Bölüm 207: Farelerin Akını Yaklaşıyor!

avatar
2810 1

Sovereign of the Three Realms - Bölüm 207: Farelerin Akını Yaklaşıyor!


Ağır yaralanmış ruh hayvanını görünce Jiang Chen’in kaşları çatıldı: “Bunu nerede buldun?”

 

Xue Tong elini kaldırıp işaret ederek: “Çok ileride değil. Yolda bir kan izi vardı. Merak ediyorum da, bir ruh hayvanına yavaşça işkence ederek kim öldürür ki?”

 

Jiang Chen cevap vermedi. Tekrar tekrar ruh hayvanına bakıyordu: “Bu yaralar bilinçli olarak oluşturulmuş. Öldürmek için değil, işkence etmek için yapılmış.”

 

“Evet, acaba bunu Ye Dai ve diğerleri yapmış olabilir mi?” Ye Rong’un da kaşları çatıktı: “Ye Dai bunu yapacak birisi değil, onun tarzı bu değil.”

 

“İleri doğru bir keşfe çıkalım hadi.” Jiang Chen ne diyeceğini bilemiyordu, vücudunda çizilmemiş, yara açılmamış bir nokta dahi kalmamış olan hayvana bakarak bir sonuca varamıyordu.

 

Xue Tong’un hayvanı bulduğu yere ulaştıklarında kandan oluşmuş birkaç ize rastladılar, bütün patikayı kaplamış vaziyetteydi. Her yerde kan vardı. Görünüşe göre ruh hayvanı uzun müddet kan kaybı yaşamıştı.

 

“Bu ruh hayvanı kan kaybından mı ölmüş?” Lin Qianli oldukça şaşkındı.

 

Jiang Chen yerdeki kan izine dokundu: “Kan henüz kurumamış, çok fazla zaman geçmemiş. Geçen süreyi hesaplamalarıma göre bunu Ye Dai ve grubu yapmış olamaz. Ayrıca Ye Dai’nin hedefi zaten Ye Rong ve grubuydu, böylesine düzenli izleri arkalarında bırakmaları mantıksız.”

 

“Bunu yapan şey başka bir şey olabilir mi?”

 

“Eh, kimin yaptığı kimin umurunda? Bu Güz Avına katılan kişi sayısı oldukça fazla. Birkaç kişinin aklını yitirip böyle saçma sapan şeyler yapması çok normal.”

 

Genellikle bu etkinliğe katılan kişilerin çoğunun amacı avlanmaktı. Fakat yine de böylesine işkenceci yöntemler kullanmak çoğu kişinin alışkanlığı değildi. Bu yöntemler gerçekten de vahşi ve sapıkçaydı.

 

Jiang Chen kafasını salladı ve cesedi yere bıraktı: “Kimin yaptığı çok önemli değil. Her kim yaptıysa bu hayvanlardan sadece biri ile karşılaşmış olmasından dolayı şanslıymış. Eğer bu hayvanların sürüsü ile karşılaşsaydı çok büyük bela almış olurdu başına.”

 

Lin Qianli meraklanmıştı: “Bu ne tür bir ruh hayvanı ki? Kardeş Jiang Chen bu hayvan hakkında bilgiye sahip mi?”

 

“Bu Altın Yiyen Fare, bir ya da iki tanesi beraberken çok tehlikeli değildir. Fakat Altın Yiyen Fareler sürü şeklinde hareket etmeye başlarsa, bin tane belki de yüz bin tanesi bir araya gelebilir. Bu durum oldukça garip, acele edip buradan bir an önce ayrılmalıyız. Eğer bu hayvanların yuvalarından birine rastlarsak başımız büyük belaya girer.”

 

Jiang Chen sadece korku yaratmak için böyle konuşmuyordu. Kadim zamanlardaki Altın Yiyen Fareler hakkında birkaç dedikodu duymuştu. Edindiği bilgilere göre, kadim zamanlarda bazı kişiler bu hayvanların yuvaları ile karşılaşmış ve balarına çok zahmetli ve büyük belalar açmıştı.

 

Bu durumda ölümle yüz yüze gelmek gayet olası bir durumdu.

 

“Hadi gidelim! Hadi gidelim!” Lin Qianli Jiang Chen’in sözleri üzerine tüyleri diken diken olmuştu.

 

“Hadi harekete geçelim, kan izlerinden kaçının.” Ye Rong emri verdi.

 

Kan izlerinden sakınarak bölgeden uzaklaşıp yaklaşık on li mesafe daha yürüdükten sonra aynı durumla tekrar karşılaştılar. Yine yolun orta yerinde yerde yatan bir Altın Yiyen Fare cesedi vardı, aynı şekilde işkence görmüş ve bedeni kanlar içinde kalmıştı.

 

Jiang Chen’in yüzündeki ifade bu sefer aniden değişmişti: “Dördüncü prens, görünüşe göre bu sefer gerçekten büyük bir belanın içine battık.”

 

“Ne demek istiyorsun?”

