"Ben Li Qiye'yim ve bu tek başına yeterli." #Emperor's Domination

Tek Kusur - 3- Ölüme Yer Ayırtanlar


Uçmak, eskiden benim için imkansız olan bu güzel hissi yaşıyordum. Özgürlüğün bir hissi olsaydı bu his uçarken hissettiklerimle aynı olurdu büyük ihtimalle. 

Beyza'ya bağlı da olsam altımdaki mavi denizin hızla geçmesi ve rüzgarın sesinin bana yaşattıkları mükemmeldi. 

Ve karşımda, uzaklardan görünen İstanbul. O eski ihtişamından geriye bir şey kalmamıştı. Uzun gökdelenleri artık yoktu, eskiden binalarla kaplı yüzeyi artık yeşilin tonlarıyla kaplıydı. 

Çok severdim ben İstanbul'u güzel şehri. Medeniyetlerin doğduğu ve öldüğü şehirdi o.

"Neredeyse geldik, miden bulanmıyor değil mi?"

Mide bulantısı mı? Gerçekten bu güzel anda nasıl midem bulanabilirdi ki?

"Hayır, iyiyim."

Ya biz çok hızlı gelmiştik ya da ben dalmıştım ve yolu fark etmemiştim. Her neyse, fark etmez sonuçta hedefimize varmıştık. 

İnsanların nasıl yerlerde hayatta kaldığını merak ediyordum. Eskisi gibi olmadığı açıkça belliydi.

Sonunda altımızdaki mavi halı bitmiş, yeşillerin üzerinde süzülmeye başlamıştık. Aynı zamanda yavaşlamıştık.

Etrafı merakla inceleyen halim Beyza'nın dikkatini çekmişti herhalde. Önce küçük bir kıkırtıyla karışık gülüş duydum.

"Buralar, eskiden insanlarla dolu sokaklarmış. Şimdiki İstanbul, eskisi gibi olmasada küçük bir kopyası gibiymiş. Yani yaşlılara göre öyleymiş. 

Şehrin en güneyinde, boğazın girişinin iki yanı da insanların kontrolünde."

"İki kıtada da şehir mi var yani?"

"Evet, zor da olsa eskiler bir şekilde başarmış. Yıllardır yenilenen rünler ve savunma düzenleriyle korunduğundan canavarlar şehirlere biraz bile tehdit değil. Ama şehrin bir adım dışarısı, cennetten cehenneme geçmek gibi.

İşte, geldik."

Önümde, kızıl renkli saydam bir kubbe ve kubbenin içinde sağlam binalar görüyordum. Binaların bazıları lüks ve işlemeliyken bazılarıysa düz apartmandı. En batıda, boğazın kıyısında büyük bir kale vardı. Yani en azından kaleye benzeyen bir bina vardı.

O kaleye doğru ilerliyorduk

"Burası doğu istanbulun askeri üssü. Batı ve doğu, birlikte çalışan iki kardeş gibidir. Aradaki deniz yüzünden ortak binalarımız olmasa bile askeri gücümüz ortaktır."

Deniz neden bu kadar sorundu ki? Koskoca Marmara denizini daha demin geçmiştik. Küçücük boğaz neden bu kadar sorun çıkarıyordu?

"Boğaz, gerçekten bu kadar büyük bir engel mi?"

Beyza önce bir duraksadı. Cevap verip vermemek arasında kaldığını anlamıştım.

"Tamam, sormamışım gibi yapalım."

Aceleye gerek yoktu, şehri öğrenecek bolca vaktim olacaktı.

"Aslında ayrı değiliz. Sadece iki şehrin farklı yöneticileri var ve tam anlamıyla birleşmek istemiyorlar. Gelecekte anlarsın."

Evet, gelecekte hepsini çözeceğim. İstanbul, saygı duyduğum bir şehir. Bu şehri elimden geldiğince eski haline getirmeye çalışacağım.

Kale gibi binanın önüne indiğimizde etraftaki insanları fark ettim. Beklediğimden fazla insan vardı ve herkes işinin peşindeydi. 

Kalenin kapısında bir başka genç adam duruyordu. 

Beyza'yı görünce ayağa kalktı ve dikkatle bize bakmaya başladı.

