“Göklerin altında tek şeytan. Yeryüzünün üzerinde basit bir tavuk.. “ #Emperor’s Domination

Tek Kusur - 2-Bir Can Kurtarmak


Bir haftayı Usta Lei ile geçirmiştim. Bir sürü konuda sohbet etmiştik ve ona iyice ısınmıştım.

"Usta, neden hiç acıkmadım?"

Bir hafta boyunca yemek yemeden geçirmek garipti ve gerçekten bir şeylerin tadını almak ister hale gelmiştim.

"Bu küp, manayla vücudunu besler ve temel ihtiyaçlarının tamamını giderir."

Açlığı gideren bir küp, eskiden bir çok insanın açlıktan öldüğünü bildiğimden bu şey çok üstün gelmişti. 

'Acaba Türkçeyi nereden öğrendi'

"O kadar uzun süredir bir şey yapmadan dünyayı izliyorum ki, neredeyse tüm dilleri biliyorum galiba"

Hala düşüncelerimi duymasına alışamamıştım. İğrenç bir şeydi bu!

"Birkaç saat sonra bu küpten çıkacaksın, dış dünyada neler olacağını konuşmamız lazım.

Dışarıda kıçını korumayacağım, kendi kıçını kendin korumak zorundasın. Neden seni koruyamayacağıma gelirsek bu biraz karmaşık. Eski güçlerim hala benimle, ama onları kullanırsam daha gelişmemiş ruhun bu baskı altında ezilir ve hiçbir şey hissedemeden ölmüş olursun."

Mantıklıydı, eğer dayanamayacağım seviyede bir enerji ortaya çıkarırsa zaten yardım etmemiş oluyordu. 

Onaylarcasına başımı salladım. 

"Ama bu seni tamamen kendi halinde bırakacağım anlamına gelmiyor. Şimdi düşün, bir damla su senin ruhunun kaldırabileceği üst sınır. Ben de bu miktarın üzerine çıkamam.

Ama aramızda bir fark olacak, eğer ben o bir damlayı çok hızlı bir şekilde fırlatırsam o damlayla istediğim rakibini öldürebilirim. Ama sen, o kadar hızlı fırlatamazsın ki bu da sana yardım edebileceğim anlamına geliyor. 

Her ne kadar yardım edebilir olsam da yenilmez olamam ve sana yardım etmek de istemiyorum, deneyim senin ölümle burun burunayken kazanabileceğin bir şey. 

Ayrıca aklına gelmiş olmalı, sen ölürsen bana ne olacak? Ruhumuz bağlı olduğundan öleceğimi düşünüyorsan hayır, eğer ölürsen ben ölmek zorunda değilim. Ama ruhlarımızın bir kısmı birleşik olduğundan en fazla bir yıllık ömrüm kalır ve o az miktarda ruhumu bir yılda yenilemem imkansız. Cennetsel bir hazine bulup ruhumu onaracak kadar şanslı değilsem, sen öldüğünde ben de bir yıl sonra ölmüş olurum yani.

Ayrıca şu andan itibaren zihinlerimiz arasına bir bariyer koyuyorum, düşüncelerini sadece istediğim zaman hissedebileceğim. Tamamen rahat olmasa da bu seviyede elimden gelen en iyisi bu."

Ustamın sözünü bitirmesiyle küpün duvarında bir çatlak ortaya çıktı ve içeriye ışık huzmeleri girdi. 

"Küpün kırılmasına bir kaç saat kaldı. Dışarıya çıktığında yakınlarda olan İstanbul ayakta kalan şehirlerden biri. Oraya gitmek bizim için iyi bir başlangıç olacak. "

İstanbul, eskiden bir çok kez gittiğim o güzel şehir. Dünyanın incisi ve iki kıtayı birbirine bağlayan o şehre hep feribotla giderdim. Karadan gitmek hiç de yakın değildi, arabayla bile saatler sürüyordu. 

"Usta, eğer yayan gitmeye kalkarsam yollar düz bile olsa iki günümü alır. Dışarının çok tehlikeli olduğunu söylemiştin."