 

“İki tane Altın Yiyen Fareye rastlamamız tesadüf olamaz. Bir sapık kişi mümkündür, fakat aynı günde iki tane sapık kişiye rastlamak tesadüf değildir. Ve baksana, Altın Yiyen Farelerin cesetleri tam da bizim gitmemiz gereken rotada bulunuyor. Eğer bunu da pas geçip etrafından dolanarak geçersek zaten önceki rastladığımız cesedin olduğu yere gideriz, eğer bunu direkt geçip gidersek muhtemelen bir başka cesetle karşılaşacağız.”

 

“Durum bu kadar garip demek ha?”

 

“Eğer rotamızı değiştirip bir başka yoldan devam edersek bu teorinin doğru olup olmadığını da öğrenmiş oluruz öyle değil mi?” Lin Qianli öne doğru adım atıp merakla sormuştu.

 

Jiang Chen’in teorisiyle herkesin duyguları karmaşık hale gelmişti.

 

Rotalarını değiştirdikten sonra çok da uzaklaşmamışlardı, fakat yine de aynı durumla tekrar karşılaşmışlardı. Üstelik de önceki cesetle aynı şekilde yaralanıp ölmüş bir cesetti bu.

 

Jiang Chen’in yüzündeki ifade gittikçe daha kederli bir hal alıyordu.

 

“Jiang Chen, gerçekten de garip bir şeyler oluyor değil mi?”

 

Jiang Chen’in ifadesi kederliydi. Bir anda kulakları titredi, yerdeki titreşimleri de hissetmişti. Kulağını yere koydu ve dikkatli şekilde dinledi, bunu yaparken yüzündeki ifade çok daha kederli bir hal aldı.

 

İlk cesedi gördüğünde şüphe uyanmıştı içinde ve ikinci cesedi de görünce artık içinde şüphe kalmamıştı, bu hayvanlardaki yaralar kesinlikle insan yapımıydı.

 

“Sanırım bir Altın Yiyen Fare sürüsü etrafımızı sarmış.”

 

“Ne?” Gruptaki herkes şaşırmıştı: “Jiang Chen, şaka yapıyorsun değil mi?”

 

Lin Qianli de kulağını yere verdi fakat bir şey duymuyordu: “Jiang Chen, yanılıyor olabilir misin?”

 

Jiang Chen buna cevap vermedi, Medyumun Zihni yeteneğini kullanarak bütün yönleri hissetmeye çalışıyordu, yüzündeki keder yerini ciddiyete bırakmıştı.

 

O esnada Dan Fei’nin duyguları da karışmıştı. Jiang Chen’i bir süredir tanıyordu ve onun yüzünde daha önce hiç bu kadar ciddi bir bakış görmemişti.

 

Jiang Chen’in daha önce karşılaştığı düşmanlardan daha güçlüsüyle karşılaştığını anlayabiliyordu. Dev maymunla karşılaştıklarında bile böylesine ciddi bir ifade oluşmamıştı Jiang Chen’in yüzünde.

 

“Jiang Chen, ne duyduğunu söylesene bize.” Ye Rong merak içinde sormuştu.

 

Dan Fei acele şekilde cevapladı: “Onun dikkatini dağıtma, bırak işini yapsın.”

 

Dan Fei biliyordu ki Jiang Chen konuşmuyorken strateji üretmekle ve durum analizi yapmakla meşguldü. Onu şimdi konuşturmaya çalışmak dikkatini dağıtmak demekti.

 

Ye Rong gülümsedi ve konuşmayı bıraktı.

 

Bir süre sonra Jiang Chen Xue Tong’a döndü: “Dinle.”

 

Xue Tong kafasını salladı ve yere çömeldi, aynı Jiang Chen gibi Zephyr’in Kulağı ile dinlemeye başladı. Dinlemeye başladığında onun da yüzündeki ifade gittikçe ciddileşiyordu.

 

Yerden gelen sesler her yönden geliyordu ve mesafe ile sayıyı belirlemek neredeyse mümkün değildi.

 

Bu gelen ses oldukça keskindi, kulak zarını delecek cinstendi. Bütün bu sesler birleştiğinde, adeta insanı bir hamlede yutabilecek güçte bir fırtına gibi duyuluyordu.

 

Bu fırtına gittikçe daralıyor ve gruba yaklaşıyordu.

 

“Genç ustam, orta yerdeyiz ve savunmasız pozisyondayız.” Xue Tong paniklemişti.

 

Lin Qianli tekrar yere çömelip dinledi. Bu sefer kendisi de duyabilmişti ve onun da yüzündeki ifade ciddileşti. Daha sonra gruptaki herkes çömelip yeri dinlemeye koyuldu.

 

Zaten şu anda sağır olmayan herkesin duyabileceği kıvama gelmişti sesler.

 

Fare sürüsünü görmeseler de, seslerden anladıkları kadarıyla mahşer kadar kalabalık bir sürü onlara doğru yaklaşıyordu.

 

“Beni takip edin.” Jiang Chen’in bakışları tek bir yöne odaklanmıştı.

