın sözleri ne şakaydı ne de alay. Yani sözlerinde samimiydi. Subaru’nun varlığını tamamen unutmuştu.

 

Birbirlerini görmedikleri bir yıl geride kalmış olsa da Subaru’nun başkentteki aptallığı o kadar kolay unutulacak cinsten değildi.

 

Bu son derece Priscillalık bir tavır olsa da pek takdir edilecek bir tavır olduğu söylenemezdi.

 

???: “Prenses, bu kadarı biraz fazla olmadı mı? Senin gözündeki değerini bilemem ama o, benim kardeşim gibidir. Ve son derece ilgi çekici bir rakiptir, haksız mıyım?”

 

Bu ağır atmosferi ince bir ses dağıtmıştı.

 

Metal sesinin eşlik ettiği hafiften tereddütlü bir sesti. Tek kollu bir adam bu yatıştırıcı sözcükler eşliğinde koridordan gelerek Priscilla’nın yanına ulaşmıştı.

 

Tüm suratı bir başlık tarafından örtülmüştü ve sağlam, iri bedeni güçlü bir erkek olduğu izlenimi veriyordu. Priscilla’nın hizmetkarı olan bu kişi de Subaru gibi başka bir dünyadan getirilmişti.

 

Ve tabii ki efendisine eşlik etmek adına buradaydı. Kendisini Priscilla’yla Subaru’nun arasına koyan bu kişi,

 

Al: “Hey, hatırlıyorsun, değil mi? Birinin kalede belirip onca insanın önünde kendisini utandıracak aptalca şeyler yapmasını unutmak zordur. Bu o herif işte. Hatta Prenses bu işe öyle bir gülmüştü ki karnına ağrılar girmişti.”

 

Priscilla: “Böyle bir şeyi hiç hatırlamıyorum. Ayrıca, Al, ben asla karnıma ağrılar girecek kadar gülmem. Benim gibi onurlu bir varlığı sıradan bir vatandaşla bir tutma. Bir dahakine karşımdaki sen olsan bile müsamaha göstermem. Kafandan olursun.”

 

Al: “Görüyorsun değil mi kardeşim? Üzgünüm, elimden bir şey gelmiyor. Belki de daha iyi olmak için sıkı çalışmalısın.”

 

Subaru: “Geçen yıl yaptıklarımın hakkını verebilirdin!”

 

Al efendisinin hafızasını tazeleme çalışmalarını bir kenara atmış ve kafasını mahcup bir şekilde eğerek Subaru’dan özür dilemişti. Subaru ise Al’ın geride kalan yılda hiç değişmediğini hissederek iç çekmişti.

 

Zaten orta yaşlı Al’ın kayda değer bir değişim sergilemesinin imkansıza yakın olduğu söylenebilirdi.

 

Heinkel: “Birazcık geç kaldın, Priscilla-sama. Beni daha ne kadar yalnız bırakacaktın? Daha erken geleceğin söylenmişti…”

 

Priscilla: “Sus, vatandaş. Sana ne emredildiyse onu yapacaksın. Ben sana durmanı emretmedikçe ölene dek isteneni yerine getireceksin. Sorumluluklarını yanlış anlayan veya yaptığıma inandıkları bir hatayı düzeltmeye çalışanlar ölüme mahkûm olur.”

 

Heinkel: “Urp…”

 

Odadaki atmosferin değiştiğini fark eden Heinkel yanında duran Priscilla’ya dönmüştü. Fakat ona karşı takınacağı herhangi bir tartışmacı tavrın tamamıyla nafile olacağı ortadaydı.

 

Heinkel taviz vermeyen Priscilla yüzünden utansa da Subaru, bu konuşmanın ardından bakışlarını çevirerek,

 

Subaru: “Priscilla. O herifi sen mi getirdin?”

 

Priscilla: “Dinle, vatandaş. Sana benimle unvanımı kullanmadan konuşmaya kalkışma iznini veren kim acaba? Merhametli ve cömert biri olan benim bile böyle umutsuz vakalar karşısında sabrımın bir sınırı oluyor.”

 

Al: “Prenses.”