"Beyza, sen misin?"

"Yok ninen geldi. Niye bunu sordun ki?"

"Senin öldüğünü rapor etmişlerdi. Zırhlı gergedanın boynuzunu yemişsin."

Konuşurken gözleri bana kaydı. Gözlerindeki kibri sadece bakışlarından bile hissedebiliyordum. Beni aşağı görüyordu.

Beyza da bunu fark etmişti galiba. 

"O, beni kurtardı. Onun ölçümünü yapmaya getirdim."

Daha fazla orada durmadan içeriye yöneldi. Ben de arkasından gitmeye mecburdum. Sırtımdaki o kibirli bakışlar atan gözleri oyma isteğime de hakim olmak zorundaydım.

Kapısı, normal bir bina kapısı gibiydi kalenin. Eski kale kapıları gibi bir şey beklediğimi inkar edemem.

İçerisi de askeri bir binayı andırıyordu. Eski askeriye sisteminin benzeri bir sistem var gibiydi. Etraftakilerin konuşmalarından "teğmen, üsteğmen, astsubay" kelimelerini az çok duyabilmiştim.

"Askeri sistem var gibi?"

"Aynen, eski askeri sistemin çok benzeri işliyor. Sadece gereksiz rütbelerin bazıları artık yok. Kıdemli ile başlayan rütbeler artık yok mesela. Kıdemli olmak lakap halini aldı yaşlılara kıdemli diyoruz."

"Senin rütben ne?"

"Ben mi? Ben astsubay astçavuşum. Uzun da olsa iyi bir yerdeyim diyebilirim."

"Girişteki çocuk, sana biraz bile saygı göstermedi. Astsubay veya her neyse bu kadar düşük seviyeli misiniz?"

"Yanlış anladın, rütbe sistemi aynı olsa da bu kıdem sırasını belirlemiyor. Manamızı düzenli olarak ölçtürüyoruz ve manamızın miktarına göre rütbeleniyoruz. Başkalarına saygı gösterme olayı oldukça eski kafalı. Hem sırf daha fazla manam var diye başkalarına emirler veremem."

Haklıydı aslında. Eskiden rütbeler sistemi sağlam tutmak ve olası sıkıntıları önlemek içindi. Artık savaşlar kişisel güce veya bir grubun gücüne bağlıysa da bu gereksiz sıkılık tabi ki yok olacaktı. 

"Mana puanın, 100'ün üzerinde çıkarsa basit bir er olursun. Erler en düşük seviyeli canavarları bile yenemez, belki on tanesi bir canavarı indirebilir. Onların ana amacı askeriyedeki savaşmak dışındaki işleri yapmakla görevliler. Rünleri devamlı yenilemek, binalar inşa etmek, hizmet sektörü ve bunun gibi işler. Eğer mana seviyen 500'ün üzerinde olursa birinci seviye canavarlarla başa baş dövüşebilirler. Bu kişiler onbaşı diye adlandırılırlar ama tabi ki on kişiyi yönetmiyorlar. Sadece isim işte."

"Senin mana seviyen ne?"

Eğer basit askerler bile 500 mana seviyesindeyse Beyza'nın en azından 1000 olmalıydı. 

"En son bin civarlarındaydı. Her yıl başında ölçüm yapıldığından baya oldu, ama en fazla 1200 olmuştur."

1000, acaba Tian'ın şuan mana seviyesi ne alemdeydi. 

Koridorlardan yürüdük kapılardan geçtik. Labirent gibi olan bu üstte bir yere doğru gittiğimizi biliyordum ama yol oldukça karışıktı. 

"Şimdi seni bir albayın karşısına çıkaracağım. Sakin ol ve sorularını cevapla."

Albay? Askeri sistemde generallerin hemen altında olan birisiydi. Eğer mana puanına göre oranlarsam ortalama 50.000 civarı olması lazım.

"Onun mana seviyesi ne peki?"

"Albay mı? 75 80 bin civarlarındadır. 100 binin altında olduğundan eminim ama tam olarak söyleyemem."

En az 75 bin demek, çok güçlü olmalı. 