 

Herkes bir anda Jiang Chen’i takip etmeye başladı. Gittikleri yönde büyük bir dağ vardı. Dağlık alandaki bitkiler kalın değildi ve etraf büyük kayalarla doluydu.

 

“Kayaların olduğu bölgeye ilerleyin. En yüksek ve büyük kayaları bulup tepelerine çıkarak saklanın.” Jiang Chen bunları söylerken yanındaki kalan zehri çıkarmıştı ve kayalık alanın etrafında kademe kademe zehir uygulaması yapmaya başlamıştı. Üç tur soluna, üç tur da sağ tarafına zehir uygulamıştı.

 

Fakat ne yazık ki kalan zehir miktarı çok azdı ve yetersizdi. Her iki tarafa da üçer defa uyguladıktan sonra bile, umut ettiği etkiden çok daha az bir etki oluşmuştu.

 

Jiang Chen umutsuzluk hissediyordu, elinden geleni yapmıştı.

 

“Altın Kanatlı Kılıç Kuşlarını getirememiş olmam yazık oldu. Eğer getirebilseydim, onların gökyüzündeki muhteşem hızları sayesinde buradan canlı çıkma şansımız olabilirdi.”

 

Şansımız olabilirdi diyordu, kesin konuşmuyordu çünkü biliyordu ki bazı Altın Yiyen Fare türlerinin de kanatları vardı.

 

Kanatları ortaya çıkmış bir Altın Yiyen Fare demek, kıvraklığı çok üst düzeyde olan bir fare demekti. Her ne kadar hızları çok yüksek olmasa da, sayıca güçleri çok fazlaydı. Bu gruptaki toplam gücün on katı gücünde bir grup olsalardı bile, fare sürüsü saldırıya geçip yerleri ve gökleri kaplayacak kadar çok sayıda üstlerine gelirse, işte o zaman bile kolayca yenilirlerdi.

 

Aslında Jiang Chen buradan bir an önce çıkıp kurtulmak istiyordu fakat keşiflerine göre on li mesafeden daha fazla bir alanda çıkış noktası görünmüyordu. Küçücük bir boşluk bile yoktu. Zaten küçücük bir boşluk oluşsa bile sayıları yüzünden fareler o boşluğu anında doldururdu.

 

Herkes dev kayaların üzerine çıkmıştı ve yüzlerindeki ifade yas doluydu.

 

Bu yüksek mevkiye çıkmış olmalarına rağmen hiç kimse iyimser düşünemiyordu. Altın Yiyen Farelerin gücü hakkında bilgileri olmamasına rağmen, hayvan sürüleri hakkında çok şey duymuşlardı.

 

Kadim zamanlardan beri, hayvan sürülerinin saldırılarından sağ çıkabilmiş olan uygulayıcıların sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi.

 

“Geliyorlar!” Jiang Chen İlah’ın Gözü sayesinde gökleri ve yeri kaplayan hayvan sürüsünü ilk gören kişiydi.

 

Gözlerinin alabildiğince genişlikte, hem yerde hem de gökte büyük bir sayıda altın renkli fare görünüyordu. Adeta bir okyanus dalgası gibi ilerliyorlardı.

 

Hızları gerçekten de çok büyüktü, fırtına gibi geliyorlardı.

 

Küçük çalılık da olsa, kocaman ağaçlar da olsa fark etmiyordu, önlerine geçen her şeyin üzerini kaplıyor, yıkıp geçiyorlardı.

 

“Bu kadar çok muymuş?” Lin Qianli heyecandan ve korkudan bağırarak konuşmuştu.

 

Bir süre sonra kendilerine yaklaşan sürüyü gruptaki herkes görmüştü.

 

Başlangıçta, herkes bu sürünün ufak bir sürü olmasını umuyordu. Fakat görüş alanların girdikten sonra anladılar ki hiç de küçük bir sürü değildi. Aksine, oldukça büyüktü.

 

Gruptakiler gözlerini ne tarafa çevirirlerse çevirsinler, her yere altın rengi hâkimdi. Bütün ova altın rengi ile kaplanmıştı. Sınırsız gibi gözüken altından oluşmuş bu okyanus üzerlerine geliyordu.

 

Farelerin çıkardığı cıyaklama sesleri kulak zarını patlatacak cinstendi.

 

Ciyak! Ciyak! Ciyak!

 

Fare sürüsü yaklaştıkça çıkardıkları ses de daha rahatsız edici bir hal alıyordu.

 

Daha sürüyle yüzleşmeden, herkes boğucu bir hisse kapılmıştı.

 

Bu seslerin ardı arkası kesilmeyecek gibiydi, önce kulak zarları, beyinleri ve en son ruhları parçalanacak gibiydi.

 

Sürü daha gruptakilere yaklaşmamıştı bile, fakat oluşturdukları ses akımının etkisi gruptakileri oldukça rahatsız ediyordu bile.






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 26428 Üye Sayısı
  • 847 Seri Sayısı
  • 42898 Bölüm Sayısı


creator
manga tr