Aslında aklıma gelen ustanın beni bir şekilde koruyacağı veya uçmak falandı. 

"Buraya gel."

Usta Lei'nin yanına gittiğimde kafamın üstüne elini koydu. İlk başta sadece sevecek sanmıştım ama elinin altı ışıldamaya başladı. Değişik bir şey hissetmiyordum, belki biraz sıcaktı. 

"Üzerinde bir büyü kullandım, denizin üzerinden yürüyebilirsin. Denizdeki canavarlar, yüzeyde yürüyen canlıları avlamakla uğraşmazlar. Onlar için fazla küçük bir avsın."

Denizde yürüyebilmek, eskiden olsa gülerdim. Ama şuan sadece hayret edebilmiştim.

"Son olarak bir şeyi daha konuşmamız lazım. Dışarıda çıkacağın dünya eskisinden farklı ve büyük ihtimalle uzun süre İstanbul'da kalacağız. Sana büyüyü kendim öğretmeyeceğim, dünyanın standartlarını görmeden olmaz. Sen İstanbul'a gidene kadar hafızamı düzenleyeceğim yani manayı ilk kullandığın zamanlar uyuyor olacağım. Sadece insanların söylediklerini yap. Bir dahi de çıkabilirsin bir çöp de ki bu önemsiz. Eğer çok yetenekli olursan yeteneğini gösterme, normalin biraz üstünde takıl. Göze batıp ölürsen hiç güzel olmaz. Ayrıca sana nereden geldiğini soracaklar, dışarıda uyandığını ve ne olduğunu bilmediğini söylesen yeter. Soracağın bir şey yoksa uyuyacağım."

Haklıydı, tecrübenin farkı bu oluyordu işte. Her şeyi önceden düşünmek. 

"Usta, ne kadar zaman sonra geri geleceksin?"

"Belki bir belki iki hafta. Döndüğümde seni sağ görmek istiyorum."

Gitmişti, bir şey değişmemiş olsa bile hissedebilmiştim. 

"İyi geceler usta."

Küp de yavaş yavaş parçalanıyordu, artık dışarıyı az da olsa görebiliyordum. 

Parçalar düştükçe sağlam yerler daha hızlı parçalanıyordu, dışarıdaki tablo netleşiyordu. 

Zaten bildiğim bir yerdeydim, Yalova merkezine çok uzak olmayan bir yolun ortasındaydım. 

Gözümün alışık olduğu manzaradan çok daha farklı bir manzaraydı gördüğüm. Yırtılmış bir tablo gibi, hafızamda duran o büyük uzun ağaçlar yerlerinde yoktu. Binalar yıkılmış ve doğanın kuvveti karşısında aciz kalmıştı. Yüz yıl, yıkılmış binalar çoktan yosun ve otların işgali altında kalmıştı. Yol, sanki yıllara meydan okuyordu. Sadece çatlaklar vardı o yolda. 

Bana en garip gelense yolun oradaki üst geçitti. Tam ortası çökmüş olsa bile bu kırık yer bir metreyi aşmazdı. 

Yürümeye başladı. Eski şehrim büyülemişti beni. Yürürken yıkılmamış binaların da olduğunu gördüm, tek katlı ya da iki katlı küçük evler hala ayaktaydı. Yüz yılın yıpratıcılığına ve o depreme rağmen. 

Yolun karşısına geçmem lazımdı ama yolun benim olduğum kısmında yıkıntılar ve araba enkazları vardı. Karşıya geçmek için bir yol bulmalıydım. 

Yürümeye devam ediyordum ki yerin sarsıldığını hissettim. Hafifçe de olsa sarsıntıyı fark edebilmiştim. Sonrasında sarsıntı bir anda arttı, sanki yüzlerce fil zıplıyordu. 

Korku, bilmediğim bu sarsıntının yarattığı korkuyla hemen bir taşın yanına geçtim ve arkamda kalan uzun yola doğru baktım. Bakmaz olaydım, neredeyse dokuz metre uzunluğunda devasa bir canavar orada tepiniyordu. Benden elli, yüz metre uzaktaydı tam kestiremiyordum. Ama kesinlikle korkunçtu, tüm vücudu zırh kaplı bir gergedana benziyordu. Farkıysa sıralı üç tane boynuzu olması ve gözlerinin kırmızı renkli parıltısıydı. 