Düşüncelere dalmışkan bir anda durduk. Önümde büyük bir kapı vardı, en azından üç metre vardı. Beyza kapıya iki kere tıkladı. İçeriden bir ses soğukça "Gelin" dedi. 

Kapıdan geçtiğimizde gördüğüm güzel işlemelerle kaplı mobilyalarla döşenmiş bir odaydı. Karşımda bir masa, masada oturan kel bir adam bir kağıdı okuyordu.

"Albayım, ben astsubay asçavuş Beyza."

Albay, gözlerini kaldırdı ve Beyzaya bakmaya başladı. 

"Beyza, geç otur."

Oldukça nazikçe söylemişti bu sözleri. Bizi içeriye çağıran ve suratımıza bile bakmayan o adam gitmiş yerine yeni birisi gelmişti sanki.

"Albayım, buraya beni kurtaran bu çocuğun mana testini yapma talebimi iletmeye geldim."

O ana kadar bana biraz bile dikkatini vermeyen albayın bakışları bu sözlerden sonra üzerime kitlenmişti. Gözleriyle her bir hücremi inceliyor gibi geliyordu ki bu hissiyat iğrençti. 

Ama sert görünümümü bozmadım, doğruca albayın gözlerine baktım. 

Gözlerine bakınca içimdeki korku gitmişti, albayın suratında ise tamamen farklı bir ifade vardı. Korku, kasılmış yüzü ve açılmış gözlerinden açıkça çok korktuğu görünüyordu. Sebebini anlayamamama rağmen bu korkuyu görmüştüm.

"Gidin, mana testi yapabilirsiniz. Eğer birisi sorun çıkarırsa benim adımı ver."

"Saolun."

Saygıyla hafifçe başını eğmişti Beyza. Ben de onu kopyaladım.

Odadan çıktık ve test odasının yolunu tuttuk.



Aynı anda albayın odasında.

"O çocuk, yetenekli mi albayım?"

Bir kadın sesiydi bu.

"Demek senin bile dikkatini çekti."

"Ne gördün? Sen kolay kolay korkmazsın. O çocukta seni korkutan neydi?"

"Gözlerinde, sanki gözlerinin içine baktığımda kaybolduğumu hissettim. Sanki gözleri ruhumu benden almak istiyordu. Orada, gözlerinin içinden bana bakan şey neydi bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var, o şey hayatımda gördüğüm en korkunç şeydi."



Test odasına doğru giderken aklıma bu testin özel bir şey olup olmadığını sormak gelmişti. 

"Beyza, bu test şeyi özel bir şey mi? Bir albaydan izin almanı gerektirecek kadar özel mi en azından?"

"Mana seviyesini ölçmek, tahmin ettiğinden daha zor bir şey. Düzeneğin rünleri her kullanıldığında karışıyor ve tamir etmek oldukça uzun sürüyor. En kısa sürede bir ay içinde ikinci bir test yapılamıyor. O yüzden her yıl başında tüm şehri kaplayan rünik dizilim çalıştırılıyor ve herkese tek seferde ölçüm yapılıyor. Onu da tamir etmek zor tabi ama işte bir yıl süreleri oluyor sonuçta."

Rünik dizilimler, oldukça işlevli duruyorlar. Bir ara öğrenmeye çalışsam iyi olur. 

Sonunda test odasının kapısına geldik. Kapıdan girdiğimizde ortada büyük bir yuvarlak olan geniş bir odadaydık. Altıgen şeklindeki oda bir arena gibiydi, küçük de olsa bir arena. Her duvarın üzerinde insanlar vardı, birisinin mana testi yapacak olması insanların ilgisini çekmişti.

"Normalde bu özel testi albaylar ve generaller kullanır. Onların seviyeleri toplu ölçümde ölçmek için çok yüksek. Bu yüzden bu kadar insan var."

Yanımıza bir kadın daha geldi. 

"Adın ne?"

"Talha"

"Pekala, ortada duran taşa ellerini koy ve mananı oraya aktarmaya çalış.Tüm istatistiklerini çıkartana kadar bunu yapabilirsen iyi olur."

Kibir, bu kadının da ses tonunda vardı. Nedense kimse bir şey başarabileceğime inanmıyordu.