 

Al, kızın Subaru’ya çevirdiği gaddar bakışlarını görerek araya girerken Priscilla, tek gözünü kapatarak hafifçe bir nefes verdi.

 

Priscilla: “Nedendir bilmem ama hizmetkarım senden hoşlanmış görünüyor. Al, canını bağışlayan kişi… yo, Al’a teşekkür etmene gerek yok. Benim bağışlayıcılığıma şükret ve teşekkür et. Bunu yaparsan sana dokunmayacağım.”

 

Subaru: “…nezaketin ve düşünceliliğin için teşekkürler. Peki sorumun cevabına gelirsek…”

 

Priscilla: “Bu vatandaşı buraya benim getirdiğimi düşünüyorsan, haklısın demektir. Buraya benim çağrımla geldi.”

 

Subaru: “Ne sebeple?!”

 

Subaru fazlasıyla iddialı Priscilla’nın karşısında sesini yükselterek kızın amacını sorgulamıştı.

 

Davetsiz misafir üstüne davetsiz misafir gelmişti ve Subaru’nun burada neler döndüğünü bilmesi gerekiyordu.

 

Ancak Priscilla, Subaru’nun sorusu karşısında kafasını eğmekle yetinerek,

 

Priscilla: “Belki de ilginç bir manzara olacağını düşünmüşümdür.”

 

Subaru: “…ilginç bir manzara mı?”

 

Priscilla: “Evet. Çarpık aile anlaşmazlıkları veya ilişkilerden doğan keyif ve hüzün. Böyle çirkin performanslar çok heyecan verici. Görüyor musun? Kılıç Azizi ve Kılıç Şeytanı son derece insani davranışlar sergiledi. Bu çok nadir rastlanan bir manzara.”

 

Subaru: “PRISCILLAA!”

 

Bu yozlaşmış, çirkin bakış açısı Subaru’yu öfkelendirmişti.

 

Priscilla’nın da söylediği gibi Reinhardt’ın ailevi çatışmaları zor rastlanacak bir şeydi. Ve bu acı denizinin başkaları tarafından bilinmesine, öğrenilmesine gerek yoktu.

 

Heinkel ortaya çıkmamış olsaydı bu karanlık geçmişe ışık tutulmayacaktı. Ancak dede torun ikilisi buna rağmen ilişkilerini onarmaya çalışıyordu.

 

Bunu böylece mahvetmek—

 

Al: “Yapma, kardeşim. Burada kavga etmenin bir anlamı yok. Prensesin kötü karakteri son birkaç günde oluşan bir şey değil. Bunu kötü talih gibi düşün… yıldızların yaptığı bir hata gibi.”

 

Subaru: “Efendinin kötü karakterinden haberdarsan onu doğru yola sokmaya çalışman gerekirdi. Onu hoş görmen sorumsuzca bir hareket.”

 

Al, başını yavaşça sallayarak tek koluyla Subaru’ya uzanmıştı.

 

Ve eli Subaru’nun bileğini kavramakta olduğu için herhangi bir durumda çabucak kılıcını çekemeyecekti.

 

Başka bir deyişle buraya savaşma arzusuyla gelmediğini anlatıyordu.

 

Bunu fark eden Subaru derin bir nefes aldı. Ve etrafına bakarak böyle fevri bir öfkeye kapılıp hareket eden tek kişi olduğunu fark etti.

 

Yabancılar bir yana Julius ve Ferris bile herhangi bir şey başlatmak istiyor gibi görünmüyordu.

 

E tabii ki öyle olacaktı. Bu taht adaylarının toplantısıydı. Hiç kimse buradaki herhangi birinin yaralanma olasılığının doğacağı bir şey yapmak istemezdi.

 

Subaru: “Ama, öyleyse bile, kalplerinin alacağı yaranın önemi yok mu…!”

 

Emilia: “Subaru…”

 

Gözleri titreşen Emilia, öfkeye kapılmış Subaru’ya seslenmişti. Aynı zamanda kolunun çekiştirildiğini hisseden Subaru, Beatrice’in de kendisine destek olduğunu biliyordu.

 

İki kızın desteği varken başını eğemezdi.