Oraya bakarken dalmıştım, içimdeki tüm korku gitmişti ve nedense kendimi gayet sakin hissediyordum. Bu durum beni şaşırtmıştı. Eskiden on yedi yıllık hayatımda bir kere bile ölüm tehlikesi altına girmemiştim. Tamamen tecrübesizdim ama bu durumda bile korkmuyordum.

O an daha fazla bunu düşünmemeye karar verdim çünkü o gergedanın etrafında sinekler gibi dönen üç karaltıyı fark etmiştim. Çok hızlı hareket ettiklerinden insan olup olmadıklarını anlayamadım. Sonuçta dünya oldukça değişmişti ve bu karaltıların insana benzer bir şekilde olmaları beni cesaretlendirmişti. Biraz daha yaklaşma isteğimi bastıramadım ve on, on beş metre daha yaklaştım ki karaltılardan birisinin gergedanın boynuzunu yediğini gördüm. Daha doğrusu birkaç metre yanıma doğru uçan bedeni görmüştüm o kadar. Yanıma düşen kişi bir kadındı. Çok güzeldi, kıyafetlerinin fabrikasyon değil de elle yapıldığı belliydi. Ama bu el işlemesi kıyafetlerin çirkinlikle alakası yoktu, büyük ve güzel kumaş parçalarının birbirine dikilerek yapılmış salaş bir kıyafetti. Kenarlarında güzel altın rengi işlemeler kumaşın açık kırmızı rengine uymuştu. Kadının ten rengi açıktı, beyaz yüzü de bu kırmızı renge uymuştu. Hala elinde tuttuğu bir kılıcı vardı. Ölü gibi duruyordu, gergedandan darbe yediğinden kıyafetleri biraz da olsa parçalanmıştı ve kafası kanıyordu. 

Ona bakınca ölü gibi görünse bile böyle güzel bir kadının ölmesi içimi acıtmıştı, emin olma isteğine karşı koymaya çalıştıkça o daha da büyüyordu.

En sonunda aptalca da olsa kadının nabzını kontrol etmeye karar verdim. Hızla kadının yanına fırladım ve o anda gördüğüm şey beni daha da üzmüştü. Kadın düştükten sonra yuvarlanırken küçük bir parça demir karnının soluna saplanmıştı. Yine de nabzını kontrol etmeye kararlıydım ki öyle de yaptım. Kadının yanına oturduğum gibi bileğini elime aldım ve nabzını yoklamaya başladım. Önce bir şey hissedemedim ama biraz daha dikkat edince nabzının attığını hissettim ki o anda gerçekten çok mutlu olmuştum. Ama ne yapabilirdim ki? İlk yardım eğitimi almış birisiydim ve onu bu savaş alanından götürmem lazımdı ama o canavar ve diğer insanlar arkadaşlarının kaybolduğunu fark edebilirdi. Gerçi savaşa odaklanıp bunu hiç fark etmeyebilirlerdi de. Riske girmeliydim, eğer her şey sorunsuz giderse ve beyin kanaması veya organlarının parçalanması gibi bir şey olmadıysa onu kurtarabilirdim. 

Riski de aldım, en yakında duran yıkılmamış tek katlı bir eve doğru kadını sürüklemeye başladım. Kimsenin beni fark etmemesini umarak o iki-üç metrelik yolu geçtim. Terlemiştim ve o iki-üç metrelik yolu geçmem saatler almış gibiydi. 