Taşa doğru yürürken zihnimde bir ses duydum.

'Demek mana ölçümü yapacaksın. Bana sorsaydın sana söylerdim.'

'Usta? Neden erkenden uyandınız?'

'Hafızamı taramak beklediğimden kısa sürdü. Gerekli teknikleri de buldum. Hadi bakalım manan hangi seviyede'

Taşa doğru yürüyüp ellerimi taşa koyduğumda taş da ellerimi tutuyormuş gibi hissettim. Sanki ellerim vakumlanmış gibi taşa yapışmıştı.

Manamı taşa doğru akıtmaya başladım. Tüm manamı veriyordum bu işe.

bir, iki, üç, dört. . .

Neredeyse beş dakika boyunca bunu yapmaya devam ettim. 

"Tamam, artık bırakabilirsin."

Odada bir ses yankılandı. Etrafta izleyen herkes de bu sesle birlikte suratlarını astılar. İstedikleri o şaşalı seviye ölçümü yerine boş bir şeye beş dakika harcamışlardı.

Şimdi ne olacak diye beklerken Beyza ve diğer kadının bana doğru geldiğini gördüm

Kadın, gözlerinde garip bir ifadeyle bana bakarken konuştu

"Garip, sonucun oldukça iyi. Mana seviyen çoktan bin olmuş bile."

Bin, bu Beyza gibi bir asteğmen astçavuş olduğu anlamına geliyordu.

"Gerçekten, ilk denemede beni yakaladın. İstanbul'da ilk ölçümünde bu seviyede çıkan iki, üç kişi var."

'Ölçüm yöntemleri biraz yanlış da olsa seviyeni az çok görebildiler. Şuan 1013 mana puanın var.'

Ustamın sözleri de bunu doğrulayınca daha da mutlu olmuştum.

"Gel benimle, hemen seni askeri okula kaydedelim."

Elimden tutup beni çekerek götürdü Beyza. 

"Askeri okulda ne?"

"Ah tabi, bilmiyorsun. Askeriyeye katılmadan önce iki yıllığına ortak eğitim yapılır. Batının ve doğunun gençleri iki yıl boyunca zor olmayan görevlere gider ve üstlerinin emirlerini izler. Hem sistemin işleyişini öğrenip hem de sizin eksiklerinizi kapatmanızı sağlıyorlar."

'Kayıt ol, iki yıl seni biraz güçlendirebilmek için yeterli bir süre. Zaten iki yıl sonra burada çok rakibin kalmaz.'

'Peki usta.'

İki yıl, gerçekten o albay bile iki yıl sonra rakibim olamayacak mı yani. 

"İşte geldik."

Bir salona gelmiştik. Salon dediğimde uzun bir odaydı, odanın sonunda bir masa ve masada oturan üç kişi vardı. Biri ellilerinde bir kadın, bir diğeri de aynı yaşlarda uyuyan bir adamdı. Sonuncuysa ortada oturuyordu, diğerlerinden genç görünüşlüydü ve insanlarla o ilgileniyordu. 

"Burası iletişim odasıdır. Bir şey istiyorsan buraya gelirsin, talepte bulunursun. Bu üçlü isteğini tartışır ve karar verir. Görevlerden kazandığın puanlarla ödüller alabileceğin yer burası. Ya da bir ceza yediğinde cezanı ödemenin yollarını buradan öğrenirsin. Halkın ve düşük rütbelilerin tüm yönetiminden sorumlular."

Üç adam, tüm kararları veriyordu. Güçlü olduklarından, kabul edilebilir bir durumdu bu. 

Sıraya gireceğimizi ve bekleyeceğimizi düşünüyordum. Ama Beyza sanki orada bir insan grubu yokmuş gibi düz bir şekilde üç yaşlının önüne doğru yürüdü, beni de peşinden çekti. 

Sıradakileri öylece geçiyorduk, suratlarındaki ifade "Bir zeki siz misiniz?" der gibiydi. Sıranın sonuna geldiğimizde o anda yaşlılarla konuşan bir genç ve gencin yanında sert görünüşlü iki adam vardı. Arkamızdaki insanlar, bizi kötüleyen bir uğultu çıkardığından 3 yönetici ve onlarla konuşan grup, konuşmalarını bölüp suratımıza bakmaya başlamıştı. Uyuyan yaşlılar da uyanmıştı. 