 

Anastasia: “Hırçın tazının öfkesi dinmiş gibi görünüyor. Merak ettiğim bir şey var… sana bir davetiye göndermemiş olmama rağmen bu buluşmadan nasıl haberdar oldun?”

 

Priscilla oradan ayrılıp işine gücüne dönmeye hazır görünüyordu. Fakat Anastasia, onu duraklatmak için bu fırsatı kullanmıştı.

 

Ve ses tonu yumuşak olsa da aslında son derece tetikteydi.

 

Anastasia: “Sonuçta bir çocuk çenesine hakim olamıyorsa özgürce koşmasına izin verilmemeli.”

 

Priscilla: “Benimle böyle yapmacık konuşmalar yapma, kulaklarımı acıtıyorsun. Hızlı düşünen bir tilkiye ayak uydurmak benim için hiç mesele değil.”

 

Anastasia: “Aman aman. Acaba benimle ‘vatandaş’ diye dalga geçmeyi ihmal etmiş olabilir misin?”

 

Priscilla: “Kendinin ne olduğunu göremiyorsan cahillik seviyen seni de diğer ahmaklarla aynı kategoriye yerleştiriyor demektir. Acaba sana tepeden bakmamı isteyecek kadar ahmak olabilir misin?”

 

İki kız sözlü bir münakaşa başlatmıştı — fakat Priscilla’nın Anastasia’nın iş odaklı hitabet kabiliyetini kasten kışkırtıp kışkırtmadığı muammaydı.  

 

Boynundaki kürkü yavaşça okşayan Anastasia,

 

Anastasia: “Bilgi sızdırma işi bayağı endişe vericidir, bilirsin.”

 

Priscilla: “Birinin kulağına ulaşan her şey bir başkasının tedbirsiz ağzından kaçmıştır. Ve bu öğrenildikçe bulunabilen açıkların sayısı artar. Başkalarını dinleyip gözlemleyen tek kişi sen değilsin. Böyle bir şey işte.”

 

Anastasia: “Ah, ama görüyorsun ya, senin bizim gibilerle baş etmek için casusluk yapacak biri olmadığını düşünmüştüm.”

 

Priscilla: “Kulağımın yanında bir sinek vızıldıyor. Ama yerini bilmezsem elimden ne gelir ki? O sineği gözlerim ve kulaklarımla yakalamam gerekir ki yaptığım da tam olarak bu olur. Tabii ki aynı şey sizin için de geçerli.”

 

Priscilla, sineklerle baş etmeye benzer şekilde en ufak bir bilgiyi bile kaçırmamak gerektiğini ima etmişti.

 

Subaru da Anastasia’yla aynı fikirdeydi. Priscilla’nın uygun taktikleri benimseyip rakiplerine karşı uygulamaya koyması pek olası gelmiyordu.

 

Ve bir ihmalin sonucu bugünkü korkunç şartları doğurmuştu.

 

Felt: “Bu adam Reinhardt’ın babası, değil mi?”

 

Bu sırada şu ana kadarki konuşmaları hiçe sayan uçarı bir ses, konuyu değiştirdi.

 

Hala yemeğini yemekte olan ve ağzından soslar damlayan Felt, bakışlarıyla odayı taramış ve Priscilla’nın bakışlarıyla buluşmuştu.

 

Felt: “Neticede başkentte bazı tecrübelerim oldu ve konuşmaya bakarak neler olup bittiğini anladım. Bu herifin ailevi ilişkileri ilgimi çekmiyor. Ama Reinhardt’la bu adam ilişkiliyse o zaman işler değişir.”

 

Priscilla: “…hhoo. Kenar mahalle kızı değil mi şu konuşan!”

 

Felt: “Onu pek umursamıyor olsam da onunla bağlantım yok diyemem. Astrea Hanesinin arazileri bizim gücümüzün temelini oluşturuyor. Reinhardt’a arazileri veren bu herif olmasa da ailenin gücü hala onun ellerinde.”

 

Felt’in yanındaki Reinhardt’ın yanakları hafiften katılaşmış, Subaru da Felt’in endişelerini anlamıştı.

 

Felt, bir yetim olarak hiçbir malvarlığına sahip değildi ve şu anda üs olarak Reinhardt’ın arazilerini kullanmakta, yavaş yavaş destek kazanmaktaydı.