Hemen kadını temiz gördüğüm bir çimenliğin üzerine getirdim. Etrafıma biraz baktığımda gördüklerim çığlık atmama yetecek kadar iyiydi. İçinde bulunduğumuz bina büyük ihtimalle eskiden bir marketti. Yemeklerin çoğu bozulmuştur ama konserveler ve alkol dayanmış olabilirdi. Ki öyleydi de, hala ayakta durabilen dolapları karıştırırken bulduğum konserveler bozulmuş olsa bile alkoller hala sağlamdı. İnsanların burayı yağmalamamış olmasının sebebini sadece binanın normal bir binaya benzemesi olduğunu tahmin edebiliyordum ki o anda düşünecek çok vaktim yoktu. Hemen kadının yanına gittim ve zor da olsa kıyafetinin yara olan kısmındaki kesiği genişlettim. Saplanmış demir karşımdaydı ve ben bu işlemi ilk kez yapacağımdan hatırlamaya çalıştım. Demirin saplandığı yerde çok kan yoktu ki bu iyiydi. Önce kıyafetimden bir parça yırttım ve sonra yetmeyeceğini düşünüp üstümdeki tişörtü çıkardım. Önce ilk yırttığım parçayı biraz viskiyle ıslattım ve bu alkollü bezle yaranın etrafını temizledim. Sonrasında elimle demiri kavradım ve çektim. O an, demiri çektikten sonra çok fazla kanamamasını umuyordum ki şanslıydık aynen öyle oldu. 

Hemen yırttığım parçanın bir başka tarafıyla yarayı temizleyebildiğim kadar temizledim ve tişörtümü baskılamaya başladım. Baskı yetmiyor gibiydi ve biraz daha beze ihtiyacım vardı. Altımdaki kısa şortu da çıkarmak istemediğimden kadının kıyafetlerinden bir parça yırttım. Vücudu biraz açılmış bile olsa elimde başka bir seçenek yoktu. Bu bezle de baskıya devam ettim ki kanama duruyor gibiydi. Öylece bekledim ve sonunda kanamanın durduğuna karar verdiğimden rahatlamıştım.

Derin bir nefes aldım.

"Huh"

Nefesi verdiğimde kendimle gurur duyan bir halde ayağa kalktım. Yaranın kapatılması lazımdı ki biraz daha kumaş bulmam lazımdı. Kıyafet dolabı gibi bir şey veya biraz su bulabilirsem kıyafetleri temizleyip beline sarabilirdim. Su ilk bulduğum olduğundan alıp kıyafetleri mümkün olduğunca temizledim. yaranın açık kalması hoşuma gitmediğinden kıyafetleri iyice sıktım ve suyunu akıttım. Biraz daha bekleyip beklememem gerektiğine karar veremediğimden bir şey olmamasını dileyerek nemli bezi kadının güzel ve ince beline sardım. Yarayı kapatacak şekilde azcık sıkarak bağladım ve yüzünden akan bir damla kanı görünce aklıma kafasındaki yara geldi. Tekrar alkollü bezle yarayı temizledim ama kıyafet kalmadığından kafasındaki yarayı kapatmadım, öylece açık kaldı ki zaten kanaması yoktu. 

Kadının belindeki yaraya dikiş atılması lazımdı ama bende bunu yapacak bilgi yoktu. Kadın uyanana kadar beklemeye karar verdim. 

Önce kadının üzerini aradım ve bir çanta buldum, küçük bir çantaydı. İçinde biraz altın rengi para vardı, yani para olduğunu tahmin ediyordum. Paraların dışında beni şaşırtan şey sigara paketi bulmamdı. Eskiden alışık olduğum sigaralar gibi değildi tabi ki el sarması gibiydi ama sigaranın dünya bu haldeyken bile olması şaşırtmıştı beni. 

Eskiden hiç sigara içmemiştim ama o an, sigarayı elime aldım ve içmem lazım gibi hissetmeye başladım. Ölmeden denemiş olurdum en kötü. 

Ama sorun ateşimin olmamasıydı. Ben de şansımıza küselim diyip geri çantaya koydum sigarayı. 

Bir süre bekledikten sonra sıkıldım, dolaplardan bir şişe şarap alıp içmeye karar verdim. Alkol kültürüm hiçbir zaman olmamıştı ve sadece kutlamalarda veya özel zamanlarda içerdim. Normalde viskiyi hiçbir içkiye değişmem ama o anda, içmeyi bırakabilirmiyim emin olmadığımdan viskiye elimi atmaya cesaret edemedim. Böyle bir durumda sarhoş olmak ölümle aynı şeydi. 