"Uras amca! Sana işim düştü."

Beyza, kimseyi umursamadan konuşmuştu. Yüzü oturan yaşlılardan erkek olana bakıyordu.

Yaşlı adamın suratında ise oldukça kötücül bir ifade vardı. Sinirli bir ifade değildi bu, sanki çok kötü bir tesadüf olmuş gibiydi. 

İşlem yapan genç, onun canını sıkan bu gençti.

"Yerini bil kadın!"

Öndeki gencin sesi oldukça hiddetliydi. Suratı da bir o kadar sinirliydi. 

Beyza, bu genci görünce yüzünü buruşturdu. Sert bir kayaya çarpmış olmalıydık, gencin statüsü yüksek olmalıydı. 

Kafamın üzerinden bir kuvvet aşağıya doğru beni bastırdı. Bu, Beyza'nın eliydi. Eğilmeme sebep olmuştu.

"Genç Lider Yılmaz, kabalığımız için bizi bağışlayın. Sizin burada olduğunuzu göremedik, affınıza sığınıyoruz."

Ne oluyordu, bu gencin statüsü bu kadar yüksek miydi? 17 yıllık hayatımda bir kere bile boynumu bükmemiş olan gururuma rağmen boyun eğiyordum. İçim acıyor olsa bile şuan yeterince güçlü değilim, karşı çıkarsam silinip giderim.

"Anıl Yılmaz, benim hatırıma Beyza'yı bağışlayın lütfen. İyi niyetiniz mutlaka aklımda kalacaktır."

Genç adamın yüzünde iğrenç bir gülüş vardı. Bu gülüşün ne olduğunu gayet iyi biliyordum. Konumuyla insanları ezenlerin gülüşüydü bu. Eski dünyamda, öğrenciyken bizi ezen müdürün yüzündeki ifade, çalıştığım yerdeki patronun ifadesi tamamen aynıydı. Aralarında tek bir fark vardı, şuan gördüğüm yüz, açık açık kendisini gösteriyordu ve daha da iğrençti.

"Pekala, Yaşlı Uras için seni bağışlayacağım. Çocuksa, ne yapsak ki? Yüz kırbaç vuruşu ideal gibi. Çocuğa yüz kırbaç vurun."

Çocuk, ben oluyordum bu. 

Yüz kırbaç darbesi, ölür müydüm acaba. 

'Yüz kırbaç, ölmeyeceksin. Ama acı, gerçekten acıyacak.'

Acıyacaktı, ama elimden gelen bir şey yoktu. Yalvarmayı düşünmüyordum, o kadar gurursuz değildim. Öylece duracaktım, ne olursa olsun.

Gencin arkasında duran iki adam önce beni kollarımdan tuttu, yere ayaklarını vurmalarıyla iki toprak sütun yükseldi ve parlayan beyaz renk zincirler ellerimden ve ayaklarımdan beni kaldırdı. Zincirlerin manadan yapıldığını hissedebiliyordum.

Yüzüm, tam da Beyza'ya bakıyordu. Kızın gözlerinden yardım etmek istediği anlaşılıyordu, ama kızı tutan yaşlı adam sanki onun hareket etmesini engelliyordu. Donmuş gibiydi kız.

O anda, yükselen bir acı hissettim. Sırtıma vurulan ilk kırbacın acısını. 

-Şaak!

-Şaaak!

.

.

İlk başlarda canım cidden çok yanmıştı, sırtım parçalanıyordu ve derimin yavaş yavaş parçalanışı daha önce deneyimlemediğim bir acıyı getiriyordu. Çığlık atmamak için sıktığım çenemi artık hissetmiyordum, ama dayanacaktım. 

Bir süre sonra artık acıtmamaya başlamıştı, ya da alışmıştım artık bilemiyorum. 

Devam ettikçe gerçekten acımamaya başladığını fark ettim. 

'Yeteneklisin çocuk, en azından duygularının kontrolü kendi ellerinde olacak kadar yeteneklisin.'