 

Fakat o araziler Felt’e ait değildi. Astrea ailesine aitti ve ona ödünç verilmişti.

 

Yine şöyle bir şey vardı ki o araziler Reinhardt’ın kendi toprakları da değildi. O da o toprakları ödünç almıştı.

 

Heinkel: “Heh. Sanırım sonunda durumun ciddiyetini kavradın, ahmak.”

 

Kibirli bir ifade takınarak ‘sonunda’ dercesine bir kahkaha atan Heinkel konuşma arasına girmişti. Konunun yeniden Reinhardt ve Felt’e dönmesini iple çekermiş gibi bir hali vardı.

 

Heinkel: “Aynen öyle. Astrea Hanesinin başı hala benim. Bu pozisyonu Reinhardt’a vermedim, vermeye de niyetim yok. Sonuçta külfetli politik meseleler pek meşgul Kılıç Azizimize yük olmamalı.”

 

Felt: “Ailenin başı olarak kendinden utanmalısın. Astrea topraklarına gittiğimizde oradaki işleri sürdürenler bir avuç sivil çalışandan ve gözleri kanlı hizmetçilerden ibaretti. Biz bunu onarmaya çalışırken yeniden hakimiyeti eline almaya cüret mi edeceksin gerçekten?”

 

Heinkel: “Yalnızca ismen de olsa, sorumsuz da olsam bu ailenin başı benim. Daha ne, arazilerim gelişmeye başlamadı mı? Halkım lordlarına desteklerini sunmalı. Beni öylesine seviyorlar ki gözlerim yaşarıyor.”

 

Heinkel dur durak bilmeden Felt’le dalga geçiyor, Felt ise öfkesini bastırmaya gayret ediyordu.

 

Bu iğrenç, zehirli sözler Subaru’nun görüşünü de öfkeden bembeyaz kılmaya başlamıştı. Bu mide bulandırıcı sahne tüm odayı öfkeyle doldurmuştu.

 

Artık netleşmişti. Bu adam kesinlikle anormaldi.

 

Heinkel: “Kriz algın sağlammış, Reinhardt’ın efendisi. Astrea toprakları bana ait. Ama seni asla desteklemem. Kimi desteklediğimi açıkça görebiliyor olmalısın!”

 

Heinkel sahnedeymiş de alkış bekliyormuş gibiydi. Oğlu ve babasından farklı bir adayı destekliyor olduğunu alenen ilan ederek Priscilla’yı işaret etmişti.

 

Heinkel: “Geçen yıl benim, lordun adına gerçekleştirdiğin başarıları işittim. Bunun büyük bir başarı olduğunu kabul etmenin yanı sıra bir sözüm daha olacak — artık çekilme vaktin geldi. Beni anlıyorsan acele et ve bana geri…”

 

Priscilla: “Hey, vatandaş.”

 

Heinkel: “—Ahh? Ne oldu, Priscilla-sama? Şu anda çok önemli bir işle meşgulüm.”

 

Priscilla: “Kapa çeneni.”

 

Bu emirden sonra sergilenecek şiddete inanmak için bizzat görmek gerekliydi.

 

Priscilla cümlesini bitirişinin hemen ardından yelpazesini gözleri kocaman kesilen Heinkel’e fırlatmış ve yelpazenin açılışını takip eden korkunç bir rüzgarla Heinkel’in ince bedeni güçlü bir momentuma kapılarak yere yığılmıştı.

 

Gözleri yuvalarında dönen Heinkel darbenin etkisiyle yere yığılmıştı. Fakat Priscilla’nın saldırısının bir adımı daha olacaktı.

 

Ardından adamı ayağının ucuyla tekmeleyerek havalandırmış ve bedenini karşılamak adına çabucak elini kaldırmıştı.

 

Al: “Prenses, öfkeni sonlandırmalısın. Aksi takdirde ölecek.”

 

Priscilla: “——”

 

Priscilla eliyle gerçekleştireceği son darbeden önce durmuş, bunu sağlayan da onun patlayacağını tahmin eden Al olmuştu. Bu sırada Priscilla başlıklı hizmetkarına dönmüştü.