Orada öylece oturup arada bir elimdeki şarap şişesinden bir yudum alıyordum. Düşünüyordum, acaba hayatımda beni ne bekliyor diye. 

Bir saat geçmemişti ki kadının gözlerini açtığını fark ettim. Uyanmıştı, doğrulmaya çalıştı ama belindeki yara yüzünden bunu yapamayacaktı.

"Aah"

Acının çarpmasıyla tekrar yere uzandı. 

Hemen yanına doğru gittim ve gözlerine bakmaya başladım.

"Günaydın, sakin ol lütfen. Yaralısın ve şuan hareket etmemen lazım."

Kadın, beklediğim o minnettar yüz ifadesi yerine aşırı tedbirli duruyordu.

"Kimsin?"

Çok tatlı bir sesi vardı kadının.

"Adım Talha, o devasa gergedan seni fırlatınca yakınıma düştün ben de seni buraya taşıdım ve ilk yardım uyguladım."

Kadının uçabildiğini gördüğümden güçlü olduğunu tahmin ediyordum. Büyük ihtimalle beni öldürebilecek kadar güçlüydü. 

Sözlerim de kadına inandırıcı gelmiş olacak ki yüzü gevşedi. Kafasını daha rahat bir şekilde yere koydu.

"Neden beni kurtardın? Sana bir şey ifade etmiyorum ki."

Beklediğim bir soruydu, bir saat otururken kızın söyleyebileceği her şeyi düşünmüştüm galiba.

"Bilmem, belki de insanlığım senin gibi güzel birisinin ölmesini istememiştir."

Utanmıştım, çok mu çocukça oldu acaba. Eskiden kız arkadaşlarım olmuştu ve kızlardan hiç utanmazdım ama bu durum tamamen farklıydı ve nedense sözlerimin çocukça olup olmadığından emin olamıyordum. 

Kadın bir süre cevap vermese bile yüzünde bir gülümseme oluşmuştu. 

"Teşekkürler."

"Bir süre daha dinlen, yaranın dikilmesi gerek ama ben dikiş atmayı bilmiyorum. Dinlenip iyi olmanı umacağız."

Gözlerini kapattı ve beni şaşırtan bir güven sergilemişti bana. Ben o durumda olsam, gerçi güvenmekten başka şansı yoktu ki.

Ben de o anda ne kadar yorgun olduğumu fark etmiştim ama uyuyamazdım. Uyumamalıydım.

Hava kararana kadar dükkanın içinde bir o yana bir bu yana yürüyüp durdum. Sonrasında oturdum ve kadını izlemeye başladım. Yanında duran kılıcı görünce ve biraz daha düşününce ne kadar da aptalmışım. Kıyafetleri yırtmak yerine bu kılıcı kullanabilirdim, aptal kafam.

O gün öyle geçti, arada galiba bir süre uyudum ama emin değildim. Güneşin doğuşuna kadar bazen dışarıdan sesler duyuyor olsam da canavar ya da zarar verebilecek hiçbir şey gelmemişti yakınımıza. Sabah olunca kadın da benimle birlikte uyanmıştı. Daha iyi hissettiği kendisini doğrultabilmesinden belliydi. 

"Günaydın."

Bana tekrar baktı, içinde bulunduğu durumu hatırlamaya çalışıyor gibiydi.

"Sana da."

Bir süre öylece durduk ve sessizlik hakim oldu. Bu sessizliği sevmiyordum.

"Adın ne?"

"Beyza, senin adın da Talha değil mi?"

"Evet."

Kadın, gözleriyle beni tarıyormuş gibi hissediyordum.

"Kaç yaşındasın, genç görünüyorsun."

"Bu yıl 17 olmalıyım."

"Daha çocuksun sen yani, neyse. Beni kurtardığın için teşekkürler."

Çocuk demesi hoşuma gitmemiş olsa bile umursamadım. 