Kafamın içinde çınlayan Usta Lei'nin sesi moralimi daha da yerine getirmişti. O anda, sırf itlik olsun diye gülümsemek geldi içimden. Hayır, sadece gülümsemek değil, kahkaha atmak istiyordum. O sikik veledin sinirden köpürmesini istiyordum.

-Hıhıhı. . . Haa Haaahahahaa!

Önce kısık olan gülüşüm git gide yükseldi, sonunda boğazım acırcasına kahkaha atarken buldum kendimi. 

Kırbaçlar ardı ardına vuruluyordu, ama artık umrumda değildi. Sonunda yüzüncü kırbaç vurulduğunda iki toprak direk anında yok oldu ve yere düştüm. O anda vücudumun ne kadar kötü bir halde olduğunu anlamıştım, ayağa bile zor kalkıyordum.

Sikik gencin suratındaysa hala kibirli bir ifade vardı. Ama bu sefer biraz farklıydı, kibri ve öfkesi karışıktı diyebilirim ki bu istediğim şeydi. 

'Usta, kaç yıl? Bu siktiğimin şehrini ellerime almam kaç yıl sürecek?'

Sinirliydim, sinirden köpürüyordum. Kendime hakim olabilsem bile öfkem git gide artıyordu. Dünyanın ne halde olduğunu anlamıştım, güçlüler istediği her şeyi yapıyordu. Ta ki onlardan güçlü birisi onları temizleyene kadar. 

'Bilmiyorum, her şey sana bağlı. Ama bir şeyden eminim, ne kadar süreceğini bilmiyor olsam bile bu şehri elde edeceğinden eminim. Sen benim öğrencimsin, tüm dünyayı ellerine alsan bile senin için küçük bir şey olurdu.'

Hıh, ben de bundan eminim.

"Yaşlılar, ben gidiyorum. Kararınızı düşünün, yarın tekrar gelip cevabımı alacağım."

Genç ve iki koruması yanımdan geçerek odadan çıktılar. 

Onların gitmesiyle birlikte Beyza anında koluma girdi ve ayakta durmama yardım etti. 

"Üzgünüm, gerçekten çok üzgünüm. Bu kadar yüksekten birisinin buraya geleceğini düşünmüyordum. Benim hatam, hepsi benim . . ."

Beyza'nın suratına baktığımda gözlerinin dolduğunu gördüm. Gerçekten iyi bir kızdı. 

"Sorun yok, birazcık kaşındırdı o kadar."

"Gel, yaralarına hemen baktıralım."

"Hayır, işimizi bitirelim sonra gidelim."

Kız, o an ne desem tamam diyeceğinden anında kafa salladı. Hemen yaşlıların masasına doğru yürüdü.

"Yaşlılar, ben astsubay astçavuş Beyza. Bu genci askeri akademiye kayıt etmenizi istiyorum."

"Beyza, askeri akademiye girmek için mana seviyesinin yüksek olması lazım. Eğer elinizde bu belgeler yoksa sanırım bunu yapamayacağım."

Beyza, bu sözü bekliyor gibiydi. Anında bir deste kağıdı masaya çıkardı.

"Her şey burada, gerekli tüm bilgiler. Mana seviyesi, vücut detayları, adı. . . "

Diğerlerinden genç olan yaşlı belgeleri tek tek incelemeye koyuldu. Hepsini inceledikten sonra bana garip gözlerle baktı. 

"Pekala, bu konuyu onaylayacağız. Genç Talha, artık bir askeri öğrencisin. Ortak yaşayacağın bir yurt odası, düzenli yemek ve okulun verdiği kaynaklara erişimin olacak. Kalan detayları yanındaki aa* Beyza'dan öğren. Sıradaki!"

Tekrar yanıma gelip koluma giren Beyza ile birlikte odadan çıktık.


 

#aa= (astsubay astçavuş) fazla uzun geldi kısaltayım dedim.




"Hadi gel, seni revire götüreyim."

Yavaş da olsa yürüyerek sağlık binasına geldik. Revir demiş olsa bile açıkça kapsamlı bir hastane gibiydi bu yer. 