 

Kavranan bileğinde kan kırmızı bir kılıç tutmaktaydı. Batı stili kavisli ve dar bıçağına dalga misali alevler kazınmıştı. Sıra dışı olduğu tek bakışta anlaşılan bu kılıç, Priscilla’nın elinde belirdiği hızla kaybolmuştu.

 

Buna tanık olan Al, Priscilla’nın bileğini yavaşça serbest bıraktı.

 

Al: “Hadi ama! Yang Kılıcını bile çektin, gerçekten hiç hoşuma gitmedi—tgah!”

 

Priscilla: “Bu yaptığın çok kabaydı, Al. Kim sana benim pürüzsüz tenime dokunma izni verdi acaba? Bir hevesle takdirimi kazanmış olabilirsin ama bedenimi kirletmeyi rüyanda bile göremezsin.”

 

Priscilla bu sözlerin ardından özgür kalan elini Al’ın karnına geçirdi. Burnundan aldığı yüksek sesli bir nefesten sonra da yerde kıvranmakta olan acınası Heinkel’e döndü.

 

Gözlerindeki gaddarlığa tanık olmuştu, yani bunu hak etmişti. Fakat Al’ın söyledikleri de doğruydu.

 

Priscilla: “Yine de söylediklerinde doğruluk payı vardı. Onu öldürmek abartı olurdu.”

 

Al: “Böyle düşünüyorsan… umarım ileride bana karşı da daha nazik olursun, aah.”

 

Priscilla: “Sus. Ben şeytan değilim. Daha sonra ödül olarak ayağımı yalamana izin vereceğim.”

 

Al: “Bu beni tahrik ediyormuş gibi konuşmasana!? Yanlış anlaşılmalara yol açacaksın!”

 

Yediği darbeden sonra dizlerinin üstüne çöken Al çaresizce kendisini savunmaya çalışsa da Priscilla’nın ilgisini kazanamamıştı. Kız kan kırmızı gözleriyle Heinkel’e bakmaktaydı ve siniri şimdilik yatıştığı için parmaklarını şaklatarak,

 

Priscilla: “Schultz. Vatandaşı buradan çıkart. Sıkıcılığına rağmen değerli bir üyeymiş gibi görünüyor. Bedelini düşününce ondan vazgeçmek yazık olur.”

 

Schultz: “Emredersiniz, Priscilla-sama.”

 

Bu emir karşılığında bir figür daha kendisini göstermişti.

 

Koridorda beklemekte olan bu kişi, tam anlamıyla olgunlaşmasına daha uzun yıllar olan bir çocuktu.

 

Pembe, kabarık dalgalı saçları olan ince, kadınsı bedenli, beyaz tenli ve henüz ergenliğe girmediğini gösteren ince sesli biriydi. Daha olgunlaşmamış bir çocuğu uşak üniforması içerisinde görmekse insana pek etik gelmiyordu.

 

Yalnızca görünüşe bakılırsa Beatrice’in yaşlarında diyebileceğiniz bir oğlandı.

 

Schultz: “Özür dilerim, Heinkel-sama.”

 

Schultz bilinçsiz haldeki Heinkel’i ayağından tutmuş ve dışarıya çıkartabilmek için çekiştirmeye başlamıştı. Tabii ki bir çocuğun Heinkel’i taşıyabilmesini beklemek son derece mantıksızdı. Yine de Schultz ne Priscilla’nın emri karşısında en ufak bir şikâyette bulunmuş ne Heinkel’e olan saygılı tavrından ödün vermişti.

 

Al: “Schultz-kun nasıl bir emir alırsa alsın cesur ve güçlü davranmaya çalışır. Prensesin sonrasında onu övmeyi unutmaması gerekiyor.”

 

Priscilla: “Bu çok doğal. Benim himayem altında ve bana tüm kalbiyle hizmet ediyor. Bu belirsiz statü yalnızca aptalca ve pervasızca bir sadakatten ibaret değil. Sonrasında ayağımı yalamasına izin vereceğim.”

 

Al: “Schultz-kun şaka yaptığını anlamayacak ve ağlaya ağlaya talebini yerine getirecek. Ona daha normal bir ödül ver lütfen.”