"Sen kaç yaşındasın?"

"22"

22 yaşında, sanki benden çok büyük de!

"Neden bu bölgedeydin? Buralarda bir şehir ya da insan grubu olmaması lazım."

Evet, açıklama yapacağım kısma gelmiştik. Usta Lei ile anlaştığım gibi yapacaktım.

"Birkaç gün önce buralarda uyandım. Öncesini hatırlamıyorum. Sen neden buradaydın?"

Açıklamam çok gerçekçi olmasa bile kız sorgulamamıştı.

"Ekibimle ava gelmiştik, aylık avımızdayken o aptal gergedanla karşılaştık. Gerisini zaten seninleydim."

"Av derken?"

Bilgi almalıydım, dünyanın ne halde olduğunu bilmiyordum ve bu dünyayı öğrenmeliydim.

"Hiçbir şey bilmiyor musun sen?"

Kafamı onaylarca salladım, hiçbir şey bilmiyordum gerçekten.

"Uh, gerçekten senin gibiler hala varmış. Zaten bir yere gidemiyorum anlatmaktan zarar gelmez. 

O aptal canavarlardan haberin vardır herhalde. İstanbul şehrindenim. Şehrin avcı gruplarından birisi olarak ayda bir en az ikinci aşama canavar yakalayıp şehre götürmemiz lazım. Yani gerçekten avlanıyorduk."

"Hayır hayır, ne yaptığınızı anladım. Ama diğer şeyleri pek bilmiyorum. Hatta neredeyse hiçbir şey bilmiyorum galiba."

Tam hafızasını kaybetmiş rolü yapmak, şu an için mükemmel oturmuştu. Usta Lei gerçekten bilge bir yaşlı adam.

"Mana ve diğer şeyler, hiçbirini mi bilmiyorsun?"

"Hayır, bilmiyorum."

"Sen gerçekten hiçbir şey bilmiyorsun. Peki iyi dinle. 

Mana, yüz yıl önceki felaketle dünyaya yayıldı. İnsanlar efsanelerdeki gibi büyü kullanabilir hale geldi. Yaşlılar böyle anlatıyor en azından. 

O günden sonra dünyayı canavarlar bastı ve insanlar bu canavarları yenemedi. Biz de ayakta kalabilen şehirlerde şehir-devletleri kurduk ve birlikte yaşamaya başladık. Dışarısı canavar dolu olduğundan oraya sadece bizim gibi mana kullanıcıları çıkabiliyor. 

Bazıları bize büyücü diyor, neyse konu bu değil. Mana dünyaya yayıldıktan sonra mana uyanışı geçirip manayı kontrol ediyorsun. Herkes manayı kontrol edebiliyor, ama herkesin manası savaşabilecek kadar  çok olmuyor. Eğitimle mananı arttırabilsen bile çoğu insan bunu yapamıyor. Güçleri savaşmaya yetmeyenler şehrin işleyişiyle sorumlu oluyor, savaşmaya yetenler orduya alınıyor ve birliklere bölünüp verilen görevler yapılıyor. Ben de o askerlerden birisiyim."

Ustanın dediklerine benzerdi her şey. 

"Şehri kim yönetiyor?"

"En güçlü olanlar, eski dünyada insanlar oy verip yönetici seçiyormuş. Ama şuanda böyle bir şey yok. Askeriyenin generalleri ve generallerin üzerindeki genelkurmay yönetiyor İstanbulu. Tabi ki her şehrin sistemi işleyişi ve diğer çoğu şeyi farklı ama her zaman en güçlü en üsttedir. Değişmeyen şeylerden birisi de bu galiba."

Güçlü hep üsttedir, gayet anlaşılabilirdi. 

"İstersen benimle İstanbul'a gel. Beni kurtardığın için sana borçluyum."

Bana borçlu, bunu inkar etsem bile yine de doğruydu. 

"Peki, sana bir şey sormak istiyorum. Nasıl mana uyanışı yapabilirim?"

"Hala mana uyanışı yapmadın mı?"

Sağa sola salladığım başımı görünce cidden şaşırmış bir yüz takındı.