Kapıdan girdiğimizde, içerisi sakindi. Girdiğimizi gören bir hemşire hemen yanımıza geldi. Sırtımı gördüğü gibi de formaliteleri izledi. Beni bir yatağa götürdü ve beklememi söyledi.

Beyza da o anda yanımda bekliyordu.

Geri geldiğinde elinde bir tepsiyle gelmişti.

"Sırtınızdaki yaralar oldukça derin, kırbaç yarası demiştiniz ama kırbacı vuran normal biri değilmiş. Tüm sırtınız mana kullanarak kırbaçlanmış, kalıcı zarar vermiş olmasa da her bir vuruş sırtınızı kılıç gibi kesmiş. Bu kesikler, birbirine bağlı yarıklar haline gelmiş. Yaraya mana tedavisi uygulayım saracağım, lütfen hareket etmeyin."

Ellerini sırtımın biraz gerisine koydu hemşire, sonra sırtım karıncalandı. Bir süre sonra daha rahat hissediyordum, az da olsa iyileşmişti yaralarım. 

"Elimden gelen bu, bir hafta düzenli olarak gelin. Hafta sonunda yaralar kapanmış olur, izlerini götürmek isterseniz üst seviye haplardan almanız gerekir. İyi günler."

"Hadi gidelim, daha iyisin değil mi?"

Gülümsedim

"Evet, artık kendim de yürüyebilirim."

Ayağa kalktım, hafifçe hareket etmeye çalıştığımdaysa beklemediğim şekilde dengemi kaybettim, düşer gibi oldum ki Beyza tuttu beni.

"Sadece hava yapıyorsun."

Haklıydı, biraz hava yapmak istiyordum.

"Hadi, senin yurt odanı bulalım. Oda arkadaşların olacak biliyorsun, nasıl insanlar olduklarını görmek istiyorum."

Oda arkadaşları benim arkadaşım olmayacak mıydı neden o merak ediyordu? Neyse, ben de merak etmiyor değildim. 

Benim yüzümden yavaş da gidiyor olsak bir şekilde yürüyorduk, güneş batıyordu ve yurdun kapısının önüne varmıştık.




Yorumlar


Giriş Yap


    Duyurular

    Popüler Seriler

    Against The God
    Against The God
    Beğeni Sayısı: 1468

    King of Gods
    King of Gods
    Beğeni Sayısı: 1205

    Tales of Demons & Gods
    Tales of Demons & Gods
    Beğeni Sayısı: 998

    True Martial World
    True Martial World
    Beğeni Sayısı: 909

    Emperor’s Domination
    Emperor’s Domination
    Beğeni Sayısı: 806

    I Shall Seal The Heavens
    I Shall Seal The Heavens
    Beğeni Sayısı: 787

    Martial God Asura
    Martial God Asura
    Beğeni Sayısı: 721

    Coiling Dragon
    Coiling Dragon
    Beğeni Sayısı: 637

    Swallowed Star
    Swallowed Star
    Beğeni Sayısı: 634

    Kara Büyücü
    Kara Büyücü
    Beğeni Sayısı: 606

    Popüler Orjinal Seriler

    Kara Büyücü
    Kara Büyücü
    Beğeni Sayısı: 606

    KAREN
    KAREN
    Beğeni Sayısı: 217

    GÖKYÜZÜ İMPARATORU
    GÖKYÜZÜ İMPARATORU
    Beğeni Sayısı: 200

    DİPTEN EN TEPEYE
    DİPTEN EN TEPEYE
    Beğeni Sayısı: 158

    Beyond Eternity
    Beyond Eternity
    Beğeni Sayısı: 155

    Yıldızlar Kralı
    Yıldızlar Kralı
    Beğeni Sayısı: 150

    Acemi Ölümsüz
    Acemi Ölümsüz
    Beğeni Sayısı: 136

    SAHİPKIRAN
    SAHİPKIRAN
    Beğeni Sayısı: 130

    THEODEN
    THEODEN
    Beğeni Sayısı: 129

    Lord Of The Demons
    Lord Of The Demons
    Beğeni Sayısı: 124

    Site İstatistikleri

    • 16219 Üye Sayısı
    • 733 Seri Sayısı
    • 34345 Bölüm Sayısı


    creator
    manga tr