 

Priscilla: “Hmm. Belki de ona uyurken sarılma onurunu bahşederim.”

 

Al: “…şey, bu sorun olmasa gerek. Ama şimdi de onun yerini almak istedim.”

 

Schultz ve Heinkel’in uzaklaşışını izleyen Priscilla ve Al arasında bu kayıtsız sohbet gerçekleşmişti.

 

Nihayetinde tüm yabancılar ortadan kalkmış, geriye yalnızca Kraliyet Seçimi üyeleri ve takımları kalmıştı.

 

Felt: “Ee, bu herif meselesi ne olacak? Gerçekten sırf zayıflatmak için bizi Astrea topraklarından sürmek mi istiyorsun?”

 

Priscilla: “O sıradan vatandaşın sözlerine bu kadar önem biçmene gerek yok. O toprakların yenilenmesinden sorumlu kişi sen değil misin? Lord seni kovma niyetiyle evine geri dönecek olursa kim onu takip eder ki? Halk cahil ve ahmak olsa da kendilerine gösterilen nezaketi unutacak kadar kalpsiz ahmaklar değiller. Büyük bir etki doğurduysan aynı oranda büyük bir tepki alırsın. O ise en ufak bir etki doğuramayacak.”

 

Felt: “…öyleyse onu neden davet ettin?”

 

Priscilla: “Bunun yanıtını zaten vermemiş miydim? Bu durumu ilgi çekici buldum. Er ya da geç tüm istediklerimi elde edeceğim. Bu bir gerçek. Bu durumda da yalnızca benim izlediğim rota fark yaratacak. Ve o rotanın her detayına karar veren de ben olacağım. Sonuç olarak onu birazcık vakit öldürecek bir oyuncak olarak getirdim.”

 

Sebep ne olursa olsun, ne yaşanmış olursa olsun sonuç değişemezdi.

 

Priscilla’nın mutlak özgüveni genel kanıyı aşmış ve dünyaya mantıksız bir şekilde iradesini dayatmıştı. Bununla baş etmenin yoluysa ya pes edip boyun eğmek ya da benzer bir tavırla karşılık vermekti. Bu yüzden,

 

Adaylar: “———”

 

Karşısındaki dört aday da hiç tereddütsüz yüzleşme havasına girmişti. Bu bakışları kabullenen Priscilla içten, keyifli bir kahkaha patlattı.

 

Priscilla: “Harika. Sonuca karar verildi ama yolculuğum da doğal olarak bu mutlu heyecandaki payını alacak. Hepinizin sıradan vatandaşlardan bir gömlek üstün olduğunuza karar verdim. Ve rakibim olmaya layık olduğunuz zaman… işte o zaman sizleri mutlaka tüm kabiliyetlerimle karşılıyor olacağım.”

 

Priscilla’nın verdiği karar, karşısındakilerin düşmanı olmaya layık olmadığı şeklindeydi.

 

Yo, aslında bu kararı yeni almamış, uzun zaman önce dile getirmişti. Emilia’ya bir haşarat muamelesi yapmıştı. Karşısındakileri hiçbir şekilde düşmanı olarak görmüyordu.

 

Ve bu yüzden,

 

Felt: “Bu kibrin yüzünden pişman olup ağlayacağından emin olacağım.”

 

Felt’in ilanı odadaki herkesin aklından geçen şeyin birebir yansımasıydı.

 

#Gerçekten bayağı çarpıcı bir bölümdü. O kadar çok olay oldu ki hangisine değinsem bilemiyorum. Wilhelm-Reinhardt-Theresia olayını mı merak etmeli, Priscilla’nın ne biçim bir manyak olduğunu mu düşünmeli, Felt cephesinde neler olacağını mı sorgulamalı yoksa güllerin savaşında bizi nelerin bekleyeceğini mi tahmin etmeli? Her halükarda bizi büyük sırların, büyük olayların beklediği kesin. E öyleyse bir sonraki bölümde görüşmek üzere!






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 21951 Üye Sayısı
  • 836 Seri Sayısı
  • 40707 Bölüm Sayısı


creator
manga tr