"Şehirlerde on yaşına girdiğinde mana uyanışın için bir yetkili seni uyandırır. Sen on yedi yaşındaysan eskiden bir şehirden değildin demektir. Neyse gel buraya."

Eliyle gel gel işareti yapıyordu. Ona iyice yaklaştım ve elini göğsümün üzerine koydu.

"Mana uyanışı normalde zordur. Kendi kendine manayı hissetmen gerekir. Ama birisi sana biraz mana verirse ruhun manayı hızlıca kavrar. Şimdi sana biraz mana vereceğim."

O sözlerini bitirince göğsümde bir sıcaklık hissettim. Ve işte o an, etrafımdaki sınırsız manayı ilk hissettiğim an. Tüm hayatım artık değişmişti.

"İşte bu kadar. Şimdi sadece manayı daha çok hissetmen, onu kontrol etmen ve tekniklere çalışman lazım. Mana seviyeni şehre gidince ölçeriz."

Kız sözlerini bitirip ayağa kalkınca ben şok olmuştum. O yaranın kapanmış olma ihtimali yoktu.

Suratımı görmüş olacak ki bana gülümsedi.

"Sen uyurken bir şifa tekniği kullandım. Şehre kadar gitmemi sağlar. Orada zaten doktorumuz var."

"Tamam da, nasıl gideceğiz?"

Şifa tekniği, şaşırtmıştı. Kesinlikle öğrenmem gerektiğine karar vermiştim.

"Ne demek nasıl, seni de alıp uçacağım. Hadi gel."

Dükkanın dışına çıktık. Elini salladı

"Uçuş" dedi

Yerden yükselmeye başladı. Bunu zaten görmüştüm ama elini tekrar sallayıp beni de uçurmasını beklemiyorum. Uçmak, yerden kendi kendime yükselmiştim ve onun yanında ona bağlı gibi süzülüyordum.

"Hadi gidelim."




Yorumlar


Giriş Yap


    Duyurular

    Popüler Seriler

    Against The God
    Against The God
    Beğeni Sayısı: 1468

    King of Gods
    King of Gods
    Beğeni Sayısı: 1205

    Tales of Demons & Gods
    Tales of Demons & Gods
    Beğeni Sayısı: 998

    True Martial World
    True Martial World
    Beğeni Sayısı: 909

    Emperor’s Domination
    Emperor’s Domination
    Beğeni Sayısı: 806

    I Shall Seal The Heavens
    I Shall Seal The Heavens
    Beğeni Sayısı: 787

    Martial God Asura
    Martial God Asura
    Beğeni Sayısı: 721

    Coiling Dragon
    Coiling Dragon
    Beğeni Sayısı: 637

    Swallowed Star
    Swallowed Star
    Beğeni Sayısı: 634

    Kara Büyücü
    Kara Büyücü
    Beğeni Sayısı: 606

    Popüler Orjinal Seriler

    Kara Büyücü
    Kara Büyücü
    Beğeni Sayısı: 606

    KAREN
    KAREN
    Beğeni Sayısı: 217

    GÖKYÜZÜ İMPARATORU
    GÖKYÜZÜ İMPARATORU
    Beğeni Sayısı: 200

    DİPTEN EN TEPEYE
    DİPTEN EN TEPEYE
    Beğeni Sayısı: 158

    Beyond Eternity
    Beyond Eternity
    Beğeni Sayısı: 155

    Yıldızlar Kralı
    Yıldızlar Kralı
    Beğeni Sayısı: 150

    Acemi Ölümsüz
    Acemi Ölümsüz
    Beğeni Sayısı: 136

    SAHİPKIRAN
    SAHİPKIRAN
    Beğeni Sayısı: 130

    THEODEN
    THEODEN
    Beğeni Sayısı: 129

    Lord Of The Demons
    Lord Of The Demons
    Beğeni Sayısı: 124

    Site İstatistikleri

    • 16222 Üye Sayısı
    • 733 Seri Sayısı
    • 34352 Bölüm Sayısı


    creator
    manga tr